The void

“My heart is void.” For some time, I thought it wasn’t. I thought I found true love – the meaning of life some say. I felt I belonged. The love had a name. His name was Luca.

My love was unlucky. A rare disease found him. He was only 11 months old. He fought bravely for 3.5 years. The beast was strong; he was stronger. There were times the doctors lost their hope. There were times everybody lost their hope. He has proven them wrong. For how long, we don’t know. But right now, he is a happy, healthy boy.

I am not. Therapists call this “compassion fatigue” or “burnout”. I need to stay afloat; I need to heal. And the only way to heal, at least for me, is to write. Not useless academic crap. Not equally useless repetitive op-eds. Just write. About Luca, about his struggle, about our struggle… About life and most of all, my life.

Why share? Because I have never written for myself only. And maybe, maybe there will be things in our story that others facing a similar fate would find useful.

That’s all really.

watermark_Cracking_void

 

Bütün dünya kanser olsa

44 gündür karantinadayım. Süpermarkete gitmek ve çöp atmak dışında evden çıkmıyorum. İstesem de çıkamam. Yasak. 

Aslında karantinaya alışığım. Kanserli bir çocukla yaşadım dört sene boyunca. Bakterilerden, virüslerden saklanmayı biliyorum. “Sosyal mesafe” terimi icat edilmeden önce insanlardan uzak durmayı öğrenmiştim.

Basit bir enfeksiyonun bağışıklık sistemi çökmüş bir vücuda neler yapabileceğini görmüştüm. İki kez yoğun bakım. Bir kez koma. 65 yaş üzeri değildi. Kronik solunum yolu rahatsızlığı yoktu. Yine de oksijen takviyesi gerekmişti. Oksijen maskesinden nefret ediyordu. O yüzden yüzüne takamıyor, yastığa, başının yanına koyuyorduk. Tam etki etmiyordu tabii ama yapacak bir şey yoktu. Yüzüne takılan her şeyden nefret ediyordu.

44 gündür Luca’yla ilgili tek satır yazmadım. İstesem yazarım. Yasak değil. 

En son doğum gününde yazmıştım. Normal şartlar altında yazmam gerekmeyecekti. İsveç’e onu ziyarete gidecektim. Biletimi almıştım. Erika ile buluşacak, ona çok sevdiği yeşil prenses kekinden götürecektik. Ama olmadı. Sınırlar kapatıldı; uçuşlar iptal edildi. Ona hiçbir zaman okumayacağını bildiğim bir mektup yazdım.

Bir daha yazamadım. Düşünemedim bile. Herkes gibi olan biteni anlamaya çalışmakla yetindim.

Günler günleri, haftalar haftaları kovalarken hafızamın beni korumaya çalıştığını, onu hatırlamama izin vermediğini fark ettim. Hatırlarsam derin bir karanlığın içine çekilecek, belki de oradan çıkamayacaktım. Bazen okuduğum kitaptaki bir cümle, seyrettiğim filmdeki bir sahne onu aklıma getirecek oluyor, yavaşça karanlığa doğru kaymaya başlıyordum. Karanlığın önünde bir bekçi gibi bekleyen hafızam hemen atılıyor ve beni geri çekiyordu. Renksiz, ışıltısız kendini tekrarlayan şimdiki zamana geri dönüyordum. 

Zamanla tek korkumun karanlığa sürüklenmek olmadığını fark ettim. Yeniden şimdiki zamana hapsolmuştum ama bu kez yalnız değildim. Tüm dünya şimdiki zamana sıkışmıştı. Geçmişi hatırlamak işe yaramıyor, gelecek belirsizliğini koruyordu. Herkes kanser olmuş, tedavi olmayı bekliyordu. Fazla ümitlenmek istemiyordu kimse. Bir sonraki adımı bilen yoktu. Ne doktorlar, ne siyasetçiler. 

 Yaşadıklarımızı paylaşmaya devam etmek istemedim değil. Belki öğrendiklerimiz birilerinin işine yarardı. Ne de olsa “hepimiz aynı gemideydik” artık. Ama kimsenin umurunda olmayacağımızı düşünüp vazgeçtim. Hem herkesin yas tuttuğu bir dönemde kendi yasımı göz önünde yaşamak istemiyordum. Utanıyordum. 

Bu utanç duygusuyla yüzleşmek, neden yasımı göz önünde yaşamak istediğimi anlamak kolay değil. Elisabeth Kübler-Ross’la birlikte yasın aşamaları üzerine çalışan Amerikalı psikolog David Kessler yeni kitabında “Yas, parmak izi gibidir. Herkes yası farklı şekillerde yaşar. Yine de ortak olan bir şey vardır, o da yasa tanıklık edilmesini istemektir” diyor. Yine de bu tanıklığa neden ihtiyaç duyduğumu tam bilmiyorum. 

Sanırım korkuyorum. Ya kimse onu hatırlamak istemezse? Ya herkes Luca’yı unutursa? 

Ben unutmayacağım. Erika unutmayacak. Onu tanıyanlar unutmayacak. Bir şekilde hayatlarına değdiği insanlar onu unutmayacak. Zaten unutsalar ne olur ki? Luca hatırlanmak için yaşamadı. Hatırlanmak için mücadele etmedi. Yaşamak için mücadele etti. Yaşamak istedi. Başaramadı. Yenildi. Yaşayamadı. 

