Kanser ve kendi çocuğunun celladı olmak

Meryl Streep’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ını kazandıran, Alan J. Pakula imzalı Sophie’nin Seçimi’ni (1982) seyrettiyseniz, filme adını veren son sahneyi hatırlıyorsunuzdur.

Streep’in canlandırdığı Polonyalı Katolik Sophie, iki çocuğuyla Auschwitz’e gideceklerin seçildiği uzun kuyrukta beklemektedir. Yanına yaklaşan SS subayı Sophie’ye önce “Polonyalı mısın? diye sorar.

Sophie evet anlamında başını sallar. Subay, Sophie’ye çok güzel olduğunu, onunla birlikte olmak istediğini söyler. Cevap alamayınca yürümeye devam eder. Panikleyen Sophie subayın arkasından bağırır ve kendisinin de, çocuklarının da inançlı birer Katolik olduğunu, Auschwitz’e gönderilmemeleri gerektiğini söyler.

Subay yavaşça geri döner; Sophie’ye Katolik olduğu için “ayrıcalık” tanıyacağını, iki çocuğundan birinin hayatını kurtarabileceğini söyler ve seçimi ona bırakır. Sophie böyle bir seçim yapamayacağını söyleyince iki çocuğu da almaya kalkar. Sinir krizi geçiren Sophie, gözyaşları içinde oğlunu seçer; subaylar küçük kızını kampa götürmek üzere alır.

Film, Amerikalı yazar William Styron’un ayni adlı romanına dayanır. Filme ve romana damgasını vuran bu son sahnenin kaynağı hakkında ise farklı iddialar vardır.

Styron, kitaba sonradan eklenen “Sonsöz’ünde bu dramatik seçim sahnesinin esin kaynağı olarak Olga Lengyel’in Auschwitz hatıralarını anlattığı The Five Chimneys adlı kitap ile Hannah Arendt’in Nazi subayı Adolph Eichmann’in yargılanma sürecini anlatan Eichmann in Jerusalem başlıklı ünlü denemesini sayar.

Lengyel’in otobiyografik eserindeki seçim Styron’un naklettiğinden farklıdır. Yazar, kocası Almanlar tarafından yakalanınca iki çocuğu ve ailesiyle birlikte ona eşlik etmek ister. Sonradan bunun hayatının hatası olduğunu anlayacaktır, çünkü kampa varır varmaz hem çocukları, hem de ailesi “sol tarafa”, yani gaz odalarına gönderilir. Auschwitz’ten tek sağ çıkan Olga olacaktır.

Arendt’in anlattığı hikaye ise Eichmann in Jerusalem’de değil, The Origins of Totalitarianism kitabında geçmektedir. Arendt hikayeye kaynak olarak son yazılarımda detaylı bir şekilde tartıştığım Camus’nün “The Human Crisis” (İnsanlık Krizi) konuşmasını gösterir.

Camus’nün naklettiği kısa hikaye, roman ve filmde geçen “seçim” sahnesine daha yakındır. Yunanlı bir anne, bir SS subayı tarafından üç çocuğundan birini seçmeye zorlanır; ailesi olan büyük çocuğunu seçen anne böylece diğer iki çocuğunu ölüme mahkum etmiş olur.

Camus’nün konuşmasının, özellikle de bu “imkansız seçim” hikayesinin beni bu kadar etkilemesinin tek nedeni içinde yaşadığımız siyasi ortamı anlamaya dair verdiği ipuçları değildi.

Geçen Pazar İngilizce olarak yayımlanan kanserle ilgili yazım “A love like no other: Childhood cancer diaries”i Türkçeye çevirmek için bilgisayar başına geçtiğimde bunu bir kez daha anladım.

Kanserle yaşamak üzerine yazmanın terapiye benzer gibi bir etkisi vardı; paylaşmak iyi geliyordu.

Yazdıklarımın bizimle aynı kaderi paylaşanlara yol gösterme, onların seslerini duyurma ihtimali de ek motivasyon sağlıyordu. Ama yazdıklarımı, bırakın çevirmeyi, ikinci kez okuyamıyordum bile! (Sözünü ettiğim yazı oldukça kişisel detaylar içerdiği için oğlumun annesinin onayını almam gerekiyordu; o yüzden İngilizce yazmıştım.)

