The void

“My heart is void.” For some time, I thought it wasn’t. I thought I found true love – the meaning of life some say. I felt I belonged. The love had a name. His name was Luca.

My love was unlucky. A rare disease found him. He was only 11 months old. He fought bravely for 3.5 years. The beast was strong; he was stronger. There were times the doctors lost their hope. There were times everybody lost their hope. He has proven them wrong. For how long, we don’t know. But right now, he is a happy, healthy boy.

I am not. Therapists call this “compassion fatigue” or “burnout”. I need to stay afloat; I need to heal. And the only way to heal, at least for me, is to write. Not useless academic crap. Not equally useless repetitive op-eds. Just write. About Luca, about his struggle, about our struggle… About life and most of all, my life.

Why share? Because I have never written for myself only. And maybe, maybe there will be things in our story that others facing a similar fate would find useful.

That’s all really.

watermark_Cracking_void

 

Savaşa hayır!

‘TSK, sınır-ötesi harekâta başladı.’ Bugün öğle saatlerinde başlayan askeri operasyonla ilgili yazabileceğiniz, doğruluğu su götürmeyecek tek cümle bu. Bunun dışında yazacağınız her şey, bu cümleye ekleyeceğiniz her kelime tartışmaya açık.

Örneğin harekâtın amacının, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturmak ve Türkiye’deki 3 milyonu aşkın mültecinin bir bölümünü oraya yerleştirmek olduğu söyleniyor. En azından resmi açıklama bu. Türkiye’ye yönelik dış tehditleri bertaraf etmek, IŞİD’i tamamen ortadan kaldırmak da dillendirilen hedefler arasında. Yine resmi kaynaklara göre ABD harekâtı destekliyor. Trump’ın Suriye’den çekilme kararı da bu şekilde yorumlanıyor. Yapılan açıklamalarda bölgede at koşturan diğer ülkelerden, uluslararası kamuoyunun tepkisinden, dökülecek kandan, harekâtın maddi bedelinden ise hiç bahsedilmiyor.

Bu yalanlara AKP destekçileri ve milliyetçi camia dışında inanan var mıdır, bilmiyorum, ama biz yine de tarihe not düşmüş olalım. Zaten uzunca bir süredir yazılan çizilenlerin bunun dışında bir işlevi yok.

Bir, harekâtın gerçek amacı iç savaşın başlamasının ardından Suriye’nin kuzeyinde kontrolü ele geçiren PYD’yi ve Kürt Otonom Bölgesi Rojava’yı ortadan kaldırmak. Dolayısıyla ‘düşman’, IŞİD ya da Suriye rejimi değil, Kürtler. PYD’nin eski Eş Başkanı Salih Müslim’in de defalarca ifade ettiği gibi, Suriyeli Kürtlerin Türkiye’yi tehdit etmek gibi bir niyeti yok. Böyle bir niyetleri olsa bile bunu gerçekleştirecek askeri güce ve kamuoyu desteğine sahip değiller. PYD-PKK ilişkisi deseniz bu PYD’nin kurulduğu 2003 yılından beri biliniyor. Bu süre zarfında, PKK Türkiye’de en azından askeri anlamda yenilgiye uğratılmış durumda. Kaldı ki PKK hemen hemen tüm Batı devletleri tarafından terör örgütü olarak kabul edilirken PYD bu sınıflamaya dâhil edilmiyor. Tersine herkesin bildiği gibi IŞİD’le savaşta Batı’nın müttefiki. Yani Batı’nın dolaylı olarak desteklediği, silah sattığı bir hareketle savaşa giriyorsunuz. Ve bunu size yönelik somut bir tehdit olmaksızın, başka bir ülkenin topraklarını işgal ederek yapmaya kalkıyorsunuz.

İki, harekâtın bir diğer nedeni iç politikada yaşanan gelişmeler. Yerel seçimlerin de gösterdiği gibi AKP’nin kamuoyu nezdinde desteği düşüyor. Erdoğan’ın 2023’te yapılacak başkanlık seçimlerinde yüzde 50 oy oranını yakalama ihtimali pek yok gibi. Bu yüzden seçilme barajının yüzde 40+1’e çekilmesi tartışılıyor. Ekonomi değirmeni taşıma suyla bile dönmüyor. Temel veriler açık açık çarpıtılarak her şey yolunda izlenimi yaratılmaya çalışılıyor. Tüm otoriter rejimler gibi, Türkiye’yi yöneten siyasi irade de kendini bir dış kriz yaratarak kurtarmaya çalışıyor.

Üç, ABD’nin harekâtı ne ölçüde desteklediği bilinmiyor. Akli ve ruhsal sağlığının yerinde olmadığı anlaşılan Trump’ı ve Twitter’de savurduğu tehditleri geçelim. Pentagon’un harekâtı onaylamadığını biliyoruz. Amerikan Kongresi’nden gelen sinyaller de farklı değil. Rusya ve İran, Suriye’ye operasyon yapılmasına karşı olduklarını açıkladılar. Suriye rejimi zaten bunu bir işgal olarak görüyor. Buna Hizbullah’ı, rejim taraftarı ya da IŞİD artığı çeşitli grupları da ekleyin. Türkiye, sadece Kürtlerle değil, birkaç devletle ve büyüklüğü ve gücü bilinmeyen çok sayıda hareketle savaşa giriyor.

Dört, bu savaş Afrin’in ele geçirilmesine benzemeyecek. Kürtler o sırada IŞİD’le mücadele ediyorlardı. Esad rejimi, bugünkü kadar kendinden emin değildi. Rusya ve İran fazla ses çıkarmamayı tercih etmişlerdi. Ele geçirilecek alan Kürtler dışında kimseye tehdit etmiyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin desteklediği güçler Afrin’i fazla zorlanmadan işgal ettiler. Ancak bu güçlerin yönetimi devralmasının ardından yoğunlaşan, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından da belgelenen hak ihlalleri Suriye içi ve Türkiye’ye yönelik göçü arttırdı. Bu kez çok da geniş bir alanın ele geçirilmesi planlanıyor. Bu alan Kürtler için sembolik bir anlam taşıyor. Daha da ötesi Kürtlerin yaşam alanı, özerklik hayallerini gerçekleştirdikleri coğrafya. Bunun ne anlama geldiğini anlamak istiyorsanız Kobani direnişini hatırlamanız yeterli. Hani IŞİD’in 16 Eylül 2014 günü saldırdığı, 130 gün süren bir kuşatmaya rağmen ele geçiremediği Kobani.

Özetleyecek olursak, bu savaş kendini savunma amaçlı bir savaş değil, bir işgal. Yok edilmesi planlanan halk kendini koruyacak ve muhtemelen iki taraf da ağır kayıplar verecek. Muhtemelen savaşa başka güçler de dâhil olacak ve savaşın maliyeti artacak. Belki çatışma bölgesel bir boyut kazanacak. Bu arada Türkiye’ye ambargo uygulanacak. Uygulanmasa bile hayata pamuk ipliğiyle bağlı ekonomi çökecek. Mülteci akışı hızlanacak. Sınırda tedbir alınmaya kalkılırsa büyük bir insani dram yaşanacak.

