The void

“My heart is void.” For some time, I thought it wasn’t. I thought I found true love – the meaning of life some say. I felt I belonged. The love had a name. His name was Luca.

My love was unlucky. A rare disease found him. He was only 11 months old. He fought bravely for 3.5 years. The beast was strong; he was stronger. There were times the doctors lost their hope. There were times everybody lost their hope. He has proven them wrong. For how long, we don’t know. But right now, he is a happy, healthy boy.

I am not. Therapists call this “compassion fatigue” or “burnout”. I need to stay afloat; I need to heal. And the only way to heal, at least for me, is to write. Not useless academic crap. Not equally useless repetitive op-eds. Just write. About Luca, about his struggle, about our struggle… About life and most of all, my life.

Why share? Because I have never written for myself only. And maybe, maybe there will be things in our story that others facing a similar fate would find useful.

That’s all really.

watermark_Cracking_void

 

Sabahları uyanınca ilk iş

Hayko Bağdat

Dertleniyorum bazen, yalan yok. Çoluğu çocuğu toplayıp, eşimle düştük gurbet yollarına. Evimizden uzaklara geldik işte. Bu yaşımıza kadar kıymetlimiz saydığımız ne varsa geride bırakarak geldik. Ülkemizi kaybettik…

Gönüllü falan gelmedik üstelik. Laf aramızda memlekette canımı biraz zor kurtardım ben. Hatta burada, Almanya’da da ne güvenlik hikâyeleri oldu bir bilseniz. “Sosyal medyadaki o mizahi çocuk, sahnedeki hikâyeci herif bu olamaz, bu kadar ciddiyetin arasında hâlâ gülümseyemez” dersiniz arkamdan.

Sabahları Kurtuluş’taki evimde uyandığımı zannederek ve huzurlu güne başlayıp saniyeler içerisinde bir film şeridi gibi, tüm olanları tekrar tekrar hatırlamak zorunda kalıyorum. Güne yorgun başlıyorum ben…

Bir kavga sahnesi gibi imgeleniyor beynimde son 10 yılım. Hayalle gerçek arası bir sahnede, bir sokak kavgasında, haklı ve güçsüz olanlarız sanki biz. Kötü taraftakiler vursalar da acımıyor canımız, çünkü mahallemizi korumaktan başka şansımız yok. Haklı bir kavganın doğru tarafında olmanın hissi doluyor sonra sabah yorgunluğumla beraber iliklerime.

Yorgun ama gururlu uyanıyorum sabahları ben…

Sonra çocuklarımı izliyorum. Uyanışlarını, sabah kokularını, şımarıklıklarını, mimiklerini, hallerini izliyorum. Okula gidiyor çocuklar.

Sonra haber gündemini tarıyorum şöyle bir.

Öldürülmüş arkadaşlarımın katillerinin duruşma günleri oluyor bazen. Hep bakıyorum o haberlere. Adalet beklentisi, asla sönmeyecek bir yangın gibi sanki. Adalet gelmedikçe, dostlarının öldürüldükleri andaki duygu sabit kalıyor belleğinde. Acıtıyor.

Tutsak arkadaşlarım için tahliye kampanyalarını paylaşıyorum sonra. Belki özgür olurlar hatta belki Berlin’e beni görmeye bile gelirler diye umutlanıyorum. Sonra onların özgürlük ihtimalini kendi hasretlerime meze yapmışım gibi utanıyorum. Ama özledim, çok özledim onları.
Tanımadığım insanların dramlarına bakıyorum sonra. Meriç’te çocuklar çok boğuluyor artık. Ege’de denize girenlerin bir mülteci cesedine çarpmamaları ise mucize gibi.

Burak Acerakis’in Twitter hesabı mutlaka “bakılacaklar” listemde oluyor. Eşi hamileydi biz tanıştığımızda. Köln’de bizim Ermeni cemaati ile bir yemek yediydik hep beraber de Mıgırdiç Margosyan’ın büyülü hikâyeleri zamanda muhteşem bir yolculuğa çıkardıydı bizleri.

Doğdu onun çocuğu. Şimdi galiba beş yaşında olmuştur. Aras, Down Sendromlu doğdu. Burak, mademki kavga budur, gereken yapılacaktır düsturuyla kuşandı cebindeki tüm kelimeleri ve yüklendi klavyeye.

Hadi dedi… Hadi, Aras şanslıdır çünkü ailesi yanındadır ve güçlüdür. Ama mademki o aile güçlüdür, Down Sendromlu tüm çocuklar Aras’tır gayrı…

Yüz binlerce insana ulaştı Burak’ın sesi. O kadar çok çocuğa dokundu ki yüreği, Aras artık daha güçlüdür…

Umut Özkırımlı’nın hesabını açıyorum ardından. Oğulları Luca, kanserle savaşında, çok kısa süre önce bitkin düştü ve gitti melekler dünyasına. Beş yaşını yeni geçmişti Luca…

Çocuğun son isteğini, bulunması neredeyse imkânsız o Lego oyuncağı dünyanın bir ucundan getiren dostları görüyorum orada.
Kanser veya her ne haltsa, o bela ile mücadele etmek için insanın elinden ne gelirse, işte o kadarını eksiksiz ve tam yapan Umut’a bakıyorum. Luca gitmiş olsa da, kanserle mücadele eden binlerce çocuk ve aileleri de ona bakıyor.

Umut Özkırımlı kadar, Burak Acerakis kadar baba olabilirmiş demek insan. Seviniyorum bu ölçüye şahit olduğumuza.

Süleyman Demirtaş’a bakıyorum sonra. Sonra Emel Kormaz’a, Gülsüm Elvan’a bakıyorum. Kürt illerinden haberler geliyor ardından. Kadınlardan, işçilerden, öğrencilerden, başka çocuklardan…

Ardından harfler kovayla boca ediliyor başımdan aşağıya. Kelimeler başka bir dilden kelimelermiş gibi anlamsızlaşıyor. Kan damlamaya başlıyor ülkemden. Ölümlerin, işkencelerin, tutsaklıkların haberini veren gencecik kadınlar, erkekler, ancak mahcup bir gülümsemeyle yapabiliyorlar bu lanet görevi.

Gülümseyen profil fotoğraflarında ışıltılı gözlerle bakan insan suretleri felaket tellalına dönüşüveriyor. Her bir sosyal medya hesabı, olay yerinden bildiren cevval muhabir sanki ve hep kötü haberler geliyor hanelerden.

Güne yorgun ve gururlu başlıyorum ben.

