The void

“My heart is void.” For some time, I thought it wasn’t. I thought I found true love – the meaning of life some say. I felt I belonged. The love had a name. His name was Luca.

My love was unlucky. A rare disease found him. He was only 11 months old. He fought bravely for 3.5 years. The beast was strong; he was stronger. There were times the doctors lost their hope. There were times everybody lost their hope. He has proven them wrong. For how long, we don’t know. But right now, he is a happy, healthy boy.

I am not. Therapists call this “compassion fatigue” or “burnout”. I need to stay afloat; I need to heal. And the only way to heal, at least for me, is to write. Not useless academic crap. Not equally useless repetitive op-eds. Just write. About Luca, about his struggle, about our struggle… About life and most of all, my life.

Why share? Because I have never written for myself only. And maybe, maybe there will be things in our story that others facing a similar fate would find useful.

That’s all really.

watermark_Cracking_void

 

Love expressed, love betrayed

“Love expressed and love betrayed,” said my godmother, while I was munching the tortilla she cooked for me in the scorching heat of the Barcelona summer. “A pithy summary of my last six months,” I thought.

J. was a writer and a philosopher, shaped in the huge blast furnace we call life, though I knew she would prefer to describe herself as a translator above all else. I knew her through Fred Halliday, my mentor and second father (yes, I have a preponderance of parents), who died of cancer in Barcelona in 2010. “This must be a ‘twisted’ twist of fate”, I had thought when we ended up in Sant Joan de Déu to give Luca one last chance. I had never dared to visit Barcelona after Fred passed away, and deserted my godmothers like a rebellious teenager. They didn’t even know I had a son, let alone a terminally sick one.

And yet, like family, they were there when it mattered most. The seven years that had elapsed since I last saw them was nothing more than a blink of an eye – an eye they have continued to cherish in defiance of silence and the inexorable passage of time. They were there when love mattered most. This is “love expressed”, I said to myself, nothing less nothing more. For love could be expressed without words, through a green heart posted by perfect strangers, a hug or a kiss on the head by your godmother, a friendly look by Sixto or Jonas.

Later, J. would object to the term “betrayed”, arguing against herself that this was too strong a term to describe what she meant. “I was actually thinking of dirty love, you know,” she said, “things you would do for someone you love –  and not necessarily in love with, things that would make you vomit, like cutting his/her toe nails, if it were someone else.” Obviously, I had misunderstood her. I was thinking of something more concrete, more tangible, my reservations with the connotations of the term “betrayal” notwithstanding.

I knew of dirty love, of course. Both literally and metaphorically. And I knew that what I called dirty yet “unconditional” love before he came to my life was just garbage compared to the love I felt for him. But I had also learned about love “betrayed”, whatever the connotations of the latter. J. was right. The term was too strong. But the feelings love expressed and love betrayed stirred were strong too. Sometimes too strong, to the point of consuming you.

I thus refused to let go of the term “betrayed”. J. was wise. J. was compassionate and tender. She did not insist. She just offered me another metaphor, which she knew would make the point hammer home later. “You are driving through a series of tunnels”, she said, referring to my ever-changing “state of emotion”. Excruciating pain, outwards expressions of angst and anger, a certainly “uncomfortable” numbness, depression. “These are all tunnels”, she continued. “You will drive through them, one after another. You will always see the light at the end of each one, only to go through another one. Eventually, you will find the light.”

I had just started driving through my third tunnel, a thick, acute depression, thinking I would never see the light. I was becoming more and more aware that I was the partisan who had to go on – alone. No one, nothing could fill in the void. I knew that I had to first reclaim myself, to reclaim him, as J. said. But I was, I am confused.

I read, I watch, I listen to stuff. They all get mixed up in my head which has turned into a giant cocktail shaker since he is gone. Crosby, Still, Nash and Young who are “Helplessly Hoping” that they would see “The Beautiful Boy” surrounded by a “Halo” again, either here or “there”, if there is a “there”; Chavela telling about her childhood to Olga Tokarczuk who is probably busy writing her next novel in a remote village in Poland.

But it is Chavela’s words that were echoing in my mind as I set foot in what used to be my, our, “home”:

I never saw my mother, I didn’t even know where she was. I didn’t see my father. I didn’t see anyone. And I started feeling, not fury or hatred, but every artery and vein in my body started to fill with a rage that was so strong, I swear I could have ripped the walls of that house with my bare hands.