Suriye Türkiye’nin Falklands’ı değil, Vietnam’ı olacak. Hayatımız, kan rengine bürünecek.

Sadece tarafımı belirtmek ve tarihe not düşmek amacıyla yazdığım bu yazıyı Bertolt Brecht’in ‘Çağrı’ şiirinden bir alıntı ile #savasahayir #savaşahayır diyerek bitireyim.

Ama barış ağaç değil, ot değil ki
yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
çiçeklenir.
Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın.
Bilin kuvvetinizi.
Bir tabiat kanunu değildir savaş,
Barışsa bir armağan gibi verilmez
insana:
Savaşa karşı
Barış için
Katillerin önüne dikilmek gerek,
“Hayır yaşayacağız!” demek.
İndirin yumruğunuzu suratlarına!
Böylece mümkün olacak savaşı önlemek.

Luca ile ilgili bir duyuru

Uzun süredir sizi Luca ile ilgili projelerimiz hakkında bilgilendirme fırsatı bulamadım. Travma uzmanlarının yasın doğal bir parçası olarak nitelendirdiği kısa süreli hafıza kaybı, onsuz hayata alışma, onu yeniden hayatımın bir parçası yapma çabası… Derken günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.

Yolculuğun bu noktasında sizlere birkaç haber vermek istedik. Epeydir aklımızda olan bir projeyi hayata geçirdik ve İsveç’te Luca adına bir vakıf kurma sürecini başlattık. Nöroblastoma ile ilgili bilinçlenme yaratmak ve bu hastalığın pençesine düşen çocuklara, ailelerine yardım etmek amacıyla kurulacak olan Luca Can Vakfı, birkaç aya kadar faaliyete geçecek.

Bu arada Luca’nın ve bizlerin yolculuğunu anlatan Luca’nın Kitabı. Ölmek Sıkıcı, Yaşamak Eğlenceli başlıklı kitabı yazmaya başladım. Erika’nın bloğundan alıntılar ile daha önce kamuoyuyla paylaşmadığımız fotoğrafları da içerecek olan kitap, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden biri tarafından Luca’nın 7. doğum gününde okuyucuyla buluşacak. Kitaptan elde edilecek tüm gelirler Luca Can Vakfı’na aktarılacak.

Finansal kaynağımız olmadığı için geçici olarak dondurduğumuz belgesel projesinden de vazgeçmiş değiliz. Finans arayışımız sürüyor. Belgeseli öyle ya da böyle mutlaka çekeceğiz.

Sevgiyle kalın.

An announcement from Luca and me

It has been many moons since I last updated you on my journey with Luca. I should have said my journey “to” Luca for I have long been on temporary ground, devoid of memories, a floating lily island moving over slowly sideways. Thank heavens, Luca has been there for me, taking my hand and guiding me towards his light whenever I felt lost. Giving me the strength I needed to resume our projects.

I am thus happy to inform you that we have now started the process of establishing a non-profit foundation in his name, Luca Can Foundation, to raise awareness on and to help kids with neuroblastoma and their parents.

I have also started writing our story, the ups and downs of his struggle against the debilitating disease, the miracles we have witnessed along the way and, most importantly, his endless joie de vivre. The book will be entitled The Book of Luca. Death is Boring, Living is Fun, include excerpts from his mother’s blog and previously unshared pics of him, and published by a major publisher in Turkey. All the income generated from the book (and possible editions in English and other languages) will accrue to the foundation to help further our cause.

Finally, though put on hold for lack of finances, we have not abandoned the idea of shooting the documentary, Like Son Like Father, and working towards securing funding which would enable us to keep on with it.

Lots of love from me and Luca.

* The parts in italics are excerpts from the lyrics of Jack White song Temporary Ground.

“Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermi’cekler”

Önce durumu rakamlarla ortaya koyalım.

Tüm dünyada demokrasi geriliyor, yerini otokrasilere bırakıyor. Otokrasi, yani Türk Dil Kurumu’nun deyimiyle “Hükümdarın, bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi”. Daha da anlayacağınız biçimiyle “tek adam rejimi”, yani bir nevi diktatörlük. 

En güvenilir demokrasi ve demokratikleşme veri tabanı V-Dem’in 2019 yılı raporu bize aralarında Brezilya, Hindistan, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Sırbistan, hatta ABD’nin de bulunduğu 24 ülkenin bu otokratikleşme dalgasından payını aldığını söylüyor. 

Bu verilere göre dünya nüfusunun üçte biri tek adam (bazı istisnalar dışında çoğunluğu gerçekten “adam”, yani erkek) rejimi altında yaşıyor. Detay verecek olursak 2016 yılında 415 milyon kişi otokratik yönetimler altında yaşarken bu rakam 2018 yılı itibariyle 2.3 milyara çıkmış.

Tek teselli, raporun incelemesine dahil ettiği 202 ülkenin çoğunluğunun (99 ülke, toplamın yüzde 55’i) hala demokrasi kriterlerini karşılıyor olması. Öte yandan liberal demokrasi olarak tanımlanabilecek ülkelerin sayısı 2008 yılında 44 iken bu sayı 2018 yılında 39’a inmiş.

Türkiye mi diyeceksiniz? Türkiye siyaset bilimi literatüründe uzun süredir otokrasi olarak nitelendiriliyor zaten. Freedom House’dan V-Dem’e hangi endekse bakarsanız bakın. 

Rakamlar yeterince kötü ama durumu tam olarak anlamamız açısından yeterli değil, çünkü bu “yeni” otokrasilerin büyük bir bölümü “seçilmiş otokrasi”. Yani bu rejimler, yani bu “tek adamlar” halk desteğine sahip. Matematiksel çoğunluk da diyebilirsiniz. Seçimlerin tam anlamıyla adil olmaması sonucu değiştirmiyor. Türkiye örneğinde gördüğümüz gibi otokratik yönetimler seçimlere ya da seçim sonuçlarına müdahale etse bile seçimler görece olarak özgür. Öyle olmasa Ekrem İmamoğlu üst üste iki seçim kazanamazdı. 

Lafı dolandırmadan nüansları bir kenara bırakarak ifade edecek olursak, halk demokrasi istemiyor! Halk derken elit-orta/yoksul sınıf ayrımı yapmıyorum. Adına halk dediğimiz kitle bu sınıfların toplamı çünkü. Hatta ekonomik ve kültürel kapitali büyük ölçüde tekelinde tutan elitler bu durumun asıl sorumlusu. Ama iş elitlerde bitmiyor. Sonuçta herkesin oyu eşit ve oy kullanma hakkına sahip kitlenin çoğunluğu istikrar, güvenlik, milli çıkarlar, ulusal değerler, artık adına ne derseniz deyin, güçlü liderleri özgürlük, eşitlik, adalet gibi ilkelere tercih ediyor. 

Hal böyleyken demokrasi yanlısı azınlık ne yapıyor peki? Yine lafı dolandırmadan söyleyelim: Birbirini yiyor! Sol, bölünüyor, parçalanıyor, kendisi gibi düşünmeyen kimseyi beğenmiyor. Sağ zaten soldan ve azınlıklardan haz etmiyor; kurulu düzeni sorgulayan herkesi – tıpkı aşırı sağ, milliyetçi muhafazakâr rejim gibi – namlunun ucuna koyuyor. 