Bense anısını canlı tutmaya çalışarak onu yaşatmaya çalışıyorum. Suni teneffüsle, makineye bağlı olarak. Bu yaşamak mı? Onun istediği yaşamak bu muydu? Yoksa benim bencilliğim mi? Onun anısını canlı tutarak kendimi yaşatmaya mı çalışıyorum? Kimliğimi onun hatırası üzerine mi kurdum? O silinirse ben de mi silineceğim? 

Belki. 

Kessler Avustralya’da tanıştığı, aborijinler (yerliler) üzerine çalışmalar yapan bir araştırmacıdan dinlediği bir hikayeyi naklediyor kitabında. Kuzeydeki köylerde yaşayan yerliler, köyde biri öldüğü gece evlerinden bir parça eşyayı evin dışına çıkarır, bahçelerine ya da yol kenarına bırakırlarmış. Ertesi sabah uyanan ve pencereden dışarı bakan ölünün yakınları sevdiklerinin kaybıyla her şeyin değiştiğini fark ederlermiş. Sadece kendileri için değil, tüm köy için. Bu, köyde yaşayanların ölümün bir anlamı olduğunu gösterme biçimiymiş. Yası paylaşma. Kaybı somutlaştırma.

İyi ama yüzbinlerin öldüğü, ölümün bir istatistiğe dönüştüğü bir dünyada kimin için yas tutacağız? Kaybı nasıl somutlaştıracağız? Evden bir eşya çıkarmak yetecek mi? Kaç eşya çıkarmamız gerekecek? Dışarı çıkamıyoruz ki, eşyayı nasıl çıkaracağız?

Bu sorulara verecek bir yanıtım yok. Kendi yasımı bile ertelediğim, ertelemek zorunda kaldığım bir dönemde başkalarının yasını nasıl paylaşabilirim, bilmiyorum. Ya da kendimi kandırıyorum. Başkalarının yası dediğim benim yasım. Ölmekten korkan benim. Unutulmak, metaforik anlamda ölmekten başka bir şey değil. 

O, korkmuyordu.

Erika

We are not experiencing the pandemic, or the lockdown, as others do, for we have been there many times before. I was going to write about this – probably I still will – but Erika beat me to it. And she kindly agreed to let me share it with you. With a much-needed good news amongst all the craziness and the general gloom. We love you!

**

A 7th birthday, a little brother and a global pandemic. Those are the thoughts that spin around in my head. I am thinking about living in a state of emergency, as we did for several years. When I so longed to be a part of the ordinary world that, strangely enough, just kept moving around us. Now the whole world is in a state of emergency and we are a part of it. I don’t know how to find the words to write about it. 

At the same time a little brother is kicking in my belly. Yes little brother! I got it confirmed by ultrasound a few days ago. A little brother who is now 19 cm long and from all that can be seen (and felt) is healthy (and strong!).

It is amazing. But, like many others, I mostly feel at loss. How can I protect him from everything that is going on? As far as I have been able to find out, you do not belong to a risk group as pregnant in Sweden. But in some countries you do. And as usual I find it difficult to emotionally and physically separate now from then. During all the years when Luca had low immunity, everything that Luca or I touched felt like potentially life threatening. The focus was always on living as normal as we could, doing fun things and living our lives for as long as it was possible. But the fear was a constant companion. At one point, a normally unharmful bacteria nearly took his life, before we had been able to try the last experimental treatments that we were still hoping might save him. I now recognise that same fear in my body. The body reacts the same, though instead of Luca being in danger, everyone else is. His little brother, myself as his guardian and everyone else that we love and depend on. Everyone else in the world. The body remembers and that same fear is triggered, but now I don’t know where to focus my worries. Who should be protected and how?

At the same time, we are planning for a birthday celebration tomorrow. With green cake, new lego and flowers at his grave. Without hugs and with distance between us. Luca celebrated his last birthday with such joy, after all. I still believe that his joy of life can lead the way, even in these times.


Luca…

We celebrated your first birthday in our first home, at Klostergatan. You’d been diagnosed a little over a month before and had already received your first chemotherapy but the tumour in your jaw was still too big. That’s what the doctors said—that the tumours would grow artificially before they started to shrink. Your hair had started falling out too.

But you were happy. You were sitting in the red-black chair that we bought from Ikea. You were eating strawberry cake with one hand, drinking water from your green cup with the other. Morfar (grandpa) was trying to help you eat but you didn’t seem to need much help. Your hands, your mouth, your whole face were covered with strawberry cake.

Among the gifts, your favourite was the colourful little car that morfar and Gunilla gave you. You could sit on it but you were too young to drive it yourself. So you asked us to push you around. And to keep pressing the horn.

We were happy, because we were hopeful. We still didn’t know how strong you were, but we were certain that you would beat the monster. We were all singing the Swedish happy birthday song to you. I had heard it before but never paid attention to the meaning of the lyrics. What a match for what we were going through. And our hope.

Ja, må han leva! (Yes, may he live)
Ja, må han leva! (Yes, may he live)
Ja, må han leva uti hundrade år! (Yes, may he live for a hundred years)
Javisst ska han leva! (Of course he will live)
Javisst ska han leva! (Of course he will live)
Javisst ska han leva uti hundrade år! (Of course he will live for a hundred years)

Hurra, hurra, hurra, hurra

**

We were at mamma’s place on your second birthday. The first part of the treatment was over. Chemotherapy, an operation, stem cell transplant and radiotherapy. You had overcome all of it. Mamma had already changed your name from “angel” to “fighter” in her blog. She was so right.

And we had the first test results. You were NED (no evidence of disease). You were clear. You had beaten the beast, at least for the time being.