I could too…

_MG_9385.jpg

Aşkın en güzel ifadesi ve aşka ihanet

“Sen aşkın en güzel ifadesiyle de karşılaştın, aşka ihanetle de”, dedi diğer manevi annem, nefes almanın bile zor olduğu bir yaz gecesinde kendisi için pişirilen patates omletini yemeye çalışan “yersiz yurtsuz ”u izlerken. “Son altı ayımın iyi bir özeti”, diye düşündüm. Bu, O’nu kaybettikten sonra uğradığım üçüncü duraktı. Muhtemelen sonuncu da olmayacaktı.

Kendini “çevirmen” olarak tanıtmayı sevse de benim gözümde adına hayat dediğimiz o büyük fırında yoğrulmuş bir bilgeydi J. Onu 2010 yılında Barselona’da kanserden ölen eski hocam ve manevi babam Fred Halliday aracılığıyla tanımıştım (çok sayıda manevi annem ve babam var, biliyorum). Yıllar sonra yolumuz – bu kez dört senedir kanserle mücadele oğlum için – yine Barselona’ya düşünce bu “kaderin kötü bir şakası olmalı” diye geçirmiştim içimden. Çok sevdiğim bu şehre Fred öldükten sonra gitmeye cesaret edememiştim. 18 yaşına gelince evini terk eden asi gençtim manevi ailem için. Bir çocuğum olduğundan bile haberleri yoktu.

Ama tıpkı gerçek bir aile gibi, onlara ihtiyaç duyduğumda yanımdaydılar. Sanki aradan 8 suskun yıl geçmemiş, her an birlikte yaşanmış, her daim anılar paylaşılmıştı. Ve yine tıpkı gerçek bir aile gibi, sevgileri koşulsuz ve karşılıksızdı. Veda bile etmeden kaçıp giden oğulları, saçları ağarmış bir şekilde geri dönmüştü. Üstelik yanında beş yaşını yeni doldurmuş bir çocukla. O halde sorgusuz sualsiz sarılıp sarmalanmalıydı.

“Aşkın en güzel ifadesi bu olsa gerek”, dedim kendi kendime. Ne bir eksik ne bir fazla. Aşkı görebilmek için birine aşık olmak gerekmiyordu ne de olsa. Aşk kendini türlü şekillerde ifade edebilirdi. Kimi zaman tanımadığınız birilerinden gelen yeşil bir kalp olurdu; kimi zaman yanınızdan geçen manevi annenizin yanağınıza kondurduğu bir kaçamak öpücük ya da telefonunuza bırakılan bir sesli mesaj.

Bir gece sonra J. kendi bulduğu “ihanet” terimine karşı çıkacaktı. “Benim kastettiğim duyguyu tanımlamak için fazla sert, fazla güçlü bu kelime”, dedi. “Ben ‘aşk için elini kirletmekten’ bahsediyordum aslında. Hani sevdiğin biri için başka koşullar altında asla yapmayacağın şeyleri bile yaparsın ya. Normalde içinin kaldırmayacağı şeyler. Tek kelime etmeden yaparsın.”

Belli ki J.’yi yanlış anlamıştım. Son aylarda yaşadıklarımın etkisiyle söylediklerine kendimce bir anlam yüklemiş, aslında çok da sevmediğim “ihanet” terimine dört elle sarılmıştım. Aşk için elini kirletmenin ne olduğunu biliyordum elbette. O hayatıma girene kadar gerçek aşk ile hiç karşılaşmamış olduğumu, ellerimin pek kirlenmediğini de. Yine de “aşka ihanet” tamlamasından vazgeçesim yoktu. İhanet kelimesi çok güçlüydü, fazla sertti. Ama aşkın kendini ifade etme biçimi ya da aşka ihanet de derin ve kalıcı bir etki bırakıyordu insanın üzerinde. Bazen insanı tüketecek kadar derin ve kalıcı hem de.

Dediğim gibi, J. bilgeydi. J. şefkatliydi, insan halinden anlıyordu. Israr etmedi. Onun yerine başka bir metaforla çıktı karşıma. Üzerine düşününce içine gizlenmiş mesajı alacağımdan emindi. “Şu an ardı ardına dizilmiş bir sürü tünelden geçiyorsun”, dedi sürekli değişen ruh halime atıfta bulunarak. Yoğun bir acı, paniğin en kaba dışa vurumları, insanı hareketsiz bırakan bir uyuşukluk-hissizlik hali, depresyon. “Bunların hepsi birer tünel”, diye devam etti. “Birinden çıkıp diğerine gireceksin. Her yeni tünele girdiğinde ucunda bir ışık göreceksin, ama o tünelden çıkınca seni başka bir tünel bekliyor olacak. Sonunda bir gün ışığı bulacaksın.”