Sonuç olarak artık hiçbir söküğü dikiş tutmayan, eski kurucularına, misyoner gazeteci müsveddelerine bile laf geçiremeyen, ekonominin kontrolünü kaybeden AKP iktidar olmaya devam ediyor. Yorgun demokratlar akıllarını başlarına toplamazsa daha da edecek. 

Durum bu kadar açık ve net ortadayken fazla söze gerek yok. Ama siyasi duyarcılıktan kırım kırım kırılan bazı kesimlere birkaç söz etmek de şart.

Yaşadığınız dünya ideallerinizdeki dünya değil. Büyük ihtimalle siz yaşarken de olmayacak. Bu, idealleriniz uğruna mücadele etmeyin anlamına gelmiyor. Elbette ütopyalarımız olacak; elbette bu ütopyalar uğruna savaşacağız. Kendimiz için değilse de çocuklarımız için. Ama bir parça realist olmakta da fayda var. 17 tane genç insan 2019 yılının Türkiye’sinde şu sözlerle kitleleri “susmamaya” çağırıyorsa…

Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz
Vurur kırar kapın’
Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye “Haklıdır” dedin
Sesini çıkarmadın, yani suçlusun!
Çünkü iki gün üzülüp sonra gözündeki nehri kuruttun
Tuğçe ve Büşra’nın katilini serbest bırakan hakimin adı neydi unuttun!
Şimdi başına bi’ şey gelse şehrin hukuk mu?
Bi’ gece haksızca alsalar içeri seni
Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın
Hepsi tutuklu!
Salınan katillerin aldığı canlar (Geri gelmi’cekler!)
Haksız yere hapiste geçen yıllar (Geri gelmi’cekler!)
Sen sustun, ses etmediğinden bindiler tepene
Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermi’cekler

… buna verilecek ilk tepki “Ama LGBT bireylerden bahsetmemişler”, “Ama içlerinden bir tanesi çıktı, Kürtlere, Fetöcülere laf etti” olmaz, olmamalı. Bunları söyleme lüksüne sahip olduğumuz zamanlarda yaşamıyoruz çünkü. “İmamoğlu Kürtlere Atatürk portresi hediye etti, ne düşüncesizlik”. Evet, Türkiye’nin Kürtlerle imtihanını yok sayan bir düşüncesizlik. Ama bugüne kadar hangi CHP’li seçim kazanınca Kürtlere teşekkür etti? Görevden alınan Kürt belediye başkanlarını ziyaret etti? Demirtaş özgür kalmalı dedi? Ahmet Türk, Adnan Selçuk Mızraklı İmamoğlu’nu düşüncesiz davranmakla suçladı mı? Onlar demokrasi uğruna bağırlarına taş basıp susarken bize ne oluyor? 

Hem arasak, tüm demeçlerini, tüm twitlerini altını üstüne getirsek Canan Kaftancıoğlu’nda, Osman Kavala’da kusur bulamaz mıyız? Muhtemelen buluruz. Hangimiz kusursuzuz, “tam”ız ki? Ama onlarla dayanışıyoruz. Yaşıtları Starbucks’ta demlenirken ciddi bir risk alıp “çevreye epey rahatsızlık veren” bir klip yapan – haydi Miraç’ı saymayalım – 16 gençle neden dayanışmıyoruz? Her nabza göre şerbet veriyor, tamam ama İmamoğlu’nun seçimleri kazanmasının yarattığı dalgalanmanın farkında değil miyiz? O nabızlar şerbetlenmese kazanır mıydı sizce? 

Biliyorum, bu yazdıklarım sosyalist literatürde revizyonizm; başka literatürlerde pragmatizm, şu bu. Bana sorarsanız bunun adı sıfatsız, zarfsız “realizm”. Ben bizlerin değilse de çocuklarımızın ucundan kıyısından demokrasi gördüğü bir gelecek istiyorum. Belki hepimiz farkında değiliz ama bu bile başlı başına bir ütopya günümüz koşullarında. 

Küçük ütopyamızı kuralım; daha büyükleri için uğraşırız nasıl olsa. 

* Bu yazı Ahval ilk olarak Ahval sitesinde yayınlanmıştır.

Baltacı Kemal Paşa

Hayır, yanlış okumadınız. Baltacı Mehmet Paşa değil, Baltacı Kemal Paşa.

Nasıl yani, Osmanlı tarihinin en büyük vezirlerinden Baltacı Mehmet’i biliyoruz. Hani şu 1711’deki Prut Savaşı sırasında Rus Çariçesi Katerina ile ilişki yaşayan, bu yüzden Rus ordusunun etrafındaki kuşatmaya son vererek Prut Antlaşması’nı imzalayan Baltacı Mehmet. Baltacı Kemal Paşa’yı hiç duymadık?

Duydunuz aslında. Çok iyi tanıyorsunuz onu, çünkü aramızda, hala yaşıyor. Yok, 350 yaşında bir vampir filan değil. Sizin benim gibi ölümlü bir insan.

Ama önce biraz tarih. Aman yanlış anlaşılmasın, tarihçi değilim, olduğumu da iddia etmiyorum. Mesleğim gereği tarihle ilgiliyim elbette, ama belli konularda doğru bilgi sahibi olmak için araştırma yapmam, okumam gerekiyor. Bu konuyu da biraz araştırdım.

Sıkı bir Türk milliyetçisi ya da siyasi İslamcı değilseniz, Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina arasında yaşanan ilişki faslının bir efsaneden ibaret olduğunu biliyorsunuzdur muhtemelen.

Üzerine kitaplar, tiyatro oyunları yazılan bir efsane. 18. yüzyılda yaşayan ünlü Fransız düşünürü ve yazarı Voltaire bile ilk cildi 1759, ikinci cildi 1763’te yayımlanan “Büyük Petro Döneminde Rus İmparatorluğu’nun Tarihi” adlı eserinde bu ilişkiye atıfta bulunur.

Öte yandan edebiyatı bir kenara bırakır, ciddi kaynaklara yönelirseniz, Baltacı Mehmet ile Katerina’nin hiç karşılaşmadığını, Katerina’nin “Deli Petro” olarak da bilinen reformist Rus Çarı I. Petro’ya bağlı olduğunu, 1712 yılında onunla evlenip ondan 11 çocuk sahibi olduğunu öğrenebilirsiniz.

Dedikodulara neden olan başka bir iddia ise Katerina’nın Baltacı Mehmet’e rüşvet olarak para ve mücevher yolladığı, bu rüşveti yardımcıları Osman Ağa ve Ömer Efendi ile paylaşan Baltacı Mehmet’in kuşatmayı kaldırarak Prut Antlaşması’nı imzaladığıdır.

Her ne kadar dönemin padişahı III. Ahmet’in kuşatma dönüşü Osman Ağa ile Ömer Efendi’yi idam ettirmesi, Baltacı Mehmet’i de azlederek Midilli Adası’na sürgüne göndermesi bu iddiaların doğru olabileceği izlenimini yaratsa da, pek çok tarihçi rüşvet dedikodularının da gerçekleri yansıtmadığını, padişahın Prut Antlaşması’ndan memnun olmadığı için Baltacı Mehmet’i azlettiğini iddia eder. Baltacı Mehmet, azlinden bir sene sonra, 1712 yılında Midilli’de hayata veda eder.