Now it was time for consolidation therapy. Immunotherapy and high doses of Vitamin A. We had started travelling to Copenhagen since immunotherapy did not exist in Sweden. You loved Rigshospitalet. It had a big play room, lots of bicycles and big animals you could climb on. The cleaners were speaking Turkish, like baba. You understood what they said, but were too shy to respond when asked a direct question, hiding behind me. Do you remember the video where we counted till ten in Turkish? You were so cute!

We had a proper birthday party at home for we wanted to celebrate the test results as well. We had called your friends from dagis (kindergarten). This time, your cake was baked by bombom (maternal grandma). It had a lot of fruits, kiwi, banana, and of course your favourite, blueberries. Your name was written on it, alongside two red hearts. You couldn’t blow out the candles properly yet, so we offered a little bit of help. And of course we sang the happy birthday song, in Swedish and English. Nobody spoke Turkish other than the both of us, so we didn’t sing in Turkish. After all, Turkish was our secret language.

Once again, it was morfar and Gunilla who gave you the most spectacular gift. A small tricycle, with a handle to push behind. You weren’t strong enough to pedal yet, so your interest in it quickly shifted over to the Legos mamma and I gave you. Your endless love for Legos had already begun.

We were somewhat anxious, but still happy. Anxious because we were afraid that the beast could return. But we had also learned to live “one day at a time”. At that particular moment, you were clear. That’s what counted.

**

We were in Istanbul on your third birthday. At nene’s (paternal grandma) house. Mamma had come with us too of course. Then there was teyze and yenge (the aunts), my lovely cousins Pelin and Ceren. Sure, it was tough, but you had managed to get through immunotherapy as well and you were still clear. You hadn’t had any treatment for months. You were going to dagis like your friends, running in the park, doing whatever you wanted. You were free. For you were normal. For once.

Istanbul had missed you. Everyone was spoiling you. You were euphoric, running from one person to the next, ending up wrestling with—or better put, jumping on me. There were lots of cakes. I don’t remember who brought what. The following day, we were going to have a second birthday party at my uncle Halil and aunt Şule’s house and play with the many toys of your distant cousin Derin. Mamma and I were worried that you could have a sugar coma!

This time, no gift could match the Legos. The first place went to the Lego fire station teyze got you, the one that you were obsessed about for so long. We were going to build the whole station in the middle of the living room so that you could extinguish imaginary fires. Your happy birthday song was sung in English. I remember trying the Swedish version too, and failing miserably. I don’t remember whether we sang it in Turkish as well.

We were very happy. There was no beast. You were laughing. And as long as you were laughing, we were laughing.

Soon after we went back to Sweden, the beast came back.

**

We were back to mamma’s house on your fourth birthday. You had taken part in a trial in Copenhagen after the cancer relapsed. It was a very hard treatment. With lots of new chemotherapy drugs. But you had once again defeated the beast when the trial was over. Or so we thought. It wouldn’t take long for us to realize that the beast wasn’t beaten. It struck back again. The first test results weren’t promising. We were waiting for the results of the biopsy to decide on a treatment.

Still, we were trying to keep our morale up. You weren’t aware of anything. You continued to smile and laugh. You spoke in two languages. And you knew how to blow out the candles. You had a big green cake. Everybody knew by now that green was your colour. You blew out the candles, then picked up a candle as if you were going to eat it. The mischievous smile on your face revealed that you were fooling us but we still panicked and took the candle away.

Deciding on a gift was no longer an issue. We were all going to get Legos. The only thing we had to do was to coordinate beforehand so that we didn’t get duplicates. I got you a Star Wars Lego. A spacecraft. I still remember how excited you were when ripping the gift wrap. As always, mamma had taken beautiful pictures of your beautiful face. Pictures that did justice to your excitement and happiness.

But we were sad. We were trying to look happy, at least for a day, but it was obvious that we were faking it. We didn’t know what the future held in store. And we were scared.

**

On your fifth birthday, we were in a hospital room in Barcelona. You had a fever, so they put you in isolation. There was no chance of celebrating. We couldn’t even leave the room. Not that you were in the mood for a celebration. You were tired, lying in your bed. With your iPad and a few odd pieces of Lego.

All of a sudden, the door was open and all the nurses working at Sant Joan de Deu children’s oncology unit walked in, with a birthday cake and balloons of various shapes and colours in their hands. They weren’t particularly fluent in English—some didn’t speak it at all—but they sang “happy birthday” for you and showered you with gifts. You were startled. And you smiled fort he first time in days. So did we of course. Then we opened the gifts. There were so many of them.

When the isolation was lifted, we threw a small party in the Airbnb house we had in Hospitalet. Just the family. I had found the biggest Lego Store in Barcelona and got you the big red Ninjago robot that you’d wanted for some time. We started building it together but it was very complicated. It was mamma who put it together after I left you for a few days. You took it to the hospital as well. You couldn’t play with it that much, for there were so many little pieces coming apart, but you still kept it with you all the time.

We didn’t have much hope when we went to Barcelona. We were simply chasing a miracle. We’d wanted to take you to New York for this treatment one and a half years earlier, and we had even collected a significant amount of money to do so, thanks to thousands of people who blended their golden hearts with yours, to forge one big green heart. Eventually the money wasn’t enough, but the treatment became available in Barcelona. You challenged the beast one more time and got through the first cycle of the excruciating immunotherapy.

But that wasn’t enough.

**

I wasn’t there on your sixth birthday. I don’t know whether you were there yourself. Mamma took some green “princess cake” to the stone on which your name was carved.