“Üçüncü tüneldeyim”, diye düşündüm. Yoğun bir hüzün, bazen ışığa kavuşacağıma dair en ufak umut kırıntısını bile yok eden bir sıkıntı. Her geçen gün yoluna yalnız devam etmek zorunda olduğunun biraz daha farkına varan bir partizan, bir yersiz yurtsuz. Hiçbir şey boşluğu doldurmayacaktı. O halde boşlukla yaşamaya alışmalıydım. Boşlukla yaşamak içinse ışıktan önce kendimi bulmalıydım. Ama kafam karmakarışıktı.

Tek net olan, hissettiğim öfkeydi. Her okuduğum satırda, her dinlediğim şarkıda kendini yeniden yaratan, karmakarışık kafamın içinde bir elmas gibi parıldayarak kendini gösteren bir öfke. En iyi ifadesini Chavela Vargas’ın bir söyleşisinde çocukluğundan kaçışını tanımlarken seçtiği sözlerde bulan bir öfke:

“Annemi hiç görmedim. Nerede olduğunu bile bilmiyordum. Babamı da görmedim. Kimseyi görmedim. Ve yavaş yavaş çok güçlü bir öfke oluştu içimde. Aslında öfke ya da hiddet, vücudumdaki her damarı, her hücreyi saran bu duyguyu tanımlamak yeterli değil. Öylesine güçlü, öylesine yoğundu ki bu duygu, içinde büyüdüğüm o evin duvarlarını çıplak ellerimle yıkabilirdim.”

Sanırım ben de…

bcn flc.jpg

The partisan

“Welcome home”, said the wise P. That was the shortest, yet probably the most meaningful, way of greeting someone who has not slept in the same bed two nights in a row for several weeks – someone whose most tangible connection to life was WhatsApp and FaceTime. “I needed to hear this”, I said in response. They were going to take me away, to a little town on the seaside. My godmother firmly clasped my hand, interlacing her fingers with mine, like He would do when we were climbing down the stairs. She did not let it go for the next two hours, while we drove silently in thick darkness, pierced only by the frail light of an eclipsed moon.

I thought of the lyrics of “The Partisan” on the spur of the moment (I only knew the English version of the song made famous by Leonard Cohen):

When they poured across the border
I was cautioned to surrender
This I could not do
I took my gun and vanished.

I have changed my name so often
I’ve lost my wife and children
But I have many friends
And some of them are with me

An old woman gave us shelter
Kept us hidden in the garret
Then the soldiers came
She died without a whisper

There were three of us this morning
I’m the only one this evening
But I must go on
The frontiers are my prison

Les Allemands étaient chez moi
Ils me dirent, “résigne toi”
Mais je n’ai pas peur
J’ai repris mon âme

J’ai changé cent fois de nom
J’ai perdu femme et enfants
Mais j’ai tant d’amis
J’ai la France entière

Un vieil homme dans un grenier
Pour la nuit nous a caché
Les Allemands l’ont pris
Il est mort sans surprise

Oh, the wind, the wind is blowing
Through the graves the wind is blowing
Freedom soon will come
Then we’ll come from the shadows

True, the conditions I found myself in were not as bad as that of a French resistance fighter during the Second World War. I had also lost a child, but I had many friends who could give me shelter. Frontiers were not my prison. To the contrary, the world out there was less foreign than the place I used to call home for seven years.

But the “garret” I was hiding in, the love that was poured out on me since I began this new journey could not fill the void I had within me. The bells of the little church that rang at every quarter past the hour, the sand that was burning my feet, even Sixto, the charming dog of the family, everything reminded me of “Him” (as He had played with Sixto a whole day when He was receiving treatment in Barcelona). I knew that I was going to travel and suffer alone from now on.

And just like the French resistance fighter, I had to go on. For “Him”. For my friends and companions. For the “resistance”.

To continue to resist is in itself an enormous challenge. Some nights, I only see morbid things when I close my eyes, often death itself. Those nights – most nights – I am scared to close my eyes. Other nights, I see nothing. The void inside morphs into a black velvet curtain, covering over the good moments I shared with Him. I try to remember his face, but I can’t. It was as if someone has deleted my memory. I know I had a past, but I don’t know who I am. And I don’t know what is the purpose of my life, why I am fighting. After all, to resist cannot be the sole purpose of life.