Sonra aniden, omuzlarımda insanlığın yükü varmışçasına “peki şimdi ne yapacağım” diye soruyorum kendime. “Ya sabahları beni de okuyarak güne başlayan bir kişi varsa? Ya onun yorgunluğuna iyi gelecek bir şeyler yapmam gerekiyorsa? Burak Acerakis mesela, ya bir gün olsun benden kaynaklı moral bulduysa? Ya adını bile bilmediğim birkaç kişiye dokunma, iyi gelme imkânım varsa?”

Aniden geçiyor yorgunluğum. “Seninki de dert mi oğlum” diyorum kendi kendime…

“Hadi, davran bakalım. Atıp tuttun o kadar, yaz, çiz, konuş, yürü, koş, ne halt edersen et, iyi gel iyi insanlara.”

Alıyorum elime kalemimi.

Direniyorum ben de her gün işte.

Felix Nussbaum: Orgelmann

Felix Nussbaum, 1943

I am tired

Your wheels are turning but you’re upside down
You say when he hits you, you don’t mind
Because when he hurts you, you feel alive
Is that what it is

Red lights, gray morning
You stumble out of a hole in the ground
A vampire or a victim
It depends on who’s around
— Faraway, So Close! U2

I am tired. More than anything else, I am tired. Of not sleeping. Of trying to drench the pain in meaningless activities. Of the rage. Of idiots. Of “vampires and victims”. Of having to come back to Sweden. Of Sweden. Of Tiny Toon. Of seeing him wherever I look. Of knowing that he is not coming back. Of writing. Of crying. Of not being able to cry. Of the absence of choices. Of not having the freedom to leave, to cease to exist. Of you. Of myself. My wheels are turning – I guess – but I am upside down.

34118

Öfke

Kübler-Ross ve Kessler’e göre yas tutmanın ikinci aşaması “öfke”, mantıklı bir nedene dayalı olmak zorunda değildir. Kimi zaman kaybettiğiniz kişiye kızarsınız, kendine iyi bakmadığı için; kimi zaman kendinize, ona daha iyi bakmadığınız için.

İnkâr aşamasında olduğu gibi gerçeği – sevdiğiniz kişinin aslında ölmek istemediğini – bilirsiniz. Ama duygularınız bu açıklamayı kabul etmez. Önemli olan tek gerçek, “öldüğüdür” ve size göre ölmemesi gerekmektedir.

Öfke, yaşanan kayba rağmen hayatta kalmayı seçtiğinizi gösterir, onsuz bunu nasıl başardığınıza şaşırırsanız da. Tam da bu yüzden en çok başınıza gelenlere öfke duyarsınız. Neden o? Neden siz? Neden bu durumla karşı karşıyayım? Neden yaşamaya devam etmeliyim? Ve neden yaşamaya “onsuz” devam etmeliyim?

Öfkenin sınırı yoktur. Yeri gelir, arkadaşlarınıza, doktorlara, ailenize, kendinize ve kaybettiğiniz kişiye kızmakla yetinmez, tüm inanç sisteminizi sorgularsınız. Tanrı’ya inanıyorsanız, ona hesap sormak istersiniz. İyilere bir şey olmayacağına inandırmışlardır sizi çünkü. Siz, üzerinize düşeni yapmışsınızdır. İbadetinizi aksatmamış, başkalarına karşı nazik, anlayışlı olmuş, gerektiğinde ihtiyacı olanlara yardım eli uzatmaktan çekinmemişsinizdir. Yani ödülü hak etmişsinizdir. Sevdiğinizi kaybetmekse pek de ödüle benzememektedir. Başa dönersiniz: Neden bu onca insan dururken sizin başınıza gelmiştir?

Öfkenin altında yatan şey acınızdır. Bunu ifade ettiğinizde terkedilir, yalnız bırakılırsınız. Çünkü içinde yaşadığımız toplum öfkeyi ve acıyı sevmez. Dostlarınız, tanıdıklarınız size öfkenizi kontrol etmeniz gerektiğini söyler; hatta sizi eleştirir, öfkenizi aşırı bulur. Kübler-Ross ve Kessler’e göre, öfke sonuna kadar yaşanmalıdır, aceleye getirilmemelidir. Başkaları bunu anlamıyorsa bu onların sorunudur. Kimse size öfkenizi nasıl yaşayacağınızı söyleyemez. Herkes bir gün bu tür bir kayıp yaşayacak, yas tutmak zorunda kalacak ve yaşadıklarınızı anlayacaktır. Size düşen, kendi öfkenize sahip çıkmak, ona saygı duymaktır.

Öfkeye sahip çıkılmalıdır, çünkü öfke “güçlü olmak” demektir. İçine düştüğünüz dipsiz boşlukta, anlamsızlık denizinde bir çıpa işlevi görür. Ölümle yüzleştiğinizde yön duygunuzu kaybeder, amaçsızca oradan oraya savrulmaya başlarsınız. Sonra bir şeye, birine, birilerine öfke duyarsınız. Sizi arayıp sormayanlara, acınıza saygı duymayanlara, diyelim cenaze törenine katılmayanlara. Bu noktada savrulmayı bırakırsınız. Yön duygunuzu, hayatın anlamını yeniden keşfeder, daha doğrusu öfkenizi bir noktaya yönlendirerek hayata tutunur, ayakta durmaya çalışırsınız.

Ona karşı öfke duyamam, çünkü o masumdu. Bırakın başına gelenlerden sorumlu olmayı, başına ne geldiğini bile anlayamayacak kadar küçüktü. İlk kemoterapisini gördüğünde 11 aylıktı. Kanser kelimesini heceleyebilmek için önce konuşmaya başlaması gerekecekti. Kanserin herkesin başına gelebilecek normal bir şey olduğunu anlamak içinse büyümesi.

Kendime de kızamazdım, çünkü elimden geleni yapmıştım. Elimizden geleni yapmıştık. En iyi hastanelere gitmiş, en iyi doktorlarla çalışmış, umutla bir denemeden diğerine koşmuştuk. Ölümle yaşam arasındaki ince köprüde birkaç tur atmış, onun ne zaman nasıl yaşayacağına karar veren yargıçlar olarak her zaman onun için en iyi olan seçeneği bulmaya çalışmış, sonunda “onun iyiliği için” yaşamdan bile vazgeçmek zorunda kalmıştık.

Tanrı, bu tabloda yoktu. Keşke olsaydı. Keşke ben de inançlı biri olsam, yaşadıklarımı kader ile açıklayabilseydim. Keşke onun bu dünyada acı çekmekten kurtulup cennette rahata kavuştuğunu düşünseydim. Keşke kızacak bir Tanrı bulsaydım.