Peki, Mehmet Paşa’ya neden “Baltacı” denir? Bu lakap nereden gelmektedir? Çeşitli kaynaklardan edindiğim, tarihçi dostların da doğruladığı bilgiye göre Baltacı lakabı Zülüflü Baltacılar’dan geliyor. Topkapı Sarayı resmi sitesine göre Zülüflü Baltacılar, saray hizmetlerinde ve haremin odun ihtiyacının karşılanmasında kullanılan kapıkulu mensuplarıydı. (Bu hizmetlilerin ordu sefere çıktığında önden ilerleyerek askerlerin yürüyüşünü engelleyen ağaçları kestiği de rivayet edilir. Başka kaynakların bu bilgiyi doğrulamadığını belirtelim).

Baltacılar, “dolama” adı verilen ve haremde çalıştıkları için etrafı görmelerini engelleyecek yükseklikte yakaları olan lacivert bir elbise giyerlerdi. Zülüflü lakabı da başlıklarının iki tarafından sarkan iki perçemden geliyordu.

Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler, Eski Saray Baltacıları ile Zülüflü Baltacılar arasındaki farkı da anlatan Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi’ne bakabilirler. Bu yazı için bilmemiz gereken Baltacı lakabının Topkapı Sarayı’nda ikamet eden Zülüflü Baltacılar’dan geldiği, Baltacılar’ın “saray hizmetlisi” oldukları.

“İyi de bize ne?” diyeceksiniz. Baltacı Kemal Paşa kim? “Hani bize onu anlatacaktın, hani tanıyorduk onu?” diye sitem bile edebilirsiniz.

Baltacı Kemal Paşa’yı tanıyorsunuz. Ama Osmanlı tarihinin önemli bir şahsiyeti olarak değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin, hatta bugünün “önemli” (!) bir siyasi figürü olarak tanıyorsunuz. Baltacı Kemal Paşa ya da halk arasında daha iyi bilinen adıyla Kemal Kılıçdaroğlu.

Baltacı Kemal Paşa gerçekten örnek alınacak bir “saray hizmetlisi”.

Padişah milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasını mı buyuruyor? Baltacı Kemal Paşa ve emrindeki Baltacı Ocağı iş başında. Hemen emirleri yerine getiriyor ve kararın Meclis-i Mebûsan’dan geçmesine olanak sağlıyor.

Padişah, muhtemelen hala Halep Sancağı sınırları dahilinde sandığı Afrin’in alınmasını mı emretti? Başvezir Baltacı Kemal Paşa hemen kılıçları kuşanıyor:

“Kahraman ordumuza güvenimiz tam, operasyona da desteğimiz tam. Bizim için önemli olan sınırlarımızın güvenliği. Hiçbir ülke kendi sınırlarında terör örgütünün yuvalanmasını istemez. Türkiye’nin sınırlarında terör örgütünün konuşlanması hepimizin tepki göstereceği bir olaydır.”

Diyarbakır, Mardin ve Van’da halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları görevden alınıp yerlerine kayyım mı atanıyor? Başvezir Baltacı Kemal Paşa hemen ulakları salıyor ve yerel halka sükûnet çağrısında bulunuyor:

“Bu tür olaylar yaşanınca sokağa çıkmak, protesto etmek gibi durumları doğru bulmuyoruz. Biz milletin ferasetine güveniyoruz. İstanbul’da da aynı şeyi YSK eliyle bize yaptılar. ‘Ya sokağa çıkın ya boykot edin’ dediler. İkisini de yapmadık. Halkın ferasetine güvendik ve gördük.”

Halk saf değil tabii, Baltacı Kemal Paşa’ya soruyor. “Milletin ferasetine güvendiniz de ne oldu? Görevden alınanlar zaten milletin seçtiği belediye başkanları. İstanbul’da da sizin belediye başkanınızı seçtiler, Padişah seçimi iptal etti. Millet gerçekten ferasetli, bir daha seçti. Padişah, sizin başkanı da görevden alabileceğinin sinyallerini veriyor. O zaman ne yapacaksınız?”

Ona da biz cevap verelim. Baltacı Kemal Paşa muhtemelen o gün de sokağa çıkmayı “uygun görmeyecek”, sadık bir saray hizmetlisi olarak Padişahının buyruklarını uygulamaya devam edecek. Ha diyelim başkaldırdı, o zaman ne olacak? Midilli’ye sürgüne gönderilecek; sürgün kararı alındığında da yanında kimseyi bulamayacak.

Ah o sürgün kararı bir an çıksa… Baltacı Kemal Paşa II. Prut Savaşı yaşanmadan başvezirlikten alınsa… Ya da biz bir Katerina bulsak da Baltacı Kemal’i gönüllü sürgüne ikna etsek? 

Irkçı değilim, benim de Suriyeli arkadaşlarım var

“Irkçı da sizsiniz faşist de. Gelecek güzel günlerde, Türkiye’nin başını Suriye’de belaya sokmanın öncelikli failleri kabul edileceksiniz.”

29 Temmuz’da siyasi İslamcı Haksöz gazetesi’nin kendisiyle ilgili bir haberine tepki olarak attığı twitte böyle feveran ediyordu Hürriyet gazetesi yazarı İsmail Saymaz. 

Olayı anlamak için bir gün öncesine gitmemiz ve Saymaz’ın Suriyeli mülteciler konusuna değinen diğer twitlerine bakmamız gerekiyor. 28 Temmuz’da birbiri ardına attığı üç twitte şunları yazıyor İsmail Saymaz:

“Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına geldi. Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği bu sorunu, halkı suçlayıp faşizmin kahrolmasın[ı] temenni etmekle çözüleceğini sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.”

“Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor. Suriyelilerle biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmak yerine kibirli bir dille halkı ırkçı ve faşist diye suçluyorlar.” 

“Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı, İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir.” (Tek bir düzeltme dışında imlaya dokunmadım.)  

Sosyal medyada haklı olarak epey tepki çeken bu twitlere ilk yanıt verenlerden biri aynı gün bu konuda bir yazı yazan Banu Güven’di (https://t24.com.tr/haber/banu-guven-suriyeliler-defolsun-esittir-turken-raus,832535). Başka isimlerin de katılımıyla bir süre devam eden bu tartışmayı konunun içeriğinden çok magazinsel boyutunu öne çıkarmayı tercih eden farklı medya platformlarından okuyabilirsiniz. 

Ancak konu, iki gazeteci arasında yaşanan bir tartışmaya indirgenemeyecek kadar önemli. Saymaz’ın tepkilere verdiği öfkeli, kimi bel altı (Güven’e yönelik “Çalıştığın Alman kuruluşuna şunu anlatman iyi olur”; “Hiç mi insanlarınıza karşı aidiyet hissetmiyorsun?”) yanıtlara hiç girmeyelim. Öte yandan mülteci karşıtlığı, ırkçılık, milliyetçilik ilişkisi irdelenmeye değer.