Or maybe it is too early to continue to resist, to struggle to find a new meaning for life. Perhaps I have to understand, I have to feel that I am still alive first. I fix my eyes on the text message that was sent by my other godmother: “Take your time. Don’t feel pressured about anything. Get in the sea, though. She will remind you about yourself! Float about and feel how good the water is.”

I obey. I get in the sea. I fill my lungs with her unique briny smell. I let her take me into her arms. While floating about, I look at the beach, the white houses and the little church that rise below the green hills.

“He would have loved these church bells”, I say to myself. “And he would have hated the bells of the church where he embarked on his last journey”. Was it possible to live constantly thinking about what he would have loved or hated? Could this be the freedom that the French fighter talked about?

It is indeed too early to answer these questions, or to enjoy freedom – a freedom that was thrust upon me, and not on my own volition. I cannot come from the shadows yet, for the shadows are my prison.

#LucaCan #GreenHeart

image5

Partizan

“Evine hoş geldin”, dedi P. Haftalardır iki gece üst üste aynı yatakta yatmamış, hayatla tek sıkı bağı Whatsapp ve FaceTime olan bir “yersiz yurtsuza” söylenebilecek en kısa, en anlamlı karşılama cümlesi bu olabilirdi ancak.

“Bunu duymaya ihtiyacım vardı”, diye yanıt verdim. Beni havaalanından alıp uzaklarda bir yerlerde hiç bilmediğim bir sahil kasabasına götüreceklerdi. Manevi annem elimi sıkıca tuttu; O’nun merdivenlerden inerken yaptığı gibi parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi ve iki saat boyunca hiç bırakmadı.

Gecenin karanlığını bozan tek şey, dünyanın gölgesinden kurtulmaya çalışan aydan sızan zayıf ışıktı.

Belki de ortamın etkisiyle ilk kez Leonard Cohen’den dinlediğim, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline karşı savaşan bir Fransız direnişçisini anlatan “Partizan” şarkısının sözleri düştü aklıma.

Almanlar sınırı geçmişti

Bana “teslim ol” dediler

Teslim olamazdım

Silahımı aldım ve karanlıkta kayboldum

Adımı yüz kere değiştirdim

Karımı ve çocuğumu kaybettim

Ama bir sürü arkadaşım vardı

Ve bazıları benimle birlikteydi

Yaşlı bir kadın bize evini açtı

Gece boyu bizi çatı katında sakladı

Sonra düşman askerleri geldi

Tek bir fısıltı çıkaramadan öldü

 

Bu sabah üç kişiydik

Akşam tek başınaydım

Ama devam etmeliyim

Sınırlar benim hapishanem

Rüzgar esiyor

Mezarların arasından esiyor

Özgürlük yakında gelecek

Ve biz saklandığımız gölgeliklerden çıkacağız

Durumum Fransız direnişçisi kadar kötü sayılmazdı elbette. En azından hayatım tehdit altında değildi (yoksa öyle miydi?). Evet, tıpkı Fransız direnişçi gibi ben de çocuğumu ve evimi kaybetmiştim ama bana kapılarını açacak bir sürü arkadaşım vardı.

Dünya, yedi sene boyunca ev bildiğim topraklar kadar ıssız, bana yabancı değildi.

Yine de sığındığım çatı katları, bana kucak açan arkadaşlarım içimdeki boşluğu dolduramıyordu. Saat başı çalan küçük kilisenin çanları, sahilde koşuşturan çocuklar, ayaklarımı yakan kum, birlikte kaldığım ailenin tatlı köpeği Sixto (çünkü son geldiğimizde Sixto’yla oynamıştı), her şey bana O’nu ve içimdeki boşluğu hatırlatıyordu.

Biliyordum, artık tek başınaydım.

Ve yine Fransız direnişçi gibi benim de, tek başına da olsa, yola devam etmem gerekiyordu. O’nun için. Yol arkadaşlarım ve O’nu sevenler için. “Direniş” için.

Direnişi sürdürmenin kendi de başlı başına bir mücadeleydi. Bazı geceler gözlerimi kapattığımda sadece kötü şeyleri, en çok da ölümü görüyordum. Bu yüzden gözlerimi kapatmaya korkuyordum. Bazı geceler ise hiçbir şey görmüyordum. İçimdeki boşluk ete kemiğe bürünüyor, yaşanmış güzel anların üzerini örtüyordu.