Ama bulamadım. Öfkemi yönlendirecek insanlar vardı elbette. Hatta yanı başımdalardı. Yakınım sandıklarım uzak, uzak sandıklarım yakındı. Aşkın, sevginin mesafesi yoktu.

Kübler-Ross ve Kessler, “öfke, aşkın büyüklüğünün bir göstergesidir” diye yazmışlardı … Kendinizi suçlayabilirsiniz; bu öfkenin içe, kendinize dönmesidir. Ama suçlu olan siz değilsiniz. Yaşananları değiştirebilecek gücünüz olsa değiştirirdiniz. O güce sahip değildiniz. Öfke, hala hissedebildiğinizin, sevdiğinizin ve sevdiğinizi kaybettiğinizin kanıtıdır.”

Ben öfke duyduğum için kendimi suçlamıyorum. Öfkeliyim, çok öfkeliyim, çünkü çok seviyorum. Çok sevdiğimi kaybettim. O kadar.

** Bu yazı ilk olarak Ahval News sitesinde yayımlanmıştır.

img_0169_5982e8d9ddf2b334d6c74ffd

Denial

“The five stages of grief”, developed by the Swiss-American psychiatrist Elisabeth Kübler-Ross in her 1969 book “On Death and Dying”, is one of the most well-known analytical frameworks of modern psychology. Based on Kübler-Ross’ comprehensive fieldwork on terminally ill patients, the model originally aimed to understand how people cope with death, and not grief per se. In later years, Kübler-Ross extended her model to the process of grieving as well, to correct widely held misconceptions about the model, showing in particular that these stages are not consecutive stops in some linear timeline in grief . This was indeed the main thrust of her book “On Grief and Grieving” that she co-authored with David Kessler in 2004.

Noting that, “there is no correct way or time to grieve,” Kübler-Ross and Kessler begin by exploring the notion of “anticipatory grief”, which they describe as the “beginning of the end”. During this initial phase, one operates in two different worlds at the same time; the familiar world in which we feel safe, and the unfamiliar world, deserted with the death of the loved one, where we no longer feel safe. Anticipatory grief, the authors say, is one of the mechanisms the subconscious deploys to prepare us for a new, uncertain world.

Anticipatory grief is more silent than grief after a loss. It is experienced introvertedly. It is impervious to external reactions. It does not like to talk, and often it cannot be verbalised. For that reason, a person experiencing anticipatory grief prefers silent interactions, such as being comforted by a gentle touch or silently sitting together.

The person facing death starts grieving “in advance” so as to prepare herself for the inevitable end. The people who love her grieve with her, sometimes without even being aware of it. The five stages of grief – denial, anger, bargaining, depression and acceptance – help us understand anticipatory grief as well. Grief is not only experienced after death; it may precede death as well. Kübler-Ross and Kessler note that going through these five stages during the period of anticipatory grief will not make the process of grief after death easier. Anticipatory grief has its own dynamics; it takes its time.

The five stages in question are not chronological and neatly separated from each other. Not everyone experiences these stages in the same way and in the same order. These are all ways of coping with the loss of loved one and learning how to survive without her.

The first stage, denial, does not necessarily entail the repudiation of death itself. We know that the loved one has died. The feeling of denial is more symbolic in this sense. It is about not being able to accept that the loved one is not going to open the door and greet us again when we come home.

Denial is a state of being paralysed, of numbness. It helps us to survive the loss, and the shock of death. At this stage, life is meaningless. Everything is “too much”; everything annoys. We do not know whether we can go on living or how we will go on. Our sole purpose is to get through the day. Denial is the mechanism that makes this possible.

People who have lost loved ones often find themselves telling the story of their loss over and over again. This helps us to cope with the trauma of death. As denial fades, acceptance creeps in. Slowly, we start asking “how” and “why”. As we review the circumstances that have led to the loss of the loved one, we try to find an answer to the question “could it have been different? Was there another way?” Asking those questions means that we begin to accept the reality of loss and its inevitability. She is not coming back. She won’t open the door to us again. This time she couldn’t make it and defeat death. As the feelings of denial fade away, other emotions we suppressed in that process spring to mind.

Elisabeth Kübler-Ross passed away on 24 August 2004 at 20.11 after a prolonged period of struggle with disease, without seeing her book “On Grief and Grieving” published.

The death of Kübler-Ross leads David Kessler to go through the five stages of anticipatory grief and grief himself that they have written about one more time. “I have to say that if I hadn’t seen it for myself, I might not have believed it, “he said in the preface to their book. “Many people agreed that in some way they thought she was immortal. She always said that when she ‘transitioned and graduated’, it would be cause for celebration since she would be ‘dancing in the galaxies among the stars.’”

He, on the other hand, did not know the meaning of death. Or the death he knew of was something that would happen in games. Only “bad guys” died. Good ones never died, and even if they died, they would come back to life with a blow. Sometimes in order to continue playing, it was required to blow the bad guys back to life as well. All in all, death itself was a game.

Real death was boring. Life was fun. That was what he said to mamma one night. But to me, he said he was afraid of death. His grandmother was with us too. She had come all the way from Turkey to see him, to kiss him one last time, despite a healing broken hip and an injured knee. The Swedish and Danish police were mobilised to make it possible for her aging, worn-out body to meet her grandson.

“Baba”, he said while playing with his Lego. “What if the cancer becomes 100, 1,000? Wouldn’t I die then?” I could not answer. Me and mamma never lied to him either, so I replied his question with a question, like mamma used to do. “Why oğlum? Are you afraid of dying?”. “Yes”, he said. His eyes were full with tears. I started crying as well. “Don’t be afraid. No matter what happens, mamma and baba will be with you, you know that, right?” was all I could say.  “Yes”, he replied in a certain and confident tone. I was relaxed somehow.

But now, I cannot relax. Yes, I was by his side, we were by his side until the last moment, and even after that. But he is gone. He is not with us anymore. All these clichés, “He doesn’t suffer anymore”, “He will live in your hearts forever”, “He is watching over you from the sky”, they are just empty talk. You know it; they know it. They are trying to share your pain as best as they can. This the only thing they can do. If I were them, I couldn’t do any more either.

But I am not them. I am the one experiencing the loss. I am the one suffering. In this sense, I am alone. And I am not ready to accept it. Not yet.