İşe şunu belirtmekle başlayalım. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke, 4 milyonun üzerinde mülteciyi kaldıramaz. Ekonomik durumu Türkiye’den çok daha iyi durumda olan Almanya, İsveç gibi mültecilere karşı görece daha olumlu politikalar izleyen AB ülkeleri bile 2015 yılında yaşanan krizden sonra ya sınırlarını tamamen kapattılar ya da kabul ettikleri göçmen sayısını büyük ölçüde kısıtladılar. Zaten Türkiye’deki Suriyeli sayısının patlamasının bir nedeni de AB ile 2016 yılında imzalanan anlaşma (anlaşma metni için bkz. https://www.europarl.europa.eu/legislative-train/theme-towards-a-new-policy-on-migration/file-eu-turkey-statement-action-plan). Kaldı ki mülteci sorunu sadece ekonomik de değil. Kültürel farklılıklar ve bunun doğurduğu çatışmalar, mültecilerin arasına sızan terör örgütü mensuplarının yarattığı güvenlik açığı… Dolayısıyla, evet, bu sorunun konuşulması ve zamana yayılarak, kimse mağdur edilmeden, çözülmesi gerekiyor.

Ancak sorunu ırkçı yaklaşımlarla ya da ırkçılığı besleyen milliyetçi hamasetle aşmak mümkün değil. İsmail Saymaz’ın twitlerinden yola çıkarak meseleyi anlatmaya çalışayım.

  • “Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor”sa bunun sorumlusu Suriyeliler midir? Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na göre Türkiye’de çalışma izni verilen Suriyeli sayısı 31 bin 185. CHP, 1 milyondan fazla Suriyelinin kayıt dışı çalıştığını iddia ediyor (https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49150143?ocid=socialflow_twitter). CHP’nin verdiği rakamın doğru olduğunu kabul etsek bile bunun sorumlusu yine Suriyeliler değil, buna göz yuman Türkiye Cumhuriyeti hükümeti. Saymaz, bu konuda tek kelime etmiyor.
  • “Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir”, evet. Burada da öncelikle Kızılay ve Dünya Gıda Programı (WFP) tarafından yürütülen (ve sadece Suriyelilere yönelik olmayan) anket sonuçlarına göre işi olmayan mültecilerle, düzenli işi olan mültecilerin kazançlarının asgari ücretin altında olduğunu belirtmek gerekiyor. Asıl soru ise evlatların atanamaması ile Suriyelilerin ne ilgisi olduğu! Bilebildiğimiz kadarıyla Suriyeli mülteciler bürokraside yüksek pozisyonlara gelmiş değiller. Bakanlık filan yapmıyorlar; dolayısıyla KHK’lerden, üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan genç işsizler ordusundan sorumlu da olamazlar. 
  • “Kim dedi bunun sorumlusu Suriyelilerdir?” diye çıkışıyor İsmail Saymaz Banu Güven’e ve onu “niyet okumakla” suçluyor. Suçluyor da, Saymaz’ın twitleri pek de niyet okumaya yer bırakmıyor. Mülteciler meselesini “Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği” bir sorun olarak tanımlayan Saymaz’ın kendisi. Kim daha yoksul, daha ezilen? Türk halkına ırkçı denilmesine içerlediğine göre ezen Türkiyeli yoksullar olamaz. O zaman? Yoksulu, ezileni ezen Suriyeliler olmuyor mu? Başka bir twitinde “Türk/Kürt yoksul ile Suriyeli yoksul karşı karşıya getiriliyor” diyerek kendini savunmaya çalışıyor Saymaz. Peki, kim getiriyor bu insanları karşı karşıya? 
  • “İslamcılar” ve onların “ümmetçi hayalleri” mi? Kim bu İslamcılar? Haksözcüler mi? Ümmetçi hayaller kuranlar peki? Suriye’de savaşa müdahil olan kim sevgili Saymaz? Şu an Afrin’i elinde bulunduran cihatçı grupları kim destekliyor? İŞİD’ci bombacılar yüzünden ülke “Dingo’nun ahırına döndü” diyorsun. Kim soktu o bombacıları ülkeye? Kim yaralı İŞİD’cileri Türkiye’deki hastanelerde tedavi etti? Banu Güven’in vatan sevgisini ya da çalıştığı kuruluşu sorgulayacağına, yazdığın kitaplara referans vereceğine açıkça söylesene. Türkiye’yi yöneten kim İsmail Saymaz? Ümmetçi hayaller kuranlar nerede? Washington’da mı?
  • Şu ana kadar sorduğum tüm soruların cevabını biliyorsun değil mi? Ama yazamazsın. Yazarsın da, o zaman laf attığın Haksöz, Güneş gibi paçavralardan çok da farkı olmayan, satışı 40 bin’lerde sürünen amiral geminde yazmaya devam edemezsin değil mi? Edebilir misin? Sakın yine hamasete sarılıp “yurt dışından atıp tutmak kolay. Sıkıyorsa buraya gel, öyle konuş” deme. Beni işe hiç karıştırma, çünkü gazeteci değilim. Yurt dışında bulunma nedenlerim de çok iyi bildiğin gibi özel. Ama işlerini özgürce yapamadıkları için “Alman kuruluşlarında” çalışmak zorunda kalan meslektaşlarına laf etme istersen. Kimse keyfinden Almanya’ya gitmiyor malum. Kimileri hapis korkusundan ailesine, eşine, dostuna hasret. Sen bir seçim yaptın, Radikal kapatılınca “ümmetçi hayaller kuranların” eline geçen amiral gemisine kapağı attın. İstediğini yaparsın, kimse sana hesap soramaz. Sonuçta hepimiz kendi yaptığımız tercihlerden sorumluyuz. Ama sen de başkalarına hesap soramazsın. İsteyen Alman kuruluşunda çalışır; isteyen İngiliz kuruluşunda. 

Bitirmeden şu ırkçılık meselesine de girelim istersen. “Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına” gelmiş ya sana. Bu kez akademisyen şapkamı takıp da cevap vereyim izninle. “Vatanı için savaşmayanlar plajımıza giremez” yazan Sinoplu işletmeci, “Ellerine silah almaya yürekleri yetmez, yetseydi ülkelerinde kalırlardı” diye slogan atan ekşisözlük yazarı, “Yok mesele gerçekten Suriyelilerin iyiliğini istemekse, o zaman bu, zaten Suriyelilerin Suriye’ye gitmesini istemeyi gerektiriyor. Çünkü nitelikli modern bir toplumdan gelmeyen bu insanların, Türk toplumuna uyum sağlamaları mümkün değil” diye yazan köşe yazarı hem ırkçıdır, hem faşisttir sevgili Saymaz. 

Irkçıya ırkçı demeden “Suriyelilere biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmalıyız” diye twit atmak da ırkçılık değilse bile yangına körükle gitmektir. Sadece Twitter’da 1.4 milyon takipçisi olan, hemen her TV kanalına çıkabilen az sayıda insandan birisin. İyi niyetliysen (ben öyle olduğuna inanmak istiyorum) ve gerçekten mülteci sorununun çözümüne katkıda bulunmak istiyorsan ırkçıya ırkçı demekten korkmaman gerekiyor. Bir de tabii bu sorunu yaratanlara iki çift laf etmekten. 