Yüzünü hatırlamaya çalışıyor, bir türlü beceremiyordum. Sanki belleğim silinmişti. Bir geçmişim olduğunu biliyor, ama kim olduğumu bilmiyordum. Neden yaşadığımı, yaşamam gerektiğini de. Direnişin kendisi, yaşamın (tek) anlamı olmamalıydı.

Belki de direnişe devam etmek, yaşama anlam katmak için henüz çok erkendi. Önce yaşadığımı anlamam gerekiyordu. Elimden düşmeyen cep telefonunun ekranına baktım. Diğer manevi annemin mesajı düştü önüme:

“Acele etme. Hiçbir şeyin seni baskı altında tutmasına izin verme. Ama denize gir mutlaka. Sana kendini hatırlatacaktır. Kendini onun kollarında dalgalanmaya bırak ve suyun ne kadar güzel olduğunu hisset.”

Manevi annemin sözünü dinledim. Suya girdim. Denizin kendine has kokusunu içime çektim. Kendimi suya bıraktım. Hafifçe dalganırken gözlerimi kıyıya çevirdim ve kıyının ardına dizilmiş beyaz evlere, küçük kiliseye, göğe uzanan yeşil tepelere baktım.

O bu çan sesini severdi, diye düşündüm. Son yolculuğuna çıktığı kilisenin çan sesini ise hiç sevmezdi.

Onun sevdiklerini ve sevmediklerini düşünerek ama O’nsuz direnmek, yaşamaya devam etmek mümkün müydü?

Şarkıda bahsedilen özgürlük bu muydu?

Kendi seçimim olmayan, bana dayatılmış bir özgürlük?

Bu sorulara cevap vermek için henüz erken sanırım.

Saklandığım gölgeliklerden çıkmam gerekecek, biliyorum.

Ama daha erken.

Çok erken.

 

partisan.jpeg

To be true to yourself

“They’ve done a documentary about Chavela,” said my friend. We were both in love with Chavela Vargas (http://www.chavelavargasfilm.com/ ). La Llorana, Soledad were already an important part of our personal history, dotted by irregular visits, each marked by a particular theme, a verse, a song. So was Chavela.

And we had our famous conversations, or more precisely, her “interventions”. My friend, who has known me for 24 years, would begin with a situation analysis, comment on my problems and the way I experienced them and offer her suggestions without pulling any punches – she didn’t need to as we were so close to each other.

I shouldn’t be using the past tense however, for the tradition lives on. This time, too, we had an intervention, as always out of the blue, without any premonition.

She was Luca Can’s godmother in many ways, but she didn’t have a chance to meet him. That was also why she was among the very few I called when we found out that Luca was about to embark on a new journey. “You have to meet him,” I said. “I have to have memories with him,” she replied. She came to visit him for one day.

Luca was not the most sociable of kids of his age, but he had a tendency to pick out people who are special to mamma or baba so he treated her very warmly. He needed to lie down when he felt tired. He could not see her from where he lied, and asked, a few times, “baba, where is she?”. He shared his Lego with her. He wouldn’t share them even with his friends most of the time.

That one day passed by. Memories were collected, to the extent that one could in one day. Then other days have passed by. I couldn’t stay there any longer, so I came here. And the moment of reckoning I alluded to above has come.

My friend lit a cigarette and began her intervention. “When I came there to visit him, I was not only collecting memories, I was observing you too,” she said. “You weren’t only his father, at the same time, you were his big brother. You turned into a kid with him. Even your moves were synchronised,” she continued.

“Now, you have two choices. Either you see yourself as a victim and blame life, fate, whatever for what’s happened to you or you follow in his footsteps by remembering his passion for life, his joie de vivre that he didn’t give up until the last moment.”

I thought about this all day long. As soon as I went back home, I started looking for the documentary on Chavela. I wanted to watch it together with her – without knowing that we were going to go through “an experience” overlapping so much with what we talked about before.

The documentary kicks off with an interview made with Chavela in 1991 when she was 71-years-old. “Let’s start with where I am going. At my age, it’s more interesting for everyone to ask where I’m going, not where I’ve been,” she said.

This amazing documentary by Catherine Gund and Daresha Kyi blew off the dust of so many of our existential problems about love, life, and death for 90 minutes. We laughed, but mostly we cried. We were spellbound. When the “experience” was over, we had no strength to leave the couch.