**

A note to readers: I know you are bored with that story. Your life is hard, with the dollar rising and the lira falling capriciously, people languishing in prisons for no reason. Evil is everywhere. At least on the weekends, you would prefer to read something light, something beautiful. But I don’t let you. The editors of Ahval are complicit in my crime as they continue publishing my morbid tales. And yet I am not going to apologise, for this is my reality, at least for the time being. In this reality, in this parallel universe, there is no dollar, there are no prisons. There is only cancer and death. I am trying to get through the day, and I do it by writing. I will however stop writing about this once I write about all five stages of grief. The real grief will not end. I don’t know whether I will be able to write on other, more mundane, topics for death has transformed me. But I am sure I will give it a try. I will give life a try. The show must go on, right? Or… Should it?

IMG_3367

İnkâr

İsviçre kökenli Amerikalı psikiyatr Elisabeth Kübler-Ross’un 1969 tarihli Ölüm ve Ölmek Üzerine (On Death and Dying) adlı kitabında ortaya attığı “yas tutmanın beş evresi”, psikoloji alanının en bilinen – bir o kadar da yanlış anlaşılan – modellerinden biridir.

Kübler-Ross’un tedavi seçenekleri tükenen hastalarla yaptığı kapsamlı saha araştırmasına dayalı bu model, aslında yas tutmayı değil, ölümü bekleyen hastaların bu gerçekle, “ölümle”, nasıl yüzleştiğini anlamaya yöneliktir.

Daha sonraki yıllarda modeli yas tutma sürecine de uygulayan Kübler-Ross, bu evrelerin birbirini takip eden ve birbirinden net çizgilerle ayrılmış ruh halleri olarak algılanması eğiliminden yakınmış, bu yanlış okumayı düzeltmek için David Kessler ile birlikte Yas ve Yas Tutmak Üzerine (On Grief and Grieving) başlıklı bir çalışma da kaleme almıştır.

Kübler-Ross ve Kessler’in “Yas tutmanın doğru biçimi ya da zamanı yoktur.” notuyla başlayan kitap ilk olarak “ileriye dönük yas” kavramını ele alır. İleriye dönük yas, sonun başlangıcı olarak da nitelendirilebilir.

Bu başlangıç evresinde kişi eş zamanlı olarak iki farklı dünyada yaşar; alışık olduğu, içinde kendini güvende hissettiği dünya ile sevilen kişinin ölümüyle birlikte “ıssızlaşan”, içinde artık kendini güvende hissetmeyeceği bir dünya.

Bilinçaltının kişiyi bu yeni, belirsizliklerle dolu dünyaya hazırlamak için devreye soktuğu mekanizmalardan biri de ileriye dönük yastır.

Bu yas, bir kaybın ardından yaşanan yasa göre daha sessizdir. İçe dönük yaşanır. Dışarıdan gelecek tepkilere kapalıdır. Fazla konuşmayı sevmez; deyim yerindeyse, söze gelmez.

Bu yüzden de ileriye dönük yas yaşayan kişi, sessiz paylaşımları tercih eder. Bir dokunuş, konuşmadan birlikte oturmak gibi. Ölümle yüz yüze kalan kişi, kendini kaçınılmaz sona hazırlamak için yas tutmaya “önceden” başlar. Sevenleri de onunla birlikte yas tutacaktır, kimi zaman farkında olmasalar bile.

Yas tutmanın beş evresi – inkâr, öfke, müzakere, depresyon ve kabullenme – bu aşamayı anlamamızı da kolaylaştırır. Başka bir deyişle, yas sadece ölümün ardından hissedilen bir duygu değildir; ölümden önce de hissedilir.

Kübler-Ross ve Kessler, ileriye dönük yas sürecinde bu beş evreyi yaşamanın ölümden sonraki yas sürecini kolaylaştırmayacağını belirtir. “Ölümü bekleyen yas”ın kendi dinamiği vardır; zaman alır.

Söz konusu evreler, popüler kültürde yansıtıldığı gibi, düz gidilen bir güzergâhta sırayla durulan duraklar değildir. Herkes bu evreleri aynı şekilde ve aynı sırayla yaşamaz. Bu beş evre, kaybedilen kişinin yokluğuyla başa çıkma, onsuz yaşamayı öğrenme sürecinin parçalarıdır.

Birinci evre, inkâr, ölüm olgusunun reddini gerektirmez. Sonuçta sevilen kişinin artık var olmadığını biliriz. İnkâr duygusu bu anlamda semboliktir. Sevilen kişinin bir daha bize kapıyı açmayacağını, bizi karşılamayacağını kabullenememektir.

İnkâr bir tür felç olma, hissizleşme halidir. Kayıpla, ölümün şokuyla başa çıkmayı sağlar. Bu aşamada hayatın anlamı yoktur. Her şey “fazla” gelir, rahatsız eder. Yaşamaya devam edip edemeyeceğimizi, edeceksek nasıl devam edeceğimizi bilemez hale geliriz. Tek amaç, günü kurtarmak, bir günü daha bitirmektir. İnkâr, bunu mümkün kılan mekanizmadır.

Kayıp yasayan kişi, sürekli bu kaybın hikayesini anlatır. Bu da travmayla ve gerçeği kabullenme süreciyle başa çıkmamızı kolaylaştırır. İnkâr, zamanla yerini kabullenmeye bırakacaktır.

Yavaş yavaş “neden” ve “nasıl” sorusunu sormaya başlarız. Yaşananların üzerinden geçer, “başka türlü olabilir miydi?” sorusuna cevap bulmaya çalışırız. Bu soruları sormak kaybın gerçekliğinin, kaçınılmazlığının kabullenilmeye başlandığı anlamına da gelir. O, geri dönmeyecektir. Bir daha bize kapıyı açmayacaktır.

Bu kez başaramamış, ölümü yenememiştir. İnkâr duygusu silikleşirken bu süreçte bastırdığımız diğer duygular ortaya çıkacaktır.

Elisabeth Kübler-Ross, uzun bir hastalık döneminin ardından 24 Ağustos 2004 günü saat 20.11’de –  Yas ve Yas Tutmak Üzerine başlıklı kitabının yayımlandığını göremeden – hayata veda eder.

Anlamlandırmaya çalıştıkları ileriye dönük yas ve yas süreçlerini Kübler-Ross’un ölümü ile bir kez daha yaşamak zorunda kalan David Kessler, “Gözümle görmesem öldüğüne inanmazdım”, diye yazar kitabın ön sözünde.

“Birçokları gibi ben de onun ölümsüz olduğunu düşünüyordum. O hep ‘bu dünyadan gelip geçmekten’ ve ‘mezun olmaktan’ bahsederdi. ‘Yıldızların arasında dans edeceğine’ inandığı için de ölümünün bir kutlama vesilesi olmasını isterdi.”