NOT: Bu yazı aşağıdaki podcast ile bir bütün oluşturuyor. Gerek yazı, gerek podcast Ahval sitesinde yayımlanmış, kişisel bloguma oradan alınmıştır. https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/irkci-degilim-benim-de-suriyeli-arkadaslarim-var?amp

📌 http://bit.ly/Ozkirimli_Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli-Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli–Podcast5

Alternatif link: https://thevoid.blog/2019/08/05/podcast-5-irkcilik-uzerine/

 

Podcast 5 – Irkçılık üzerine

Yeni podcast’im ABD örneği ve Suriyeli mülteciler üzerinden ırkçılık nedir tartışması.


🔈Irkçılığı sadece biyolojik, deri rengi ile ilgili bir vaka olarak algılıyor, yani ırkçılığın ne olduğunun bilmiyoruz.

🔈Irkçılık suçlamasına verdiğimiz tepki “iyi ama benim de siyahi arkadaşlarım var” seviyesini aşamıyor.

🔈Irkçılığın toplumsal tabanı genişlemiş, ırkçı suçlama ve sloganlar daha kabul edilir hale gelmiş durumda.

🔈Gay ya da lezbiyen, siyahi, Suriyeli, Kürt arkadaşlarınız olması sizi homofobik ya da ırkçı olmaktan alıkoymuyor. Olsa olsa tutarsız ya da seçici olduğunuzu gösteriyor.

🔈Çoğumuz, hatta kendinden emin olanlarımız bile belli ölçülerde ırkçıyız ve bunu kabul etmeden bu beladan kurtulmamızın yolu yok. Kaçımız trafikte sıkıştığında camımızı silmek için yaklaşan çocuklar gördüğünde kapıları kilitliyoruz? Kaçımız gece ıssız bir sokakta Afrikalı göçmenlerle karşılaştığımızda yolumuzu değiştiriyoruz?

📌 http://bit.ly/Ozkirimli_Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli-Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli–Podcast5

Türkiye’de demokrasi: Amatörce bir teori

Uzun süre yurt dışında yaşamak, Türkiye’de olan bitenlere belirli bir mesafeden bakmak ve çok sık olmasa da arada “geri dönmek” insana farklı bir perspektif kazandırıyor. Bu farklı bakış kimi zaman bir zenginlik sağlıyor. Her şeyin ortasında yaşarken, yaşadıklarınız hayatınıza türlü şekilde yansırken göremediğiniz şeyleri görüyorsunuz.

Kimi zaman ise sizi nüanslara körleştiriyor. Kendinizi uzaktan ahkâm keserken bulabiliyorsunuz, çünkü söyledikleriniz hayatınıza değmiyor. Diyelim haksızsınız, yanlış bir fikir öne sürmekten başka bir bedel ödemiyorsunuz.

Geçen haftaların birinde yabancı bir yayın organı için İstanbul seçim sonuçlarının ne anlama geldiğini bir “sürgün” gözüyle yorumlamam istendiğinde öncelikle sürgünde olmadığımı, kendimi bir sürgün olarak da görmediğimi hatırlattım kendilerine.

Bu, Türkiye’de de çok bilinmiyor aslında. Beni kişisel olarak tanıyanlar dışında çoğu kişi siyasi nedenlerle yurt dışında olduğumu sanıyor. Ama öyle değil.

Ben Türkiye’den 2011 yılında, profesyonel nedenlerle, geçici bir iş teklifi aldığım için iki seneliğine ayrıldım. O süre zarfında Luca doğdu ve İsveç’te kaldım. Luca olmasaydı kalır mıydım, bilmiyorum.

Barış imzacısı değilim; bildiri önüme gelmedi bile. Gezi’den sonra medya ve sosyal medya görünürlüğüm arttı; akademik özgürlükler, haksız yere hapse atılanlar uğruna aktivizmi artırdım ama şanslıydım, başıma bir iş gelmedi.

Sanırım bunun bir nedeni de Luca’yı ABD’ye götürebilmek bağış kampanyası başlatmamızdı. 2014’te teşhis konulan Luca’nın durumunu iki sene sonra, 2016’da kamuoyu ile paylaştık. Paylaştığımız anda sosyal medya ile sınırlı kalan ölüm tehditleri, saldırılar bıçak gibi kesildi. Açıkçası beklediğim bir şey değildi; şaşırdım.

Her neyse lafı uzatmayayım, sürgünde değilim. Sürgün hiç değilim. Bu lafı kendimi tanımlamak için kullanmak gerçek sürgünlere edilebilecek en büyük hakaret olur. Ama Türkiye’yi uzaktan gözlemlemenin getirdiği avantajlardan yararlanmaya çalışıyorum. Elbette bugüne dek öğrendiklerimle ve yaşadıklarımla yoğurarak.

İşte tam da bu noktada yas ile demokrasi arasındaki benzerliği fark ettim. Yas denilen o ele gelmez, göze görünmez şeyi anlamaya çalışırken fark ettiğim şeylerden biri ilerleme kaydetmenin ne kadar zor olduğu, ne kadar zaman aldığı oldu.

Bırakın günleri, haftaları, aylarca uğraşıyor, birkaç bebek adımı atarak bir yere geliyorsunuz (diyelim, iki sayfadan fazla okuyabilecek konsantrasyona kavuşuyorsunuz). Sonra ufacık bir şey oluyor, kat ettiğiniz tüm mesafeyi bir anda kaybediyor, başladığınız yere dönüyorsunuz! Tıpkı çiy gibi.

Bir sürü etkenin bir araya gelmesiyle yaprakların üzerinde çiy taneleri oluşuyor. Bütün gece sürüyor o damlacıkların oluşması. Sonra birisi, bir şey gelip yaprakları bir silkeliyor, tüm çiy taneleri dağılıyor.

Yas böyle bir şey. Galiba Türkiye’de demokrasi de. Açıklamaya çalışayım.

Çiy dediğimiz basit doğa olayı, aslında o kadar da basit değil. Ben de bilmiyordum, biraz termodinamik okudum, amatörce de olsa süreci biraz anladım.

Öncelikle çiy oluşması için havanın açık, sakin olması gerekiyor. En fazla çok hafif bir rüzgâr. Havanın açık olması önemli, çünkü bu tür havalarda korunaklı olmayan yüzeyler ısı/enerji kaybediyor. Eğer bu ısı kaybını dengeleyecek bir başka faktör yoksa yüzey soğuyor.

Çimenler, yapraklar, çiçekler radyasyona, Türkçesiyle ışınıma, enerji iletimine havadan daha yatkın. Yani havadan daha çabuk soğuyorlar. Ve kendilerini çevreleyen havayı da soğutuyorlar. Eğer hava yeterince nemliyse “çiy noktası” denilen dereceye erişiliyor; hava yoğunlaşarak sıvılaşıyor ve çiy dediğimiz su damlacıklarını oluşturuyor.

Gördüğünüz gibi amatör bir anlatım bile bir paragraf sürüyor. Bu arada çiy deyip geçmeyelim. Kurak bölgelerde çiy biriktirmek için çiy havuzları kuruluyor ve bu havuzlardan elde edilen kaynakla örneğin hayvancılık yapılıyor. Akademik literatürün en saygın dergilerinden Journal of the Royal Agricultural Society’e göre ilk çiy havuzu 1865 yılında kurulmuş örneğin.