Yazıyı çevirmekten vazgeçtim ve onun yerine kafamda dönen bu “imkansız seçim” ya da Holocaust tarihçisi Lawrence L. Langer’in “seçimin ölümü” olarak nitelendirdiği durum üzerine yazmaya karar verdim.

Sophie’nin ya da Yunanlı (kimi kaynaklara göre Roman) annenin yapması istenen seçim, bir yandan trajik bir kişisel ikilemi, bir yandan da yaşanılan dönemin tahayyül edilmesi zor “kötücüllüğünü” temsil ediyordu.

Bir anneden hangi çocuğunu ölüme göndereceğini seçmesini istemekten daha kötü, daha korkunç ne olabilirdi?

Ve bu seçimi yapmak zorunda kalan bir anne kendini nasıl affedebilirdi?

Bu soruların yanıtını benzer bir seçimle karşı karşıya kalana kadar bilmiyordum.

Kanser, çoğumuzun hayatına bir şekilde dahil olan, tanıdıklarımıza, sevdiklerimize acılar çektiren, bazen onları elimizden alan bir hastalık.

Yine de bizler şanslı bir kuşak sayılırız, çünkü bilim çoğu kanser türünü ölümcül olmaktan çıkaracak tedavi yöntemleri keşfetmiş durumda.

Elbette henüz çözümü olmayan kanser türleri var; kanserin tedavi edilemez bir noktada keşfedilmesi olasılığı var. Bu tür bir durumla karşı karşıya kaldığımızda ise kendimizi teselli edecek bahaneler bulabiliyoruz.

“Zaten çok yaşlıydı”; “Kendine hiç bakmıyordu”; “Çok sigara içiyordu”; “Ailede kanser vardı; kontrollerini daha düzenli yaptırmalıydı”, vb. Bu bahanelerin işe yaramadığı sayılı durumlarda ise kadere sığınıyorduk.

Ama çocukluk kanseri farklıydı. Farklı. Henüz tedavisi bulunmayan bir çocukluk kanseri daha da farklı. Tüm süreç seçimlerden ibaret ve çocuğunuz henüz reşit olmadığı için bu seçimleri sizin – yani anne ile babanın – yapması gerekiyor.

İlk başlarda yapılan seçimler görece kolay. Hangi tür kanser olursa olsun, tüm dünyada kabul edilmiş belirli tedavi protokolleri var ve sizin tek yapmanız gereken işin ehli bir doktor bulup çocuğunuzu ona teslim etmek.

“Görece kolay” nitelemesini bilinçli olarak kullandım, çünkü en değerli varlığınız, “canınız” daha 11 aylıkken ona büyük acılar çektirecek bir tedavi sürecine onay vermeniz aslında hiç de kolay değil.

Bu tedavinin iyileşse bile ilerideki hayatını etkileyeceğini, örneğin çocuk sahibi olmasını engelleyeceğini, başka bir kansere yakalanma ihtimalini arttıracağını bilmek, henüz başı sonu olan bir cümle bile kuramayan o minik “cana” aylar boyunca hemşirelerin eldivensiz dokunamadığı bir zehrin zerk edilmesini seyretmek, yan etkiler yaşanırken ne olduğunu anlamadan ağlayan çocuğunuzu kucağınıza alıp teselli etmeye, yatıştırmaya çalışmak…

Yaşamayanın anlayamayacağı, kimsenin de yaşamaması gereken bir acı.

Ama seçim, ölümle yaşam arasında, dolayısıyla evet, “görece” olarak kolay. Verdiğiniz bu karar sonucu çocuğunuzun kanserden kurtulmasını, normal bir hayat sürdürmeye başlamasını izlemek ise hayal edilemez bir mutluluk. Ta ki kanser nüksedene kadar.

Artık seçiminiz görece olarak bile kolay değil. Herkesin üzerinde anlaştığı bir tedavi protokolü yok. Doktorlar sizden biraz daha fazla bilgiye sahipler ama geleceği öngöremiyorlar. Sayılar havada uçuşmaya başlıyor.

Şu tedavi sonucu yaşama şansı yüzde 12; şuna göre yüzde 20. Hangisini seçeceksiniz?

Diyelim seçtiniz, işe yarayacak mı?

Ya yaramazsa?

Kendinizi affedebilecek misiniz?

Sophie’den farkınız kalacak mı?

Hala yaşam ile ölüm arasında bir seçim yapmak zorunda olduğunuz için yine de şanslısınız.