O ise daha ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Daha doğrusu bildiği ölüm, oyunlardaki ölümdü. “Kötü adamlar” ölürdü bir tek. İyiler ölmez, ölseler bile üfleyince canlanırlardı. Bazen oyunun sürmesi için kötülere de üflemek, onları da canlandırmak gerekirdi. Sonuçta ölümün kendisi bir oyundu.

Gerçek ölüm ise sıkıcıydı. Yaşamak eğlenceliydi. Öyle demişti mamma’ya bir gece. Bana ise ölümden korktuğunu söylemişti. Babaannesi de yanımızdaydı.

Onu görmek, son bir kez öpebilmek için ameliyatlı hali, topallayan ayağıyla kalkıp gelmişti. İsveç ve Danimarka polisi seferber olmuştu, pasaportunun geçerliliği bitmek üzere olan bu yorgun bedeni torunuyla buluşturmak için.

“Baba”, demişti, Legolarıyla oynarken. “Kanser 100 olursa, 1000 olursa ölmez miyim?”. Cevap verememiştim. Yalan söylemiyorduk. Ben de mamma’nın yaptığı gibi soruya soruyla cevap verdim.

“Neden? Korkuyor musun ölmekten?” “Evet” derken gözleri dolmuştu. Ben de ağlamaya başlamıştım, onun yanında ağlamama kararımızı unutarak.

“Korkma. Ne olursa olsun, mamma ve baba yanında olacak, bunu biliyorsun di mi?”, demiştim akan burnumu çekerek. “Evet”, diye yanıt verdi kesin ve inançlı bir ses tonuyla. Bir şekilde rahatlamıştım.

Şimdi ise rahatlayamıyorum. Evet, yanındaydım, yanındaydık son ana kadar ve “son andan sonra”.

Ama gitti. Artık yok.

Herkesin tekrarladığı klişeler de bir işe yaramıyor. “Artık acı çekmiyor”, “O hep kalbinizde, içinizde yaşayacak”, “O şimdi cennette, yukarıdan sizi gözlüyor”, “Bir gün kavuşacaksınız”, ve benzerleri.

Boş laflar bunlar, biliyorsunuz. Onlar da biliyor. Ellerinden geldiğince acınızı paylaşmaya çalışıyorlar.

Bu laflardan ötesi de ellerinden gelmiyor. Onların yerinde olsam benim de gelmezdi.

Ama onların yerinde değilim. Ben kaybı yaşayanım. Acıyı çekenim. Bu anlamda bir başınayım.

Ve kabullenemiyorum. Henüz.

***

Okurlara not: Biliyorum, bu hikayeden artık sıkıldınız. Hayat zaten zor, dolar iniyor çıkıyor, insanlar gerekçesiz hapislerde sürünüyor. Kötülük her yerde. Hiç olmazsa Pazar günleri güzel, hafif bir şeyler  okumak istiyorsunuz. Ama izin vermiyorum. Ahval editörleri de buna suç ortaklığı ediyor, yazıları yayınlayarak.

Özür dileyemem çünkü benim gerçekliğim, en azından şu an için, bu. Bu gerçeklikte, bu paralel evrende, dolar, hapis yok. Kanser ve ölüm var. Yaşamaya devam etmeye çalışıyorum, günü kurtarıyor, yazarak bir günü daha bitiriyorum. Dört yazı daha yazacak, yas tutmanın beş evresini anlatmayı tamamlayacağım.

Kendi içimdeki yas ise tamamlanmayacak. Bir daha hiçbir şeyi eski gibi göremeyeceğim, yaşamayacağım için başka konularda yazabilecek miyim bilmiyorum. Denerim muhtemelen. Sonuçta hayat devam ediyor, değil mi? Ya da… Ediyor mu?

* Bu yazı ilk olarak Ahval News sitesinde yayınlanmıştır (https://ahvalnews.com/tr/guncel/inkar).

#LucaCan #GreenHeart

IMG_1218.JPG

Love expressed, love betrayed

“Love expressed and love betrayed,” said my godmother, while I was munching the tortilla she cooked for me in the scorching heat of the Barcelona summer. “A pithy summary of my last six months,” I thought.

J. was a writer and a philosopher, shaped in the huge blast furnace we call life, though I knew she would prefer to describe herself as a translator above all else. I knew her through Fred Halliday, my mentor and second father (yes, I have a preponderance of parents), who died of cancer in Barcelona in 2010. “This must be a ‘twisted’ twist of fate”, I had thought when we ended up in Sant Joan de Déu to give Luca one last chance. I had never dared to visit Barcelona after Fred passed away, and deserted my godmothers like a rebellious teenager. They didn’t even know I had a son, let alone a terminally sick one.

And yet, like family, they were there when it mattered most. The seven years that had elapsed since I last saw them was nothing more than a blink of an eye – an eye they have continued to cherish in defiance of silence and the inexorable passage of time. They were there when love mattered most. This is “love expressed”, I said to myself, nothing less nothing more. For love could be expressed without words, through a green heart posted by perfect strangers, a hug or a kiss on the head by your godmother, a friendly look by Sixto or Jonas.

Later, J. would object to the term “betrayed”, arguing against herself that this was too strong a term to describe what she meant. “I was actually thinking of dirty love, you know,” she said, “things you would do for someone you love –  and not necessarily in love with, things that would make you vomit, like cutting his/her toe nails, if it were someone else.” Obviously, I had misunderstood her. I was thinking of something more concrete, more tangible, my reservations with the connotations of the term “betrayal” notwithstanding.

I knew of dirty love, of course. Both literally and metaphorically. And I knew that what I called dirty yet “unconditional” love before he came to my life was just garbage compared to the love I felt for him. But I had also learned about love “betrayed”, whatever the connotations of the latter. J. was right. The term was too strong. But the feelings love expressed and love betrayed stirred were strong too. Sometimes too strong, to the point of consuming you.

I thus refused to let go of the term “betrayed”. J. was wise. J. was compassionate and tender. She did not insist. She just offered me another metaphor, which she knew would make the point hammer home later. “You are driving through a series of tunnels”, she said, referring to my ever-changing “state of emotion”. Excruciating pain, outwards expressions of angst and anger, a certainly “uncomfortable” numbness, depression. “These are all tunnels”, she continued. “You will drive through them, one after another. You will always see the light at the end of each one, only to go through another one. Eventually, you will find the light.”