Bilmiyorum, buraya kadar yazdıklarım Türkiye’nin demokrasi deneyimi ile ilgili bir çağrışıma yol açtı mı kafanızda. Açmadıysa devam edeyim. Türkiye’de demokratik bir atmosfer oluşması için aynı anda birçok etkenin devreye girmesi gerekiyor. Açık, durgun bir hava; doğru sıcaklık/soğukluk; yeterli nem seviyesi…

Bu etkenlerin tümü aynı anda devreye girerse -ki bunda şansın da payı yüksek- çiy damlacıklarından oluşan minik bir demokrasi vahasına kavuşuyoruz. Şanslıysak koşullar uygun olmaya devam ediyor; damlacıklar büyüyor, çoğalıyor, birbirleriyle birleşiyor, demokratik ortam da bununla doğru orantılı olarak kalıcılaşıyor.

Örneğin Gezi böyle bir andı. Kıbrıs meselesinin çözülür gibi olduğu, Türkiye’nin birbirine ardına AB’ye uyum paketleri geçirdiği kısa dönem de.

Ancak bunca zorlukla oluşan çiy damlacıkları maalesef çok kırılgan. Tek bir fiske ile dağılıveriyorlar. Kimi zaman bu fiske ordudan geliyor, kimi zaman Menderes, Erdoğan gibi seçilmiş bir siyasetçiden. Ve demokratik an buhar olup gidiyor.

Belki de 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimleri de böyle bir anı simgeliyordu. Hava açık ve durgundu. Ordu devreden çıkmıştı. PKK en azından bir süredir ciddi bir askeri tehdit oluşturmuyordu. Gülen Cemaati dağıtılmıştı.

Hava sıcaklığı istenen noktadaydı. Ekonomi iyi gitmiyordu. Dış politikada sorunlar birikmiş, S-400 krizi kapıya dayanmıştı. Yeterli nem de vardı. Muhalefet ilk kez karizmatik bir aday etrafında birleşmiş, hatta Kürtlerin de desteğini arkasına almıştı. Ülkeyi yöneten siyasi iradenin seçimleri iptal etmesiyle tüm ülke yüzeyi koca bir yaprak oldu, havayla temas etti. Türkiye 24 Haziran sabahı çiy ile kaplanmıştı.

Unutmayalım ama. Çiyin oluşması zor, dağıtılması kolay. Ülkeyi yönetenlerin çiy damlalarını bir havuzda birikmeden tek bir fiske ile dağıtması mümkün. İşte bu noktada amatör çiy teorimin de sınırlarına geliyoruz. Sonuçta siyaset ve termodinamik farklı. Siyaset teorileri fizik teorileri gibi katı değil; kuralları eğip bükmek, değiştirmek mümkün.

O yüzden iş demokrasiden yana olanlara düşüyor. Çiy tanelerini biriktirmek, büyütmek istiyorsak “yeşili korumak” zorundayız.

İş yine ağaca, yeşile, çevreye bağlandı, iyi mi…


© Ahval Türkçe

We miss you… Vi saknar dig… Seni Özlüyoruz… Te echamos de menos…

☑️

 AhvalPod: https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/partizan/umut-ozkirimli-aklim-bir-tarihe-takilmis-pervane-gibi-onun-etrafinda-donup-duruyor?am 

☑️

 SoundCloud: https://soundcloud.com/ahvalnews/umut-zk-r-ml-akl-m-bir-tarihe

☑️

 iTunes: https://podcasts.apple.com/tr/podcast/umut-%C3%B6zk%C4%B1r%C4%B1ml%C4%B1-akl%C4%B1m-bir-tarihe-tak%C4%B1lm%C4%B1%C5%9F-pervane-gibi/id1454485156?i=1000443600306&l=tr

1 Haziran’dı Luca’yı eve getirdiğimizde. Artık yapacak bir şey kalmamıştı.

Özel sağlık görevlileri ile yaptığımız toplantı yaşayacaklarımızın habercisi gibiydi. Evde koyu renk havlu bulundurun, kanama başlarsa kullanırsınız.

O andan itibaren bizim için her şey tümördü. O tümörün bulaşmadığı bizler, o tümörün asla bulaşmaması gereken oğlumuzun acı çekmemesi için tutulmuş paralı askerlerdik.

Ve tüm bu olup biteni bir oyun olarak algılayan, hayata bağlılığından en ufak bir şey kaybetmeyen o 5.5 yıllık yorgun beden.

Vakit gelmişti. Doktorları aradık ve o lanet olası kelimeyi söyledik. Söylemek zorunda kaldık. Metadon.

Nasıl dayanıyorsun(uz)?  Dayanamıyoruz. Daha doğrusu dayanıyoruz ama dayanma dediğimiz şey, acıyla yüzleşme değil.

Yas süreci ancak tüm benliğiniz acıyı kabullendiğinde, acıyı içine aldığında başlıyor. Ben daha yas tutmaya başlamış bile değilim.

💚💚💚

İkinci Kürt açılımı (!)

Bu yazıyı 23 Haziran Pazar günü Barselona-İstanbul uçağında yazmaya başladım. Uçakta internet olmadığı için ikinci İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kimin kazandığını bilmiyordum.

Havaalanı çıkışı sloganlar ve taksi kornaları eşliğinde dans edenleri görünce herhalde Türk milli takımı Fransa’yı bir daha yendi; taraftarlar onları karşılamaya geldi sandım. 

Bindiğim taksinin şoförü “Abi nasıl [biiiip]! 340.000 oy fark!” deyince Ekrem İmamoğlu’nun seçimi ikinci kez kazandığını anladım. Taksici bana neden güvendi, böyle rahat konuştu, anlamasam da çok umursamadım. “High five” yaptık. Eşi dostu aramak için telefona sarıldığımda fark 700.000’e dayanmıştı.

Pazar gecesinden bu yana seçimle ilgili birçok yorum okuduk. Zaten yoruma açık fazla bir şey de yok. Demokrasi dışı yollarla seçime müdahale edilmezse sonucun bu şekilde olması beklenen bir şeydi.

Belli ki ülkeyi yöneten siyasi irade çoktan katlettiği demokrasiyi henüz gömmeye karar vermemiş, morgda tutuyor. Cesetle ne yapmayı planladığı meçhul. 

Gelecekle ilgili tahminlerde bulunmayı sevmediğim için ikinci seçim yerine başka bir ikinci, İstanbul’u kaybetmemek için her şeyi göze aldığı anlaşılan iktidarın “İkinci Kürt Açılımı” üzerine yazmaya karar verdim.

Açılımın fitili seçimden birkaç gün önce iktidar medyasında ateşlendi. Sabah gazetesi Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu, 20 Haziran’da yayımlanan “İstanbul… Kürt kökenli seçmenler” başlıklı yazısında “kararsızlar ve Kürt kökenli seçmenlerin dengeleri değiştirebilecek güce” sahip olduğunu yazdı.

Müderrisoğlu’na göre “kararsız olarak tanımlanan ve yakın markaja rağmen renk vermeyen bu grubun anlaşılabilir kaygıları veya memnuniyetsizlik nedenleri” vardı.