Then I thought, why am I writing this? Why am I sharing what I have been going through with everyone? In the end, no matter what I do, I will be the one suffering. No one – or nothing – else could alleviate that pain. I won’t probably be able to find the proper words to express my suffering.

On the other hand, I don’t know what else I can do. I am not able to do anything other than write (even writing was alien to me for two months, longer than any time in my life); and when I sit down in front of the computer, I cannot write about anything else. In the documentary, Chavela said: “I offer my pain to people who come to see me. And it’s beautiful.”

I don’t know whether it is beautiful. I don’t know whether it’s right thing to do. Some suffer silently, in private only. I cannot live like that.

While I was thinking about all this, a message came from another friend: “I opened the window. It rained a little. It felt slightly cooler. Fresh air filled the room. Umut, if we manage to live, life is beautiful indeed. And I think, we can manage to live.”

I think so too. I just don’t know how to manage. But we should live, I guess. I should live.

* First published in Ahval News, https://ahvalnews.com/turkey/be-true-yourself

913iHjnxsyL._SY445_.jpg

Sometimes the pain is too intense, and piercing. Triggered by an image, a song, an incident. Nothing is soothing at that moment. You simply don’t know what to do. Who to call or what to turn to. For you know nobody can calm you down; can fill the void; ease the acute, savage pain. You want to scream. You want to hit something. You want to bang your head to the walls. You want to, yes, hurt yourself. You want to do something stupid. Just to end the suffering. End it all.

You cannot; you have made promises to people; you know there are some, maybe a handful, who would rejoice seeing you perishing; you have things to do “first”. But above all, he wouldn’t want you to do it. If his mother and grandmother, and countless others are right, he came to this world for a reason. A purpose. And now it is up to you to fullfill that purpose. Spread his legacy. Tell the story of his strength, his happiness against all odds, his hope.

His eyes. His eyes… How can you, how would you live without seeing those eyes every day? Not being able to even entertain the possibility that you would see them again one day? Not in still pictures. Full of life. Smiling. Crying. Pondering. Curious. Obsessed. Demanding. Loving. Lovable. Lovely.

“Wordlessly watching. He waits by the window. And wonders. At the empty place inside. Heartlessly helping himself to her bad dreams. He worries. Did he hear a good-bye? Or even even hello? They are one person. They are two alone. They are three together. They are four each other.”

https://www.youtube.com/watch?v=WGtFRsCXRcc

img_2006_5b266bdde087c321a90fd106.jpg

 

 

Homeless

It doesn’t feel like anything else. I feel like someone who has been unconscious for years and has suddenly woken up to another reality, another world I am unfamiliar with. As everything else is so new, so alien – and since I cannot remember the past – I don’t now know what to do, or how to handle that strange feeling of emptiness inside me.

It is not similar to what I felt after the death of my father who passed away in my arms at the end of a protracted struggle with another illness. Yes, my father died at a relatively young age; still, he had lived life to the full. We knew why the illness chose him; he had called it upon himself. He had turned a blind eye to doctors’ advice and opted for a prolonged, slow suicide. But he wasn’t five-and-a-half years old. The life he had was probably longer than the life he would have had.

Luca, on the other hand, was not there yet. As the famous Turkish poet (indeed a close friend of my father) Cemal Sureya said, “every death is an early death”, but he has not had enough of life to be able to say “keep the change”. Not to mention the fact that he did not give up on the future voluntarily. There was no known cause for his disease. The angel of death, who selects one among 1 million children every year, had decided to fill his annual quota with him.

Thus, what you feel doesn’t look like what you would feel when you lose somebody you love, even one of your parents. Since the memories you have collected are limited, when you close your eyes, what punctures darkness is not happy moments or memories. The last few weeks, the last day, in fact the last night – that indescribable, excruciating last night – creep through every single hole, like a lethal chemical gas, filling the void and asphyxiating every bit of emotion it encounters. It leaves only an eviscerated, soulless shell behind.

Of course life goes on. You don’t want to stay in bed the whole day. You cannot sleep anyway. Alcohol, anti-depressants, or different combinations of these don’t work. You don’t want to stay alone, because whenever you do, the chemical gas returns. Just for the sake of living, you are obliged to get by. You try to distract yourself and build a routine that reeks of “the normal”.