I had just started driving through my third tunnel, a thick, acute depression, thinking I would never see the light. I was becoming more and more aware that I was the partisan who had to go on – alone. No one, nothing could fill in the void. I knew that I had to first reclaim myself, to reclaim him, as J. said. But I was, I am confused.

I read, I watch, I listen to stuff. They all get mixed up in my head which has turned into a giant cocktail shaker since he is gone. Crosby, Still, Nash and Young who are “Helplessly Hoping” that they would see “The Beautiful Boy” surrounded by a “Halo” again, either here or “there”, if there is a “there”; Chavela telling about her childhood to Olga Tokarczuk who is probably busy writing her next novel in a remote village in Poland.

But it is Chavela’s words that were echoing in my mind as I set foot in what used to be my, our, “home”:

I never saw my mother, I didn’t even know where she was. I didn’t see my father. I didn’t see anyone. And I started feeling, not fury or hatred, but every artery and vein in my body started to fill with a rage that was so strong, I swear I could have ripped the walls of that house with my bare hands.

I could too…

_MG_9385.jpg

Aşkın en güzel ifadesi ve aşka ihanet

“Sen aşkın en güzel ifadesiyle de karşılaştın, aşka ihanetle de”, dedi diğer manevi annem, nefes almanın bile zor olduğu bir yaz gecesinde kendisi için pişirilen patates omletini yemeye çalışan “yersiz yurtsuz ”u izlerken. “Son altı ayımın iyi bir özeti”, diye düşündüm. Bu, O’nu kaybettikten sonra uğradığım üçüncü duraktı. Muhtemelen sonuncu da olmayacaktı.

Kendini “çevirmen” olarak tanıtmayı sevse de benim gözümde adına hayat dediğimiz o büyük fırında yoğrulmuş bir bilgeydi J. Onu 2010 yılında Barselona’da kanserden ölen eski hocam ve manevi babam Fred Halliday aracılığıyla tanımıştım (çok sayıda manevi annem ve babam var, biliyorum). Yıllar sonra yolumuz – bu kez dört senedir kanserle mücadele oğlum için – yine Barselona’ya düşünce bu “kaderin kötü bir şakası olmalı” diye geçirmiştim içimden. Çok sevdiğim bu şehre Fred öldükten sonra gitmeye cesaret edememiştim. 18 yaşına gelince evini terk eden asi gençtim manevi ailem için. Bir çocuğum olduğundan bile haberleri yoktu.

Ama tıpkı gerçek bir aile gibi, onlara ihtiyaç duyduğumda yanımdaydılar. Sanki aradan 8 suskun yıl geçmemiş, her an birlikte yaşanmış, her daim anılar paylaşılmıştı. Ve yine tıpkı gerçek bir aile gibi, sevgileri koşulsuz ve karşılıksızdı. Veda bile etmeden kaçıp giden oğulları, saçları ağarmış bir şekilde geri dönmüştü. Üstelik yanında beş yaşını yeni doldurmuş bir çocukla. O halde sorgusuz sualsiz sarılıp sarmalanmalıydı.

“Aşkın en güzel ifadesi bu olsa gerek”, dedim kendi kendime. Ne bir eksik ne bir fazla. Aşkı görebilmek için birine aşık olmak gerekmiyordu ne de olsa. Aşk kendini türlü şekillerde ifade edebilirdi. Kimi zaman tanımadığınız birilerinden gelen yeşil bir kalp olurdu; kimi zaman yanınızdan geçen manevi annenizin yanağınıza kondurduğu bir kaçamak öpücük ya da telefonunuza bırakılan bir sesli mesaj.

Bir gece sonra J. kendi bulduğu “ihanet” terimine karşı çıkacaktı. “Benim kastettiğim duyguyu tanımlamak için fazla sert, fazla güçlü bu kelime”, dedi. “Ben ‘aşk için elini kirletmekten’ bahsediyordum aslında. Hani sevdiğin biri için başka koşullar altında asla yapmayacağın şeyleri bile yaparsın ya. Normalde içinin kaldırmayacağı şeyler. Tek kelime etmeden yaparsın.”

Belli ki J.’yi yanlış anlamıştım. Son aylarda yaşadıklarımın etkisiyle söylediklerine kendimce bir anlam yüklemiş, aslında çok da sevmediğim “ihanet” terimine dört elle sarılmıştım. Aşk için elini kirletmenin ne olduğunu biliyordum elbette. O hayatıma girene kadar gerçek aşk ile hiç karşılaşmamış olduğumu, ellerimin pek kirlenmediğini de. Yine de “aşka ihanet” tamlamasından vazgeçesim yoktu. İhanet kelimesi çok güçlüydü, fazla sertti. Ama aşkın kendini ifade etme biçimi ya da aşka ihanet de derin ve kalıcı bir etki bırakıyordu insanın üzerinde. Bazen insanı tüketecek kadar derin ve kalıcı hem de.

Dediğim gibi, J. bilgeydi. J. şefkatliydi, insan halinden anlıyordu. Israr etmedi. Onun yerine başka bir metaforla çıktı karşıma. Üzerine düşününce içine gizlenmiş mesajı alacağımdan emindi. “Şu an ardı ardına dizilmiş bir sürü tünelden geçiyorsun”, dedi sürekli değişen ruh halime atıfta bulunarak. Yoğun bir acı, paniğin en kaba dışa vurumları, insanı hareketsiz bırakan bir uyuşukluk-hissizlik hali, depresyon. “Bunların hepsi birer tünel”, diye devam etti. “Birinden çıkıp diğerine gireceksin. Her yeni tünele girdiğinde ucunda bir ışık göreceksin, ama o tünelden çıkınca seni başka bir tünel bekliyor olacak. Sonunda bir gün ışığı bulacaksın.”

“Üçüncü tüneldeyim”, diye düşündüm. Yoğun bir hüzün, bazen ışığa kavuşacağıma dair en ufak umut kırıntısını bile yok eden bir sıkıntı. Her geçen gün yoluna yalnız devam etmek zorunda olduğunun biraz daha farkına varan bir partizan, bir yersiz yurtsuz. Hiçbir şey boşluğu doldurmayacaktı. O halde boşlukla yaşamaya alışmalıydım. Boşlukla yaşamak içinse ışıktan önce kendimi bulmalıydım. Ama kafam karmakarışıktı.

