Acıdan geçmek

“Çok yoğun bir acı hissedecek”, dedi Dr. M. “Morfinle kontrol etmeye çalışacağız ama belirli bir dozun üzerine çıkamayız; aksi halde taşikardi riski oluşabilir, nefes almakta zorlanabilir. O yüzden kendinizi hazırlayın”.

Hazırdık zaten. Ne kadar hazır olunabilirse. SS subayı olmayı üçüncü kez reddetmiş, Bergman’ın Yedinci Mühür’ündeki şövalye gibi Azrail’le satranç oynamaya karar vermiştik. Ölüm yerine işkence demiştik, bizi beş yaşındaki çocuğumuzun nasıl yaşayacağına ya da öleceğine karar vermek zorunda bırakan kadere lanet ederek.

Zaten yapmamız gereken tek seçim buydu. Artık alternatifimiz kalmamıştı. Kemoterapi işe yaramıyordu. İlk başlarda mucizevi bir etki gösteren yeni kuşak genetik ilaçlar ise kendini sürekli yenileyen kanser karşısında dört ay dayanabilmişti. Başka tedavi biçimleri üzerinde çalışmalar sürüyordu ama bunların çoğu henüz başlangıç aşamasındaydı ve onun fazla vakti kalmamıştı.

Dolayısıyla tek sanşımız, iki sene önce paramız yetmediği için denemesine katılamadığımız, yeni yeni Avrupa’da bazı merkezlerde uygulanmaya başlayan özel imünoterapiydi. Daha önce imünoterapi kabusunu yaşadığımız için zorlu bir süreç yaşayacağımızı iyi kötü biliyorduk. Ama yeni geliştirilen, insan DNA’sına uygun bu ilaç daha etkili, etkili olduğu kadar da acı vericiydi.

Sonuçta, vücuduna yabancı bir madde zerk edilecek, bu madde kanserli hücreler de dahil tüm hücrelere yapışacak, akyuvarların “bozuk” hücreleri bir bakteri ya da virüs gibi algılamasını ve onları yok etmesini sağlayacaktı. En azından hedef buydu. İşe yarayıp yaramayacağını zaman içinde görecektik.

Sorun şu ki, kanser sinir sistemindeydi, yabancı maddenin üzerine yapışacağı hücreler de sinir hücreleri. Vücudun her yanına yayılmış, acıyı hissetmemizi sağlayan hücreler yani. Elbette sinir sistemi bu yabancı maddeye tepki verecekti ve tepki nereden, nasıl vuracağı belli olmayan tarifsiz bir fiziksel acı olacaktı. Bazen bütün vücuduna elektrik verilmiş gibi hissedecek, bazen de vücudunun belli bölgeleri, elleri, parmak uçları, ense kökü, dizleri acıyacaktı. SS subaylığından Auschwitz baş işkencecisi Dr. (!) Mengele rütbesine yükseltilmiştik!

“Lütfen yanlış anlamayın”, dedi Dr. M. “Ben ve hemşirelerimiz bu tedaviyi her gün birkaç çocuğa uyguluyoruz. Bunu bir şekilde normalleştirmek için aramızda konuştuğumuz, şakalaştığımız zamanlar olacak. Sakın işimizi ciddiye almadığımızı ya da onun acısını küçümsediğimizi düşünmeyin. Akıl sağlığımızı korumanın tek yolu bu.”

Düşündüğümüzden de kötü mü olacaktı acaba? Denemeden sorumlu, dünyaca ünlü Dr. J. bize tüm süreci detaylarıyla anlatmıştı. Tedaviyle ilgili bulduğumuz her şeyi de okumuştuk. Tamam, enjeksiyon süresince, yarım saat kadar acı çekecekti ama bu tedavi “kötünün de kötüsü” durumlar için geliştirilmişti ve nükseden nöroblastomalı çocuklara azımsanmayacak bir yaşama şansı tanıyordu. En azından ömürlerini uzatıyordu, ki bu, bilimin hızlı gelişimi ve yeni başlayan tedaviler göz önünde bulundurulduğunda umuda kapanan kapıyı yeniden aralıyordu.