I came a few months later. I’d discovered that you’d sung the happy birthday song to yourself on your fifth birthday, when we were in Barcelona, and that I’d recorded it on my iPhone. I didn’t remember. Found it by chance. So I put the phone on the ground, on the exact spot where you were supposed to be, and played your song to you.

**

I was supposed to be with you on your seventh birthday. We were going to meet with mamma, bombom, morfar, Gunilla, and maybe some of your friends. But this time I am in isolation because of a stupid virus. I can’t travel. Instead, I am sitting on the terrace where you played with Sixto the dog, sipping my coffee whose smell you always hated, and writing a letter to you that you will never read.

Yes, after you were gone, I left Lund, our home. I came to Barcelona which you thought—for some reason—looked like Lund. I am here for now. Far away from you. Without you.

I am here for now.

Pazar günleri

Günün sonunda yalnızsınız.

Kimse acınızı anlayamaz—anlamak zorunda da kalmamalılar zaten. Size ellerinden geldiğince yardım etmek isteyen çok insan da var. Dostlarınız, aileniz, size sevgisini sunmaya hazır ”tanıdık yabancılar”. Ama ne zaman ve nasıl yardım edebileceklerini bilmiyorlar. Acısalar mi, üzülseler mi, empati mi gösterseler. Üstelik bu duygular zamanla buharlaşıyor. 1 yıl oldu; 1.5 yıl; 2 yıl.

Yavaş yavaş unutuyorlar. Zaman iyileştirir, diyorlar. Doğru belki. Ama zaman aşındırıyor da.

Hem Pazar günlerinin en zor olduğunu nereden bilebilirler ki? Beş sene boyunca her Cumartesinizi onunla geçirdiğinizi, parka gittiğinizi, yakalamaca oynadığınızı, ağaçlara tırmandığınızı, Lego’dan uzay gemileri yaptığınızı, birlikte yemek yediğinizi, videolar seyrettiğinizi, kitap okuduğunuzu, kilise çanlarını dinlediğinizi ve yine birlikte uyuduğunuzu. Çıplak ayaklarının bacaklarınıza değişini. Kolunu göğsünüze sardığını.

Pazar günlerinden nefret ediyorum.

Sunday

See, at the end of the day, you’re alone.

Nobody understands the pain—nor should they—to begin with. There are a lot of people, from friends and family to caring strangers who are prepared to help you out, however they can, but they don’t know how, and they don’t know when. In any case, the caring withers away. It’s been a year; one and a half years; two years. They slowly forget. They don’t care as much as they did in the beginning. Time heals, yes, but not in this case. And time wears down too.

And how could they know that Sundays are the hardest? How could they know that you spent your Saturdays, for more than five years, with him, going to the park, running, building Legos, cooking, eating together, watching videos, reading stories, listening to church bells and sleeping together. His naked feet touching yours. His arm on your chest. Waking up together on Sunday mornings.. No, him waking up first, at 6am, playing alone so that baba could sleep some more, then waking him up to ask for his help to separate two Lego pieces..

Now I hate Sundays.

Hatırlamak

“Hatırlamak istiyorum” diyordum. Şimdi emin değilim. 

Evet, yaşadıklarımız üzerine düşünmek ve hikayemizi satırlara dökmeye çalışmak hafızamı tazeliyor, daha doğru bir ifadeyle saklandığı yerden çıkarıyor. Ama hafızamla her yüzleşmemde Luca’sız hayatımın ne kadar boş olduğunu fark ediyorum. Ve ne denli soğuk, ayaz.

Üstelik hafızam mutlu anları getirmiyor gözlerimin önüne. Gülüşünü, kokusunu katmıyor eksik hayatımın kuru akışına. Çektiği acıları getiriyor aklıma. Yaşıtları parkta özgürce koşturur, kaydıraktan kayarken hastane koridorlarında göğsündeki katetere bağlı serum makinesini çekiştirerek koşmaya çalışmasını hatırlatıyor örneğin. Vücuduna batırılan sayısız iğneyi, burnundan zorla sokulan düzinelerce tüpü, koluna, penisine takılan kateterleri, geçirdiği irili ufaklı onlarca operasyonu, uykusu olmadan yatırıldığı onca uykuyu. 

Teşhis için yapılan testleri saymazsak geçirdiği ilk operasyon göğsüne kateter yerleştirilmesiydi. Sürekli kemoterapi göreceği için kalıcı kateter zorunluydu. Her tedavi için katetere iğne takılması gerekiyordu. Zamanla alışacaktı ama başlangıçta iğne batırılırken – hemşireler ne kadar tecrübeli olursa olsun – canı yanıyordu. O yüzden Erika ile bir ödül mekanizması geliştirmiştik. İğne takıldıktan sonra bir lolipop ya da Kinder çikolata veriyorduk. Hemşireler de plastik bir kutuda saklanan minik hediyelerden seçmesine izin veriyorlardı. Bu sayede bir sürü küçük arabası ve dinozoru olmuştu. 

Kateter özgürlüğünü kaybetmesinin simgesiydi aynı zamanda. Kemoterapi ilaçlarının verilmesi saatler sürüyordu. Ayrıca kemoterapi gördüğü sürece dehidrasyona karşı serum verilmesi gerekiyordu ve serum tedavi boyunca, yani günlerce takılı kalıyordu. Gece gündüz. Enerjisi yerindeyken bisiklete binmek istediğinde bizim de serum makinesiyle birlikte aynı hızda peşinden koşmamız gerekiyordu, göğsündeki iğne çıkmasın diye. Elbette her zaman senkronize hareket etmek mümkün olmuyordu ve tüpler geriliyor, iğne göğsünü acıtıyordu. Bazen her şeye rağmen yerinden çıkıyordu ve yeni iğne takılması gerekiyordu. Yeniden acı-lolipop-Kinder-dinozor döngüsü.