Tek net olan, hissettiğim öfkeydi. Her okuduğum satırda, her dinlediğim şarkıda kendini yeniden yaratan, karmakarışık kafamın içinde bir elmas gibi parıldayarak kendini gösteren bir öfke. En iyi ifadesini Chavela Vargas’ın bir söyleşisinde çocukluğundan kaçışını tanımlarken seçtiği sözlerde bulan bir öfke:

“Annemi hiç görmedim. Nerede olduğunu bile bilmiyordum. Babamı da görmedim. Kimseyi görmedim. Ve yavaş yavaş çok güçlü bir öfke oluştu içimde. Aslında öfke ya da hiddet, vücudumdaki her damarı, her hücreyi saran bu duyguyu tanımlamak yeterli değil. Öylesine güçlü, öylesine yoğundu ki bu duygu, içinde büyüdüğüm o evin duvarlarını çıplak ellerimle yıkabilirdim.”

Sanırım ben de…

bcn flc.jpg

The partisan

“Welcome home”, said the wise P. That was the shortest, yet probably the most meaningful, way of greeting someone who has not slept in the same bed two nights in a row for several weeks – someone whose most tangible connection to life was WhatsApp and FaceTime. “I needed to hear this”, I said in response. They were going to take me away, to a little town on the seaside. My godmother firmly clasped my hand, interlacing her fingers with mine, like He would do when we were climbing down the stairs. She did not let it go for the next two hours, while we drove silently in thick darkness, pierced only by the frail light of an eclipsed moon.

I thought of the lyrics of “The Partisan” on the spur of the moment (I only knew the English version of the song made famous by Leonard Cohen):

When they poured across the border
I was cautioned to surrender
This I could not do
I took my gun and vanished.

I have changed my name so often
I’ve lost my wife and children
But I have many friends
And some of them are with me

An old woman gave us shelter
Kept us hidden in the garret
Then the soldiers came
She died without a whisper

There were three of us this morning
I’m the only one this evening
But I must go on
The frontiers are my prison

Les Allemands étaient chez moi
Ils me dirent, “résigne toi”
Mais je n’ai pas peur
J’ai repris mon âme

J’ai changé cent fois de nom
J’ai perdu femme et enfants
Mais j’ai tant d’amis
J’ai la France entière

Un vieil homme dans un grenier
Pour la nuit nous a caché
Les Allemands l’ont pris
Il est mort sans surprise

Oh, the wind, the wind is blowing
Through the graves the wind is blowing
Freedom soon will come
Then we’ll come from the shadows

True, the conditions I found myself in were not as bad as that of a French resistance fighter during the Second World War. I had also lost a child, but I had many friends who could give me shelter. Frontiers were not my prison. To the contrary, the world out there was less foreign than the place I used to call home for seven years.

But the “garret” I was hiding in, the love that was poured out on me since I began this new journey could not fill the void I had within me. The bells of the little church that rang at every quarter past the hour, the sand that was burning my feet, even Sixto, the charming dog of the family, everything reminded me of “Him” (as He had played with Sixto a whole day when He was receiving treatment in Barcelona). I knew that I was going to travel and suffer alone from now on.

And just like the French resistance fighter, I had to go on. For “Him”. For my friends and companions. For the “resistance”.

To continue to resist is in itself an enormous challenge. Some nights, I only see morbid things when I close my eyes, often death itself. Those nights – most nights – I am scared to close my eyes. Other nights, I see nothing. The void inside morphs into a black velvet curtain, covering over the good moments I shared with Him. I try to remember his face, but I can’t. It was as if someone has deleted my memory. I know I had a past, but I don’t know who I am. And I don’t know what is the purpose of my life, why I am fighting. After all, to resist cannot be the sole purpose of life.

Or maybe it is too early to continue to resist, to struggle to find a new meaning for life. Perhaps I have to understand, I have to feel that I am still alive first. I fix my eyes on the text message that was sent by my other godmother: “Take your time. Don’t feel pressured about anything. Get in the sea, though. She will remind you about yourself! Float about and feel how good the water is.”

I obey. I get in the sea. I fill my lungs with her unique briny smell. I let her take me into her arms. While floating about, I look at the beach, the white houses and the little church that rise below the green hills.

“He would have loved these church bells”, I say to myself. “And he would have hated the bells of the church where he embarked on his last journey”. Was it possible to live constantly thinking about what he would have loved or hated? Could this be the freedom that the French fighter talked about?

It is indeed too early to answer these questions, or to enjoy freedom – a freedom that was thrust upon me, and not on my own volition. I cannot come from the shadows yet, for the shadows are my prison.

#LucaCan #GreenHeart

image5

Partizan

“Evine hoş geldin”, dedi P. Haftalardır iki gece üst üste aynı yatakta yatmamış, hayatla tek sıkı bağı Whatsapp ve FaceTime olan bir “yersiz yurtsuza” söylenebilecek en kısa, en anlamlı karşılama cümlesi bu olabilirdi ancak.

“Bunu duymaya ihtiyacım vardı”, diye yanıt verdim. Beni havaalanından alıp uzaklarda bir yerlerde hiç bilmediğim bir sahil kasabasına götüreceklerdi. Manevi annem elimi sıkıca tuttu; O’nun merdivenlerden inerken yaptığı gibi parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi ve iki saat boyunca hiç bırakmadı.

Gecenin karanlığını bozan tek şey, dünyanın gölgesinden kurtulmaya çalışan aydan sızan zayıf ışıktı.

Belki de ortamın etkisiyle ilk kez Leonard Cohen’den dinlediğim, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline karşı savaşan bir Fransız direnişçisini anlatan “Partizan” şarkısının sözleri düştü aklıma.

Almanlar sınırı geçmişti

Bana “teslim ol” dediler

Teslim olamazdım

Silahımı aldım ve karanlıkta kayboldum

Adımı yüz kere değiştirdim

Karımı ve çocuğumu kaybettim

Ama bir sürü arkadaşım vardı

Ve bazıları benimle birlikteydi

Yaşlı bir kadın bize evini açtı

Gece boyu bizi çatı katında sakladı

Sonra düşman askerleri geldi

Tek bir fısıltı çıkaramadan öldü

 

Bu sabah üç kişiydik

Akşam tek başınaydım

Ama devam etmeliyim

Sınırlar benim hapishanem

Rüzgar esiyor

Mezarların arasından esiyor

Özgürlük yakında gelecek

Ve biz saklandığımız gölgeliklerden çıkacağız

Durumum Fransız direnişçisi kadar kötü sayılmazdı elbette. En azından hayatım tehdit altında değildi (yoksa öyle miydi?). Evet, tıpkı Fransız direnişçi gibi ben de çocuğumu ve evimi kaybetmiştim ama bana kapılarını açacak bir sürü arkadaşım vardı.

Dünya, yedi sene boyunca ev bildiğim topraklar kadar ıssız, bana yabancı değildi.