Selahattin Demirtaş, muhalefetin aday İmamoğlu’na destek isterken İmralı’nın ne dediği henüz bilinmiyordu. [Devlet diline alışık olmayanlar için açıklayalım. “Kürt kökenli seçmen”, Kürtler; “İmralı”, PKK lideri Abdullah Öcalan demek.] Müderrisoğlu yazısını yıllardır kimsenin uğra(ya)madığı, 31 Mart öncesi ve sonrasında ise yol geçen hanına dönen İmralı’dan bir işaret gelmesi gerektiği yönündeki temennisini ifade ederek bitiriyordu. Duyumlar, İmralı’dan seçimlerde nötr kalınması gerektiği yönünde bir çağrı geleceği şeklindeydi.

Nitekim beklenen çağrı gecikmedi. Aynı gün akşam saatlerinde Anadolu Ajansı “İmralı Cezaevi’nden açıklama yapan teroristbaşı Öcalan, HDP’ye İstanbul seçimlerinde tarafsızlık çağrısı yaptı.” haberini geçti.

Haberin detayları ertesi gün netleşti. Öcalan bir mektup yazmıştı ve bu mektubu kamuoyuna avukatları üzerinden değil, kendisiyle görüştüğü anlaşılan Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı ve Rektör Danışmanı Doç. Dr. Ali Kemal Özcan aracılığıyla paylaşmayı seçmişti.

[Devlet diline alışık olmayanlar için belirtelim. “Tunceli”, Dersim demek.] Pek çok kişinin adını ilk kez duyduğu Özcan, akademik camiada, özellikle Kürt meselesi üzerine çalışanlar arasında kendisinin de açıkça reddetmediği “derin ilişkileri” sayesinde iyi bilinen biriydi.

Özcan’ın ilettiği mektupta, Öcalan iktidar ve muhalefet bloklarından farklı bir üçüncü alternatiften, “HDP’de ifadesini bulan Demokratik İttifak’tan bahsediyor, yeni bir çözüm süreci odaklı bu ittifakın ‘güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmaması’ gerektiğini vurguluyordu. Başka bir deyişle, Kürtlerin seçimlerde tarafsız kalmasını öneriyordu.

Ali Kemal Özcan’a göre bu görüşme Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayıyla gerçekleşmişti. Nitekim Erdoğan da kendisiyle yapılan bir röportajda sorulan bir soru üzerine Öcalan’ın mektubunda “Eğer siz beni destekliyorsanız, ne oraya ne şuraya değil, siz kendi gücünüzü ortaya koymalısınız, herhangi bir yere değil kendi tarafsızlığınızı ortaya koymalısınız” dediğini iddia etti; böylelikle Özcan’ı dolaylı da olsa doğruladı.

Erdoğan’a göre bu mektup, Öcalan ve Demirtaş arasında bir iktidar mücadelesi olduğunu gösteriyordu. Demirtaş HDP’nin İmamoğlu’nu desteklemesi çağrısında bulunurken Öcalan tarafsız kalınması istiyordu; bu da Erdoğan’ın deyimiyle “kendi iktidarını bunların hiçbirine kaçırmak” istemediği anlamına geliyordu.

İşin daha da ilginç tarafı, kamuoyu henüz Erdoğan’ın açıklamalarını sindirmemişken devreye Cumhur İttifakı ortağı MHP’nin başkanı Devlet Bahçeli de girdi ve “Teröristbaşının mektubu[nun] HDP’nin vahim sapmasına, zillet ittifakına verdiği rezil desteğine itirazın, tepkinin ve bundan duyduğu rahatsızlığın eseri ve sonucu” olduğunu iddia etti.

Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak, Öcalan’ın asılması için idam cezasının geri getirilmesini savunan, meydanlarda destekçilerine ip atan Bahçeli, Öcalan’ın desteğinden medet umuyordu. 

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, devletin resmi kanalı TRT Kürdi 22 Haziran gecesi Öcalan’ın kırmızı bültenle aranan kardeşi Osman Öcalan’ı ekrana çıkardı ve İstanbul seçimleri ile ilgili görüşlerini aktardı. Osman Öcalan’a göre Ekrem İmamoğlu Kürtlere ciddi bir mesaj vermemiş, tersine Kürtlerden kaçmıştı. Kürtler, Abdullah Öcalan tarafından verilen mesajı dinleyecek, CHP’nin adayına oy vermekten kaçacaktı.

2015 seçimlerinden sonra PKK ile topyekün savaşa girerek Güneydoğu’da taş üzerinde taş bırakmayan, sivil halkın cesetlerini gömmesine bile izin vermeyen, Suriye’deki iç savaşa dahil olarak Afrin’i işgal eden Türkiye Cumhuriyeti İstanbul uğruna Kürt politikasını 180 derece değiştirmeyi göze almış, bir gecede “İkinci Kürt Açılımı”nı (!) başlatmıştı. “Kızıl elma” İstanbul için ödenmeyecek bedel yoktu.

Ama olmadı. Ödenen bunca bedele rağmen İstanbul 800.000 oy ile kaybedildi. Anlaşılan “İkinci Kürt Açılımı” da işe yaramamıştı. İktidar medyası büyük bir sessizliğe gömülürken, büyük Türk düşünürü Ahmet Hakan asıl kaybedeni ilan etti.

Önümüzdeki 50 yıl içinde Pulitzer ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Hakan’a göre “en büyük kaybeden”, “HDP tabanına egemen olmadığı ortaya çıkan… Kandil’e bile söz geçiremediği belli olan… Karizması fena halde çizilen… Bundan sonraki süreçte muhatap alınması tehlikeye giren…” Abdullah Öcalan’dı. 

Mektubun Öcalan tarafından yazılıp yazılmadığını bilmiyoruz. Avukatları ve HDP yönetiminden yapılan açıklamalar, mektubun gerçek olduğunu gösteriyor. Keza mektubun muğlak, her yöne çekilmeye açık üslubu da Öcalan’ın daha önceki mesajlarında kullanılandan farklı değil.

Öcalan bu mektubu neden yazdı, neden bu tür bir zamanlamayı seçti, hedefi neydi, bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, yapılan gerçek bir tarafsızlık çağrısı ise pek bir işe yaramadığı.

Bu, Öcalan’ın Kürt hareketi açısından önemini azaltmıyor. Yaptığı çağrıların dikkate alınmayacağı anlamına da gelmiyor. Unutmayalım, aynı Öcalan kısa bir süre önce tek bir mektupla aylardır süren açlık grevlerini sona erdirdi.

Üzerinde asıl kafa yormamız gereken mesele de bu zaten. Öcalan’ın etkisini yitirip yitirmediği değil, ne kadar etkiye sahip olduğu. Önderlik mekanizmasının sınırları.

Ufak bir zihin egzersizi yapalım ve Öcalan’ın muğlak bir tarafsızlık çağrısı yerine Kürtleri açıkça iktidarı desteklemeye çağırdığını düşünelim. Zorla ya da isteyerek, Kürtler için en doğrusunun bu olduğuna inanarak.

Sizce Kürtler Öcalan’ı dinler miydi? 

Ben “Hayır, dinlemezdi” diyemiyorum.

  • Bu yazı Ahval News sitesinden alınmıştır. Yazının orijinaline Ahval uygulamaları ya da VPN ile ulaşılabilir.