Sebep olduğu bunca acı yetmiyormuş gibi, enfeksiyona da yol açıyordu göğsüne takılı kateter. Birinci kateter yüzünden iki kez hastalanmıştı. Önce bakterinin nereden geldiğini anlamayan doktorlar sonunda enfeksiyonun kökenini bulmuşlar, göğsündeki kateteri yine bir operasyonla çıkarmak zorunda kalmışlardı. 

Başka bir seferinde 24 saat boyunca idrar toplamak zorunda oldukları için penisine kateter takmışlardı. Henüz küçük olduğu ve bez taktığı için başka türlü idrar toplamak mümkün değildi (yıllar sonra, başka bir enfeksiyon yüzünden komaya girdiğinde de penise kateter takacaklardı).

Bir yetişkini bile rahatsız edecek bu kateter yüzünden Luca neredeyse gün boyu aralıksız ağlamıştı. Konuşmaya başlamadığı için bizlerle işaret diliyle anlaşıyordu. Sürekli iki bacağının arasına işaret ediyor, kateteri çıkarmamız için adeta yalvarıyordu. Erika ve ben dikkatini dağıtmak için elimizden ne gelirse yapıyorduk ama en ufak harekette canı yandığı için yine ağlıyor, yine yalvarıyordu. O acıyı içimizde hissediyorduk. Teşhis konduğu gün midemizi kemirmeye başlayan tırtıl olarak, bir yumru olarak, beynimizi delen bir burgu olarak. Çıkartıp atmak istiyorduk o kateteri ve Luca’yı alıp olabildiğince uzağa kaçmak. Hastaneden, doktorlardan, hemşirelerden, kanserden.

Kemoterapinin doğal sonucu olarak yemeden içmeden kesilmesi ise en acı olanıydı. En sevdiği yemekleri yapıyor, önüne koyuyorduk ama midesi bulandığı için bırakın yemeyi, görmek, kokusunu almak bile istemiyordu. Bazen, özellikle bulantıya karşı Aloxi verildiğinde, yiyecek gibi oluyor, sevdiği bir şey istiyordu – köfte, pilav, yumurta ya da tutkusu sushi. Büyük bir heyecan ve sevinçle hazırlıyor, önüne koyuyorduk. Bir lokma alıyordu, sonra o lokma ağzında büyüyor, büyüyordu. Ve midesine ulaşmadan tabağa geri tükürülüyordu. Günler günleri kovalıyor, kilolar birer birer eriyordu. Bacakları el bileklerimiz kadar inceliyordu. Biz de yiyemiyorduk. Boğazımızdan geçmiyordu. Onunla birlikte eriyorduk. 

Sonunda dayanamıyor, hem görüntüsünü, hem anlamını, hem işlevini sevmediğimiz burun tüpünün takılması için hastanenin yolunu tutuyorduk. O tüpün burun deliklerinden sokulup boğazından geçirilmesi, Luca’nın öğürtülerine karışan çığlıkları Engizisyon işkencelerinden farksızdı. İlerleyen yıllarda ağızdan alınan kemoterapi ilacı da kullanmak zorunda kalacağı (ve o ilacın iğrenç tadına tahammül edilemeyeceği) için burun tüpü yüzünün bir parçası haline gelecekti. Ona her baktığımızda bize kanseri hatırlatan. 

“Her şeyi yeniden yaşamaya hazırım. Yeter ki hatırlayayım.” diyordum. Şimdi emin değilim.

Katalanlar, Kürtler ve şu gururlu Türkler

15 Ekim Pazartesi sabahı İspanya Anayasa Mahkemesi yaklaşık iki senedir hapiste olan 12 Katalan siyasetçi hakkındaki kararını açıkladı. Söz konusu siyasetçiler 1 Ekim 2017’de Katalonya’nın bağımsızlığının onaylandığı bir referandum gerçekleştirmişler, referandumda “evet” sonucunun çıkması sonucu yirmi altı gün sonra, yani 27 Ekim 2017’de Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etmişlerdi. 

Gerek referandum, gerekse bağımsızlık ilanı 1978 tarihinden beri yürürlükte olan anayasaya aykırıydı. Anayasa Mahkemesi de 1 Ekim 2017 öncesinde bağımsızlık oylamasının anayasaya aykırı olduğunu ilan etmiş, siyasetçileri uyarmıştı.

Nitekim mahkeme “kalkışmaya tahrik” ve “kamu kaynaklarının kötüye kullanılması” suçlarının işlendiğine kanaat getirerek 12 siyasetçiden 9’unu 9 ila 13 yıl arası hapis cezasına mahkum etti.

Kararın duyulması ile beraber yüzbinlerce bağımsızlık yanlısı Katalan sokaklara döküldü. Gösteriler kısa sürede polisle çatışmaya dönüştü. 15 Ekim gecesi Barselona havaalanı El Prat göstericiler tarafından işgal edildi; karayolları trafiğe kapatıldı; tren seferleri aksadı. Üniversiteler, gösterilere katılan öğrencilerin zarar görmemesi için önlemler aldı. Gösteri ve çatışmalar azalarak da olsa devam ediyor.