Yine de sığındığım çatı katları, bana kucak açan arkadaşlarım içimdeki boşluğu dolduramıyordu. Saat başı çalan küçük kilisenin çanları, sahilde koşuşturan çocuklar, ayaklarımı yakan kum, birlikte kaldığım ailenin tatlı köpeği Sixto (çünkü son geldiğimizde Sixto’yla oynamıştı), her şey bana O’nu ve içimdeki boşluğu hatırlatıyordu.

Biliyordum, artık tek başınaydım.

Ve yine Fransız direnişçi gibi benim de, tek başına da olsa, yola devam etmem gerekiyordu. O’nun için. Yol arkadaşlarım ve O’nu sevenler için. “Direniş” için.

Direnişi sürdürmenin kendi de başlı başına bir mücadeleydi. Bazı geceler gözlerimi kapattığımda sadece kötü şeyleri, en çok da ölümü görüyordum. Bu yüzden gözlerimi kapatmaya korkuyordum. Bazı geceler ise hiçbir şey görmüyordum. İçimdeki boşluk ete kemiğe bürünüyor, yaşanmış güzel anların üzerini örtüyordu.

Yüzünü hatırlamaya çalışıyor, bir türlü beceremiyordum. Sanki belleğim silinmişti. Bir geçmişim olduğunu biliyor, ama kim olduğumu bilmiyordum. Neden yaşadığımı, yaşamam gerektiğini de. Direnişin kendisi, yaşamın (tek) anlamı olmamalıydı.

Belki de direnişe devam etmek, yaşama anlam katmak için henüz çok erkendi. Önce yaşadığımı anlamam gerekiyordu. Elimden düşmeyen cep telefonunun ekranına baktım. Diğer manevi annemin mesajı düştü önüme:

“Acele etme. Hiçbir şeyin seni baskı altında tutmasına izin verme. Ama denize gir mutlaka. Sana kendini hatırlatacaktır. Kendini onun kollarında dalgalanmaya bırak ve suyun ne kadar güzel olduğunu hisset.”

Manevi annemin sözünü dinledim. Suya girdim. Denizin kendine has kokusunu içime çektim. Kendimi suya bıraktım. Hafifçe dalganırken gözlerimi kıyıya çevirdim ve kıyının ardına dizilmiş beyaz evlere, küçük kiliseye, göğe uzanan yeşil tepelere baktım.

O bu çan sesini severdi, diye düşündüm. Son yolculuğuna çıktığı kilisenin çan sesini ise hiç sevmezdi.

Onun sevdiklerini ve sevmediklerini düşünerek ama O’nsuz direnmek, yaşamaya devam etmek mümkün müydü?

Şarkıda bahsedilen özgürlük bu muydu?

Kendi seçimim olmayan, bana dayatılmış bir özgürlük?

Bu sorulara cevap vermek için henüz erken sanırım.

Saklandığım gölgeliklerden çıkmam gerekecek, biliyorum.

Ama daha erken.

Çok erken.

 

partisan.jpeg

To be true to yourself

“They’ve done a documentary about Chavela,” said my friend. We were both in love with Chavela Vargas (http://www.chavelavargasfilm.com/ ). La Llorana, Soledad were already an important part of our personal history, dotted by irregular visits, each marked by a particular theme, a verse, a song. So was Chavela.

And we had our famous conversations, or more precisely, her “interventions”. My friend, who has known me for 24 years, would begin with a situation analysis, comment on my problems and the way I experienced them and offer her suggestions without pulling any punches – she didn’t need to as we were so close to each other.

I shouldn’t be using the past tense however, for the tradition lives on. This time, too, we had an intervention, as always out of the blue, without any premonition.

She was Luca Can’s godmother in many ways, but she didn’t have a chance to meet him. That was also why she was among the very few I called when we found out that Luca was about to embark on a new journey. “You have to meet him,” I said. “I have to have memories with him,” she replied. She came to visit him for one day.

Luca was not the most sociable of kids of his age, but he had a tendency to pick out people who are special to mamma or baba so he treated her very warmly. He needed to lie down when he felt tired. He could not see her from where he lied, and asked, a few times, “baba, where is she?”. He shared his Lego with her. He wouldn’t share them even with his friends most of the time.

That one day passed by. Memories were collected, to the extent that one could in one day. Then other days have passed by. I couldn’t stay there any longer, so I came here. And the moment of reckoning I alluded to above has come.

My friend lit a cigarette and began her intervention. “When I came there to visit him, I was not only collecting memories, I was observing you too,” she said. “You weren’t only his father, at the same time, you were his big brother. You turned into a kid with him. Even your moves were synchronised,” she continued.

“Now, you have two choices. Either you see yourself as a victim and blame life, fate, whatever for what’s happened to you or you follow in his footsteps by remembering his passion for life, his joie de vivre that he didn’t give up until the last moment.”

I thought about this all day long. As soon as I went back home, I started looking for the documentary on Chavela. I wanted to watch it together with her – without knowing that we were going to go through “an experience” overlapping so much with what we talked about before.

The documentary kicks off with an interview made with Chavela in 1991 when she was 71-years-old. “Let’s start with where I am going. At my age, it’s more interesting for everyone to ask where I’m going, not where I’ve been,” she said.

This amazing documentary by Catherine Gund and Daresha Kyi blew off the dust of so many of our existential problems about love, life, and death for 90 minutes. We laughed, but mostly we cried. We were spellbound. When the “experience” was over, we had no strength to leave the couch.

Then I thought, why am I writing this? Why am I sharing what I have been going through with everyone? In the end, no matter what I do, I will be the one suffering. No one – or nothing – else could alleviate that pain. I won’t probably be able to find the proper words to express my suffering.

On the other hand, I don’t know what else I can do. I am not able to do anything other than write (even writing was alien to me for two months, longer than any time in my life); and when I sit down in front of the computer, I cannot write about anything else. In the documentary, Chavela said: “I offer my pain to people who come to see me. And it’s beautiful.”

I don’t know whether it is beautiful. I don’t know whether it’s right thing to do. Some suffer silently, in private only. I cannot live like that.

While I was thinking about all this, a message came from another friend: “I opened the window. It rained a little. It felt slightly cooler. Fresh air filled the room. Umut, if we manage to live, life is beautiful indeed. And I think, we can manage to live.”

I think so too. I just don’t know how to manage. But we should live, I guess. I should live.

* First published in Ahval News, https://ahvalnews.com/turkey/be-true-yourself

913iHjnxsyL._SY445_.jpg