Yersiz yurtsuz

Hiçbir şeye benzemiyor. Yıllar boyunca bilinci kapalı kalmış, birdenbire bambaşka bir gerçekliğe, alışık olmadığı bir dünyaya uyanmış biri gibiyim. Her şey yeni olduğu – ve eskiyi hatırlayamadığım – için ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum; içimdeki garip boşlukla nasıl başa çıkacağımı da.

Epeyce bir süre hastalıklarla boğuştuktan sonra hastanede kollarımda son nefesini veren babamın ölümünden sonra hissettiklerime benzemiyor örneğin. Evet, genç sayılabilecek bir yaşta kaybetmiştik babamı ama yine de dolu dolu bir hayat yaşamıştı. Hastalığın neden onu bulduğunu biliyorduk; kendisi çağırmıştı onu ve ölümü. Doktorların uyarılarını dinlememiş, uzun, yavaş bir intiharı seçmişti. Ama 5.5 yaşında değildi. Yaşadıkları muhtemelen yaşayacaklarından fazlaydı.
Luca ise henüz alacaklıydı.

Cemal Süreya’nın dediği gibi “Her ölüm erken ölüm”dü ama Luca’nın “üstü kalsın” diyebilecek bir birikimi yoktu. Üstelik gelecekten kendi isteğiyle vazgeçmemişti. Hastalığının bilinen hiçbir nedeni yoktu. Bir milyon çocuk arasından birini seçen Azrail, yıllık kotasını onunla doldurmaya karar vermişti.

Dolayısıyla hissettikleriniz de sevdiğiniz bir yakınınızı, hatta anne-babanızdan birini kaybettiğinizde hissettiklerinize benzemiyor. Biriktirdiğiniz anılar sınırlı olduğundan gözünüzü kapattığınızda karanlıkta mutlu imgeler belirmiyor. Son birkaç hafta, son gün, son gece – o anlatılamaz, ikinci kez yaşanamaz son gece – ölümcül bir kimyasal gaz misali bulduğu tüm deliklerden sızıyor, boşlukları dolduruyor ve içinizdeki her duygu kırıntısını boğuyor. Geriye sadece içi boşaltılmış, ruhu çekilmiş boş bir beden, bir kabuk kalıyor.

Yaşıyorsunuz elbette. Yatağa çakılı kalmak istemiyorsunuz. Zaten uyuyamıyorsunuz. Alkol, ilaç, bunların değişik kombinasyonları fayda etmiyor. Yalnız kalmak istemiyorsunuz, kaldığınız anda kimyasal gaz devreye giriyor çünkü. Yaşamak için idare etmek zorunda kalıyorsunuz. Kafanızı dağıtmak, “normal”i andıran bir rutin tutturmak istiyorsunuz.

Tutturuyorsunuz da. Size hikayeyi baştan anlattırmayacak, “sözün bittiği yer”, “acınızı kelimeler tarif edemez” gibi klişeleri tekrarlamayacak dostlarınızla buluşuyor, yemek yiyor, bolca içiyor, maç seyrediyorsunuz. Sonra bir an, normal bir konudan konuşurken, kendinizi ondan bahseder buluyorsunuz. “O da futbolu severdi; büyüse muhtemelen futbol oynayacaktı” diyor ve duruyorsunuz. Ne dedim ben? “Büyüse” mi dedim? Büyümeyecek değil mi? Bir bira daha açıyorsunuz.

İrrasyonel tepkiler gösterirken bile referansınız o oluyor. İsveç yenilsin istiyorsunuz. Gol yediğinde seviniyorsunuz. Sonra, daha bir hafta önce, İsveç’i tuttuğunuz aklınıza geliyor. Ona İsveç’in forma renklerini açıklayışınız. “Hani Minyonlar var ya, onlarla aynı renk.” Gülüyor, mutlu oluyor, “Minyonlar” diyor. Dede ve anneanne “haydi Minyonlar” diye tempo tutuyor. Ayağa kalkıp zıplamak istiyor. Kalkamıyor. Ayakta duramıyor çünkü.
Araya bu fragman girince kurmak için binbir çaba harcadığınız normalimsi rutin bir anda bozuluyor. Kopuyorsunuz andan, çevreden, dünyadan. Dostlarınız yakınsa, anlıyorlar ve sizi usulca geri getiriyorlar. Dönüyorsunuz, bir sonraki ana kadar.
Sonra aklınıza takılıyor. Sevdiğiniz, çok değer verdiğiniz birinin sizi cesaretlendirmek için söylediği “Yavaş yavaş, bebek adımlarıyla” sözleri. Ya da kanserle savaşırken doktorların size bıkıp usanmadan tekrarladığı cümle, “Her gün yeni bir gün”.

İyi de, bundan kurtulmayacak mıydık, yolculuk bir şekilde sona erince? Geçmiş-şimdiki zaman-gelecek arasındaki bağı yeniden kurmayacak mıydık? Ben yine plan yapamıyorum geleceğe dair? Geçmişi anmak istemiyorum hala?

Şimdiki zamansa Dante’nin Cehennemi’nden farksız. Üzerinde “İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu” (Lasciate ogne speranza, voi ch’intrate) yazan kapıdan geçmişim çoktan, cehennemin giderek daralan katları arasında yol alıyorum. Karşılaştığım türlü lanetli ruhla derin sohbetlere dalıyor, öfkeyle, adaletsizlik hissiyle hesaplaşmak istiyorum. Ne yaparsam yapayım onu geri getiremeyeceğimi bilerek.
Eve dönemeyeceğimi, ev diye bir şeyin kalmadığını, aidiyet duygumu, inandığım tek şeyi, hayatımın en “gerçek” aşkını kaybettiğimi bildiğim gibi.

* İklim’e teşekkürlerimle.

_MG_9456

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s