Şanslıymışsınız diyelim, çünkü henüz daha kötüsüyle karşılacağınızı bilmiyorsunuz; dolayısıyla o anı yaşarken bunu bir şans olarak algılamıyorsunuz.

Günlerce içiniz içinizi kemiriyor; doktorlardan seçim yapmanızı kolaylaştıracak bir bilgi kırıntısı beklerken kendinizi paralıyor, hayatınıza ara veriyorsunuz. Güncel dertler, iş güç, hatta yeme içmenin anlamı kalmıyor.

Yaşamıyor, fiziksel varlığınızı sürdürüyorsunuz. Bunu da sadece “o”nun yanında olabilmek için yapıyorsunuz. İnanç, yaşama iradesi. Bunlar çoktan buharlaşıp gitmiş oluyor.

Ve daha zorlu bir sürece başlıyorsunuz. Bu kez çocuğunuzun kurtulacağına dair inancınız daha zayıf. Bilmiyorsunuz. Bilmiyorlar. Canınız bir denemenin parçası oluyor, bir istatistiğe dönüşüyor (X denemesine katılan 17. çocuk, erkek, 2 yaşında).

Ama “seçtiğiniz” için, bir şeyler yapıldığı için güçleniyorsunuz ve çocuğunuzla birlikte savaşmaya devam ediyorsunuz. Tümörler yok olsa bile kanserin yeniden nüksetme ihtimalinin çok yüksek olduğunu biliyorsunuz ama bu bilgi sizi yıldırmıyor. Tam bir savaşçı olan çocuğunuz kanseri bir kez daha yeniyor. Bildiklerinizi unutuyor, yeniden mutlu oluyorsunuz.

Ama bilim yanılmıyor; kanser ikinci, üçüncü kez nüksediyor. Şimdi kimsenin ayak basmadığı topraklardasınız. Tek çareniz, artık yüzdelerin, sayıların bile yaşayamadığı bir boşlukta yine yaşam ile ölüm arasında seçim yapmak. Bu kez doktorların sunabileceği bir bilgi kırıntısı yok.

Her şey rastlantısal. Her şey şans. Kanser, SS subayı olmuş, tek çocuğunuzu almak istiyor.

Siz, vermek istemiyorsunuz. Kaçmak için son şansınızı deniyor ve bir seçim daha yapıyorsunuz, her seçiminizi “son seçim” sanarak. Kör karanlıkta. Oksijensiz ortamda.

Artık ağlayamıyorsunuz da (nefes bile alamazken nasıl ağlayacaksınız?).

Tek teselliniz, elimizden geleni yaptık demek. Bundan daha kötüsünün olacağını düşünmüyorsunuz.

Ama bir kez daha yanılıyorsunuz. Bir gün doktorlar size yapılacak bir şey kalmadığını, kendinizi yavaş yavaş hazırlamanız gerektiğini söylüyor.

Neye hazırlamak?

Çocuğunuzun ölümüne mi?

Nasıl hazırlanılır ki böyle bir şeye?

Seçiminiz artık yaşam ile ölüm arasında değil. Seçiminiz, bir çocuğunuzu kurtarmanızı da sağlamıyor. Seçmeniz gereken onu yaşatmak için olmadık yolları denemeye devam etmek ile onu “bırakmak” arasında.

Birinci seçenek muhtemelen ölümü erteleyecek ama yaşamını yaşam olmaktan çıkaracak. İkinci seçenek size kaçınılmaz olduğu söylenen sonu hızlandıracak.

Ama bu son, öyle hayallerdeki gibi bir son olmayacak. Çocuğunuz uykusunda kanatlanıp meleklerle buluşmayacak; tümörler vücudunu saracak, acıları artacak, ağrı kesiciler işe yaramayacak ve siz onu kucağınıza alsanız da, elini tutsanız da onu teselli edemeyeceksiniz.

Üstelik bu seçimi de yine siz yapacaksınız. Sophie’den kötü durumdasınız.

Başınızda SS subayı yok. SS subayı sizsiniz.

Çocuğunuzun celladısınız.

“Seçimin ölümü” ile karşı karşıyasınız.

Ölümle karşı karşıyasınız.

Sophie’nin seçimini biliyoruz.

Biz, son bir sene içinde üç kez bu seçim olmayan seçimi yaptık, ölüme meydan okuduk.

Cellat olmak yerine işkenceci olmayı seçtik.

Siz neyi seçerdiniz?

Sophie960x640

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s