And you do. You spend time with close friends who won’t make you tell the story from the beginning and don’t repeat clichés like “words fail us” or “there is no way to describe your grief” (not that they are wrong or you don’t appreciate them; they are a thousand times better than utter silence); you eat, drench your suffering in alcohol, watch the World Cup. Then, suddenly, while chatting about something trivial, you find yourself talking about him. “He loved football too. When he grows up, he’ll play football probably”, you say, and take a pause there. What did I say? Did I use past tense? “Loved football?” Did I say, “when he grows up”? But he won’t grow up. And you reach for another bottle of beer.

Even when you realise you are being emotional, in fact simply irrational, your compass is him. You want Sweden to be defeated by England for example. When they concede a goal, you rejoice. Then you remember that only a few days ago, you were rooting for Sweden – how you were explaining Swedish jerseys to him. “Like the Minions. They have the same colours as the Minions”. He laughs, feels a sudden joy. “Minions!”, he says. Grandfather, grandmother, bonus grandmother cheer for Sweden shouting, “Go Minions!” He wants to stand up, to jump. He cannot. Because he cannot stand up.

When that memory interrupts your fragile routine, your attempts to reconstruct a new “normal”, you collapse. You are instantly detached from the present, your surroundings, even the whole world. If your friends are close enough, they notice it and bring you back to the present, quietly. You return, until the next interruption.

Some time after, you start reflecting on some of the things someone you care about told you, “slowly, step by step”. Or the gentle reminders of his doctors, a mantra you have memorised over the years, “one day at a time”. That all sounds reasonable but weren’t we supposed to get rid of this when all is over, one way or another? Weren’t we going to be able to re-establish the link between the past, present and the future? Why can’t I still make plans about the future? Why don’t I want to remember the past at all?

The present? Well, it is the incarnation of Dante’s Inferno. I have already passed through the door upon which the words “Abandon all hope, ye who enter” (Lasciate ogne speranza, voi ch’intrate) are inscribed. I have started travelling down the concentric circles of hell. I have been conversing with sinners and damned souls hoping to come to terms with anger and the feeling of injustice. Knowing of course that no matter what I do, I cannot bring him back.

As I know that I cannot go back home, that there is no home anymore, that I have lost my sense of belonging, the only thing I believed in, the deepest and most genuine love of my life.

💚

Annonsbild_Sydsvenskan

Yersiz yurtsuz

Hiçbir şeye benzemiyor. Yıllar boyunca bilinci kapalı kalmış, birdenbire bambaşka bir gerçekliğe, alışık olmadığı bir dünyaya uyanmış biri gibiyim. Her şey yeni olduğu – ve eskiyi hatırlayamadığım – için ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum; içimdeki garip boşlukla nasıl başa çıkacağımı da.

Epeyce bir süre hastalıklarla boğuştuktan sonra hastanede kollarımda son nefesini veren babamın ölümünden sonra hissettiklerime benzemiyor örneğin. Evet, genç sayılabilecek bir yaşta kaybetmiştik babamı ama yine de dolu dolu bir hayat yaşamıştı. Hastalığın neden onu bulduğunu biliyorduk; kendisi çağırmıştı onu ve ölümü. Doktorların uyarılarını dinlememiş, uzun, yavaş bir intiharı seçmişti. Ama 5.5 yaşında değildi. Yaşadıkları muhtemelen yaşayacaklarından fazlaydı.
Luca ise henüz alacaklıydı.

Cemal Süreya’nın dediği gibi “Her ölüm erken ölüm”dü ama Luca’nın “üstü kalsın” diyebilecek bir birikimi yoktu. Üstelik gelecekten kendi isteğiyle vazgeçmemişti. Hastalığının bilinen hiçbir nedeni yoktu. Bir milyon çocuk arasından birini seçen Azrail, yıllık kotasını onunla doldurmaya karar vermişti.

Dolayısıyla hissettikleriniz de sevdiğiniz bir yakınınızı, hatta anne-babanızdan birini kaybettiğinizde hissettiklerinize benzemiyor. Biriktirdiğiniz anılar sınırlı olduğundan gözünüzü kapattığınızda karanlıkta mutlu imgeler belirmiyor. Son birkaç hafta, son gün, son gece – o anlatılamaz, ikinci kez yaşanamaz son gece – ölümcül bir kimyasal gaz misali bulduğu tüm deliklerden sızıyor, boşlukları dolduruyor ve içinizdeki her duygu kırıntısını boğuyor. Geriye sadece içi boşaltılmış, ruhu çekilmiş boş bir beden, bir kabuk kalıyor.