Ama gözümüz korkmuştu bir kere. O gün geldiğinde sabah 7.30’ta hastanede olmamız söylenmişti. Gece bir ton uyku ilacına rağmen gözümüzü kırpmamıştık. O hiçbir şeyden habersiz uyumaya devam ediyordu. Kucakladık ve taksiye yerleştirdik. Yavaş yavaş uyandı. Hala hiçbir şeyden haberi yoktu. “iPad” dedi ve Lego Star Wars oynamaya başladı.

Vardık. Bizi 14 no’lu kabine yerleştirdiler. Kemoterapi bittikten sonra damardan ağrı kesici ve alerjik reaksiyonları önlemeye yönelik anti-histaminik ilaç vermeye başladılar (ağrı kesicilere iki gün önceden başlamıştık zaten). Bu sırada hemşireler kabinin girişini bir portatif perdeyle kapattılar ve yatağın hemen başucuna küçük bir masa getirip üzerine şırıngalar dizmeye başladılar.

Bir anda masanın üzeri farklı boyut ve biçimlerde şırıngalarla dolmuştu. Çok saçma bir şekilde – büyük ihtimalle gerçekle yüzleşmekten kaçan bilincimin bir oyunu sonucu – aklıma Cansever’in “Masa da masaymış ha. Bana mısın bile demedi bu kadar yüke” dizeleri geldi. Küçücük metal bir masa nasıl bu kadar çok şırınga alabilirdi?

O iPad’iyle oynamaya devam ediyordu. Annesi ve ben arada birbirimize endişeli kaçamak bakışlar fırlatıyor ama konuşmuyorduk (ne konuşacaktık?). Dr. M. uyarmasa enjeksiyonun başladığından haberimiz olmayacaktı. “12. dakikadan itibaren hissetmeye başlayacak”, dedi Dr. M. fısıldayarak. “15 ve 18. dakikalar arasında acı en üst noktaya ulaşacak, sonra yavaş yavaş azalacak”, diye devam etti. Kronometreyi çalıştırdım. Doktorunkiyle bizimki uyumsuzdu, kapattım.

Birden oynamayı bıraktı; yüzünün şekli değişti. Dr. M. sormamızı istedi: “Bir yerin acıyor mu? Neresi?”. Sorduk: “Midem bulanıyor” dedi. Dr. M. hemen hemşireye döndü; İspanyolca bir şeyler söyledi. Hemşire şırıngalardan birini kaptı; damar yoluna sürdü.

Bütün bunlar topu topu bir dakika sürmüştü ama bu bir dakikada o, çoktan cenin pozisyonu almış, annesine iyice sokulmuş, ağlamaya başlamıştı. Kıvranıyordu, ellerini kollarını nereye koyacağını bilemiyordu. Kasılıyordu, ayaklarıyla beni istemsizce itiyor, bir yandan da eliyle uzanıp sakalıma dokunarak orada olduğumdan emin olmaya çalışıyordu.

Şırıngalar ardı ardına kullanılmış, masanın üzeri boşalmıştı. 18. dakika geride kalırken morfin etkisini göstermiş, rahatsız, hıçkırıklarla bölünen bir uykuya dalmıştı. Ya da kendinden geçmişti. Daha da doğrusu, “acıdan geçmişti”.

Sızmadan önceki son sözleri “neden imünoterapiyi icat ettiler?” olmuştu. Dr. M. onu ve başka çocukları iyileştirmek için icat ettiklerini söyleyince ise doğrudan ona dönüp İsveççe “başka bir ilaç icat edin” demişti. Soruyu Dr. M’ye aktarırken düşündüm: Mengele de çevirmenlik yapmış mıydı acaba?

Doktor ve hemşireler her şeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra bizlerle sıcak bir şekilde vedalaştılar. Dr. M. onun yanağını okşadı.

Annesi onu sımsıkı sarmalayıp gözlerini kapadı. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadındı.

Ben o kadar güçlü değildim.

IMG_4192.jpg

(Masa hazırlanırken, Hospital Sant Joan de Déu Barcelona)

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s