Son iki haftadır yaşananlara tanıklık ederken sık sık Türkiye ve Türk milliyetçiliğini düşünür buldum kendimi. Sonunda belirli bir plan dahilinde olmasa da düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. 

Özerklik-Bağımsızlık: Katalonya 1978’den bu yana İspanya içinde özerk bir bölge. Kendi parlamentosu, başkanı, bütçesi, polisi var. Kendi dillerini konuşmakta serbestler. Hatta Katalonya’da Katalanca bilmek neredeyse şart. İspanyolca ile idare etme şansınız var ama radikal bağımsızlık yanlısı biriyle karşılaşırsanız muhtemelen sizinle İspanyolca konuşmayı red edecektir. Nitekim ulusal arenada yarışan siyasetçiler de etnik kökenleri ne olursa olsun Katalanca konuşmaya, bu yolla Katalonya’dan oy toplamaya çalışıyorlar.

Yani durum Türkiye’dekinden çok farklı. Kürtler, Katalanların sahip oldukları hakların onda birine sahip olsalar Türkiye’de Kürt sorunu diye bir şey olmazdı, orası kesin. Bu noktada bir Türk milliyetçisi çıkıp “İyi ama hem Katalanların özerk olduğunu söylüyorsun, hem de hala bağımsızlık istediklerini. Kürtlere de benzer haklar tanısak ayrılıkçılık azmaz mı?” 

Bu soruya verilecek yanıt basit. Bir, “Bilemeyiz”. Sonuçta Katalonya’nın bağımsız bir devlet olmasını savunanlar yüzde 50’nin üzerinde değil. Nüfusun diğer yarısı verili durumun devam etmesini ya da Katalonya’nın federal bir İspanya içinde bir eyalet olmasını savunuyor. İki, özerkliğin bağımsızlık talebini arttıracağını kabul etsek bile bu şu an içinde bulunduğumuz durumdan kötü bir seçenek değil. 

Kürtler, Cumhuriyet kurulduğundan beri özerlik talep ediyor. Türk devleti bu talebi silah zoruyla bastırıyor. Bu uğurda dökülen kanı ölçecek birim icat edilmedi. Nitekim şu anda da Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeler fiili bir olağanüstü hal rejimi altında. Kürt siyasetçiler hapiste. Dışarıda olanlar da birer birer hapse atılıyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Türkiye Kürt varlığını sona erdirmek için açıkça başka bir ülkenin topraklarını işgal etti. Yine kan döküldü. O topraklarda ne kadar kalacağımız belli değil. Yani 90 yılda bir arpa boyu yol almış sayılmayız. 

Faşizm-Demokrasi: Radikal ayrılıkçı Katalanlar, 15 gündür yaşanan çatışmalarda polisin orantısız güç kullandığını, İspanyol devletinin faşizan politikalar benimsediğini iddia ediyorlar. Uluslararası sol kamuoyu da konu hakkında bilgi sahibi olmadan bu iddianın arkasında duruyor. Bu noktada insanın içinden “hop, bir saniye” demek geçiyor. Bir, iki haftadır devam eden çatışmalarda yaralanan insan sayısı yaklaşık 750. Bunun yarıya yakını (tam rakam 320) polis! Evet, yanlış okumadınız. Yaralananların yarısı polis. 

Evet, polis zorda kaldığında tazyikli su ya da plastik mermi de kullanıyor ve bu nedenle şu ana kadar dört gösterici birer gözünü kaybetmiş durumda. Öte yandan göstericiler de sosyal medya ve özel uygulamalar aracılığıyla organize oluyor ve gösterilere çatışmaya hazır bir şekilde “silahlanarak” gidiyor. 

Kullanılan silahlar sadece mermer parçası, sopa değil. Şu ana kadar 1000’i aşkın çöp konteyneri ve yüzlerce araba ateşe verilmiş durumda. Çatışmalara projektör tutan helikopterler havai fişekle düşürülmeye çalışılıyor. Bu tabloyu Türk polisi ve özel harekat birimlerinin yöntemleriyle karşılaştırmaya kalkarsak – ki bunun için Güneydoğu’ya gitmeye gerek yok; İstanbul’un göbeğinde kutlanan LGBT Pride yürüyüşüne katılanlara yapılanları hatırlayın – İspanyol devletine faşist demenin ne kadar fantastik olduğu anlaşılıyor. 

Milli kimlik-Milli çıkar: Yukarıda da bahsettiğim gibi, Katalanlar ayrılıkçılık konusunda farklı düşünüyorlar. Kimileri bağımsız bir devlet kurulmasını talep ediyor; kimileri İspanya’nın federal bir yapıya kavuşturulmasını; kimileri ise özerkliğin, yani var olan durumun devamını. Çatışmalar sırasında kimse “Ne istediğimizin önemi yok; İspanyol polisi ile Katalan göstericiler çatışırsa kendi milletimin yanında dururum” demiyor. 

Bir kere gösterilere müdahale edenler sadece İspanyol polisi değil. Katalan yerel polisi de düzeni sağlamaya çalışıyor. Düzeni korumaya çalışan Katalan polislere “soysuz” denmiyor. Bağımsızlık karşıtı Katalanlar gösterilerin bir an önce bitirilmesini arzu ediyor; bunu açıkça da dile getiriyor. Özetle, Katalan “milli” çıkarlarının neyi gerektirdiği konusunda bir görüş birliği yok. Bu da son derece doğal.