Yaşıyorsunuz elbette. Yatağa çakılı kalmak istemiyorsunuz. Zaten uyuyamıyorsunuz. Alkol, ilaç, bunların değişik kombinasyonları fayda etmiyor. Yalnız kalmak istemiyorsunuz, kaldığınız anda kimyasal gaz devreye giriyor çünkü. Yaşamak için idare etmek zorunda kalıyorsunuz. Kafanızı dağıtmak, “normal”i andıran bir rutin tutturmak istiyorsunuz.

Tutturuyorsunuz da. Size hikayeyi baştan anlattırmayacak, “sözün bittiği yer”, “acınızı kelimeler tarif edemez” gibi klişeleri tekrarlamayacak dostlarınızla buluşuyor, yemek yiyor, bolca içiyor, maç seyrediyorsunuz. Sonra bir an, normal bir konudan konuşurken, kendinizi ondan bahseder buluyorsunuz. “O da futbolu severdi; büyüse muhtemelen futbol oynayacaktı” diyor ve duruyorsunuz. Ne dedim ben? “Büyüse” mi dedim? Büyümeyecek değil mi? Bir bira daha açıyorsunuz.

İrrasyonel tepkiler gösterirken bile referansınız o oluyor. İsveç yenilsin istiyorsunuz. Gol yediğinde seviniyorsunuz. Sonra, daha bir hafta önce, İsveç’i tuttuğunuz aklınıza geliyor. Ona İsveç’in forma renklerini açıklayışınız. “Hani Minyonlar var ya, onlarla aynı renk.” Gülüyor, mutlu oluyor, “Minyonlar” diyor. Dede ve anneanne “haydi Minyonlar” diye tempo tutuyor. Ayağa kalkıp zıplamak istiyor. Kalkamıyor. Ayakta duramıyor çünkü.
Araya bu fragman girince kurmak için binbir çaba harcadığınız normalimsi rutin bir anda bozuluyor. Kopuyorsunuz andan, çevreden, dünyadan. Dostlarınız yakınsa, anlıyorlar ve sizi usulca geri getiriyorlar. Dönüyorsunuz, bir sonraki ana kadar.
Sonra aklınıza takılıyor. Sevdiğiniz, çok değer verdiğiniz birinin sizi cesaretlendirmek için söylediği “Yavaş yavaş, bebek adımlarıyla” sözleri. Ya da kanserle savaşırken doktorların size bıkıp usanmadan tekrarladığı cümle, “Her gün yeni bir gün”.

İyi de, bundan kurtulmayacak mıydık, yolculuk bir şekilde sona erince? Geçmiş-şimdiki zaman-gelecek arasındaki bağı yeniden kurmayacak mıydık? Ben yine plan yapamıyorum geleceğe dair? Geçmişi anmak istemiyorum hala?

Şimdiki zamansa Dante’nin Cehennemi’nden farksız. Üzerinde “İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu” (Lasciate ogne speranza, voi ch’intrate) yazan kapıdan geçmişim çoktan, cehennemin giderek daralan katları arasında yol alıyorum. Karşılaştığım türlü lanetli ruhla derin sohbetlere dalıyor, öfkeyle, adaletsizlik hissiyle hesaplaşmak istiyorum. Ne yaparsam yapayım onu geri getiremeyeceğimi bilerek.
Eve dönemeyeceğimi, ev diye bir şeyin kalmadığını, aidiyet duygumu, inandığım tek şeyi, hayatımın en “gerçek” aşkını kaybettiğimi bildiğim gibi.

* İklim’e teşekkürlerimle.

_MG_9456

Not think of God

“— What were you thinking about, child?
— I was thinking of heaven.
— It’s unnecessary for you to think of heaven: there’s already enough to consider about earth. Are you tired of living, you who have barely been born?
— No, but everyone prefers heaven to earth.
— Well, not I. For since heaven, as well as earth, has been made by God, you may count on encountering up there the very same evils as here below. After your death, you will not be rewarded according to your deserts, for if injustices are done you on this earth (as you will find out later by experience) there is no reason why, in the next life, you will not be further wronged. The best thing for you to do is not think of God, and since it is refused you, to make your own justice.”
― Comte de Lautréamont, Maldoror and the Complete Works

2017_NYR_14359_0172_004(salvador_dali_lautreamont_les_chants_de_maldoror_albert_skira_paris_19)

Salvador Dali, Les Chants de Maldoror, Albert Skira, Paris, 1934