Peki Türkiye’de ne oluyor? Milli çıkarlar söz konusu olunca herkese hizaya giriyor ve devlet ne derse onu yapıyor. AKP iktidarına karşı olanlar, iktidarı sabah akşam her konuda eleştirenler bile Barış Pınarı Harekâtına destek veriyor. Twitter, Mehmetçik’e şans dileyenlerle doluyor. Sosyal medya, deyim yerindeyse, kurt kesiliyor ve “uluyor”! 

Öte yandan Türkiye’nin birlik ve beraberliği açısından son derece tehlikeli gelişmeler yaşandığında, örneğin halkın oyuyla seçilmiş belediye başkanları göz altına alındığında, ufak bir azınlık dışında kimsenin sesi çıkmıyor. Devlet, sivil itaatsizlik eylemlerini terör eylemi olarak kabul ediyor. Zaten kimse de sivil itaatsizliğe kalkışmıyor. 

Devam edebilirim aslında ama bu kadarı bile içimin sıkılmasına yetiyor. Ne diyeyim, Allah diktatörünüzü versin!

Savaşa hayır!

‘TSK, sınır-ötesi harekâta başladı.’ Bugün öğle saatlerinde başlayan askeri operasyonla ilgili yazabileceğiniz, doğruluğu su götürmeyecek tek cümle bu. Bunun dışında yazacağınız her şey, bu cümleye ekleyeceğiniz her kelime tartışmaya açık.

Örneğin harekâtın amacının, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturmak ve Türkiye’deki 3 milyonu aşkın mültecinin bir bölümünü oraya yerleştirmek olduğu söyleniyor. En azından resmi açıklama bu. Türkiye’ye yönelik dış tehditleri bertaraf etmek, IŞİD’i tamamen ortadan kaldırmak da dillendirilen hedefler arasında. Yine resmi kaynaklara göre ABD harekâtı destekliyor. Trump’ın Suriye’den çekilme kararı da bu şekilde yorumlanıyor. Yapılan açıklamalarda bölgede at koşturan diğer ülkelerden, uluslararası kamuoyunun tepkisinden, dökülecek kandan, harekâtın maddi bedelinden ise hiç bahsedilmiyor.

Bu yalanlara AKP destekçileri ve milliyetçi camia dışında inanan var mıdır, bilmiyorum, ama biz yine de tarihe not düşmüş olalım. Zaten uzunca bir süredir yazılan çizilenlerin bunun dışında bir işlevi yok.

Bir, harekâtın gerçek amacı iç savaşın başlamasının ardından Suriye’nin kuzeyinde kontrolü ele geçiren PYD’yi ve Kürt Otonom Bölgesi Rojava’yı ortadan kaldırmak. Dolayısıyla ‘düşman’, IŞİD ya da Suriye rejimi değil, Kürtler. PYD’nin eski Eş Başkanı Salih Müslim’in de defalarca ifade ettiği gibi, Suriyeli Kürtlerin Türkiye’yi tehdit etmek gibi bir niyeti yok. Böyle bir niyetleri olsa bile bunu gerçekleştirecek askeri güce ve kamuoyu desteğine sahip değiller. PYD-PKK ilişkisi deseniz bu PYD’nin kurulduğu 2003 yılından beri biliniyor. Bu süre zarfında, PKK Türkiye’de en azından askeri anlamda yenilgiye uğratılmış durumda. Kaldı ki PKK hemen hemen tüm Batı devletleri tarafından terör örgütü olarak kabul edilirken PYD bu sınıflamaya dâhil edilmiyor. Tersine herkesin bildiği gibi IŞİD’le savaşta Batı’nın müttefiki. Yani Batı’nın dolaylı olarak desteklediği, silah sattığı bir hareketle savaşa giriyorsunuz. Ve bunu size yönelik somut bir tehdit olmaksızın, başka bir ülkenin topraklarını işgal ederek yapmaya kalkıyorsunuz.

İki, harekâtın bir diğer nedeni iç politikada yaşanan gelişmeler. Yerel seçimlerin de gösterdiği gibi AKP’nin kamuoyu nezdinde desteği düşüyor. Erdoğan’ın 2023’te yapılacak başkanlık seçimlerinde yüzde 50 oy oranını yakalama ihtimali pek yok gibi. Bu yüzden seçilme barajının yüzde 40+1’e çekilmesi tartışılıyor. Ekonomi değirmeni taşıma suyla bile dönmüyor. Temel veriler açık açık çarpıtılarak her şey yolunda izlenimi yaratılmaya çalışılıyor. Tüm otoriter rejimler gibi, Türkiye’yi yöneten siyasi irade de kendini bir dış kriz yaratarak kurtarmaya çalışıyor.

Üç, ABD’nin harekâtı ne ölçüde desteklediği bilinmiyor. Akli ve ruhsal sağlığının yerinde olmadığı anlaşılan Trump’ı ve Twitter’de savurduğu tehditleri geçelim. Pentagon’un harekâtı onaylamadığını biliyoruz. Amerikan Kongresi’nden gelen sinyaller de farklı değil. Rusya ve İran, Suriye’ye operasyon yapılmasına karşı olduklarını açıkladılar. Suriye rejimi zaten bunu bir işgal olarak görüyor. Buna Hizbullah’ı, rejim taraftarı ya da IŞİD artığı çeşitli grupları da ekleyin. Türkiye, sadece Kürtlerle değil, birkaç devletle ve büyüklüğü ve gücü bilinmeyen çok sayıda hareketle savaşa giriyor.

Dört, bu savaş Afrin’in ele geçirilmesine benzemeyecek. Kürtler o sırada IŞİD’le mücadele ediyorlardı. Esad rejimi, bugünkü kadar kendinden emin değildi. Rusya ve İran fazla ses çıkarmamayı tercih etmişlerdi. Ele geçirilecek alan Kürtler dışında kimseye tehdit etmiyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin desteklediği güçler Afrin’i fazla zorlanmadan işgal ettiler. Ancak bu güçlerin yönetimi devralmasının ardından yoğunlaşan, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından da belgelenen hak ihlalleri Suriye içi ve Türkiye’ye yönelik göçü arttırdı. Bu kez çok da geniş bir alanın ele geçirilmesi planlanıyor. Bu alan Kürtler için sembolik bir anlam taşıyor. Daha da ötesi Kürtlerin yaşam alanı, özerklik hayallerini gerçekleştirdikleri coğrafya. Bunun ne anlama geldiğini anlamak istiyorsanız Kobani direnişini hatırlamanız yeterli. Hani IŞİD’in 16 Eylül 2014 günü saldırdığı, 130 gün süren bir kuşatmaya rağmen ele geçiremediği Kobani.

Özetleyecek olursak, bu savaş kendini savunma amaçlı bir savaş değil, bir işgal. Yok edilmesi planlanan halk kendini koruyacak ve muhtemelen iki taraf da ağır kayıplar verecek. Muhtemelen savaşa başka güçler de dâhil olacak ve savaşın maliyeti artacak. Belki çatışma bölgesel bir boyut kazanacak. Bu arada Türkiye’ye ambargo uygulanacak. Uygulanmasa bile hayata pamuk ipliğiyle bağlı ekonomi çökecek. Mülteci akışı hızlanacak. Sınırda tedbir alınmaya kalkılırsa büyük bir insani dram yaşanacak.

Suriye Türkiye’nin Falklands’ı değil, Vietnam’ı olacak. Hayatımız, kan rengine bürünecek.

Sadece tarafımı belirtmek ve tarihe not düşmek amacıyla yazdığım bu yazıyı Bertolt Brecht’in ‘Çağrı’ şiirinden bir alıntı ile #savasahayir #savaşahayır diyerek bitireyim.

Ama barış ağaç değil, ot değil ki
yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
çiçeklenir.
Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın.
Bilin kuvvetinizi.
Bir tabiat kanunu değildir savaş,
Barışsa bir armağan gibi verilmez
insana:
Savaşa karşı
Barış için
Katillerin önüne dikilmek gerek,
“Hayır yaşayacağız!” demek.
İndirin yumruğunuzu suratlarına!
Böylece mümkün olacak savaşı önlemek.

Luca ile ilgili bir duyuru

Uzun süredir sizi Luca ile ilgili projelerimiz hakkında bilgilendirme fırsatı bulamadım. Travma uzmanlarının yasın doğal bir parçası olarak nitelendirdiği kısa süreli hafıza kaybı, onsuz hayata alışma, onu yeniden hayatımın bir parçası yapma çabası… Derken günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.

Yolculuğun bu noktasında sizlere birkaç haber vermek istedik. Epeydir aklımızda olan bir projeyi hayata geçirdik ve İsveç’te Luca adına bir vakıf kurma sürecini başlattık. Nöroblastoma ile ilgili bilinçlenme yaratmak ve bu hastalığın pençesine düşen çocuklara, ailelerine yardım etmek amacıyla kurulacak olan Luca Can Vakfı, birkaç aya kadar faaliyete geçecek.

Bu arada Luca’nın ve bizlerin yolculuğunu anlatan Luca’nın Kitabı. Ölmek Sıkıcı, Yaşamak Eğlenceli başlıklı kitabı yazmaya başladım. Erika’nın bloğundan alıntılar ile daha önce kamuoyuyla paylaşmadığımız fotoğrafları da içerecek olan kitap, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden biri tarafından Luca’nın 7. doğum gününde okuyucuyla buluşacak. Kitaptan elde edilecek tüm gelirler Luca Can Vakfı’na aktarılacak.

Finansal kaynağımız olmadığı için geçici olarak dondurduğumuz belgesel projesinden de vazgeçmiş değiliz. Finans arayışımız sürüyor. Belgeseli öyle ya da böyle mutlaka çekeceğiz.

Sevgiyle kalın.

An announcement from Luca and me

It has been many moons since I last updated you on my journey with Luca. I should have said my journey “to” Luca for I have long been on temporary ground, devoid of memories, a floating lily island moving over slowly sideways. Thank heavens, Luca has been there for me, taking my hand and guiding me towards his light whenever I felt lost. Giving me the strength I needed to resume our projects.

I am thus happy to inform you that we have now started the process of establishing a non-profit foundation in his name, Luca Can Foundation, to raise awareness on and to help kids with neuroblastoma and their parents.

I have also started writing our story, the ups and downs of his struggle against the debilitating disease, the miracles we have witnessed along the way and, most importantly, his endless joie de vivre. The book will be entitled The Book of Luca. Death is Boring, Living is Fun, include excerpts from his mother’s blog and previously unshared pics of him, and published by a major publisher in Turkey. All the income generated from the book (and possible editions in English and other languages) will accrue to the foundation to help further our cause.

Finally, though put on hold for lack of finances, we have not abandoned the idea of shooting the documentary, Like Son Like Father, and working towards securing funding which would enable us to keep on with it.

Lots of love from me and Luca.

* The parts in italics are excerpts from the lyrics of Jack White song Temporary Ground.