Aşkın en güzel ifadesi ve aşka ihanet

“Sen aşkın en güzel ifadesiyle de karşılaştın, aşka ihanetle de”, dedi diğer manevi annem, nefes almanın bile zor olduğu bir yaz gecesinde kendisi için pişirilen patates omletini yemeye çalışan “yersiz yurtsuz ”u izlerken. “Son altı ayımın iyi bir özeti”, diye düşündüm. Bu, O’nu kaybettikten sonra uğradığım üçüncü duraktı. Muhtemelen sonuncu da olmayacaktı.

Kendini “çevirmen” olarak tanıtmayı sevse de benim gözümde adına hayat dediğimiz o büyük fırında yoğrulmuş bir bilgeydi J. Onu 2010 yılında Barselona’da kanserden ölen eski hocam ve manevi babam Fred Halliday aracılığıyla tanımıştım (çok sayıda manevi annem ve babam var, biliyorum). Yıllar sonra yolumuz – bu kez dört senedir kanserle mücadele oğlum için – yine Barselona’ya düşünce bu “kaderin kötü bir şakası olmalı” diye geçirmiştim içimden. Çok sevdiğim bu şehre Fred öldükten sonra gitmeye cesaret edememiştim. 18 yaşına gelince evini terk eden asi gençtim manevi ailem için. Bir çocuğum olduğundan bile haberleri yoktu.

Ama tıpkı gerçek bir aile gibi, onlara ihtiyaç duyduğumda yanımdaydılar. Sanki aradan 8 suskun yıl geçmemiş, her an birlikte yaşanmış, her daim anılar paylaşılmıştı. Ve yine tıpkı gerçek bir aile gibi, sevgileri koşulsuz ve karşılıksızdı. Veda bile etmeden kaçıp giden oğulları, saçları ağarmış bir şekilde geri dönmüştü. Üstelik yanında beş yaşını yeni doldurmuş bir çocukla. O halde sorgusuz sualsiz sarılıp sarmalanmalıydı.

“Aşkın en güzel ifadesi bu olsa gerek”, dedim kendi kendime. Ne bir eksik ne bir fazla. Aşkı görebilmek için birine aşık olmak gerekmiyordu ne de olsa. Aşk kendini türlü şekillerde ifade edebilirdi. Kimi zaman tanımadığınız birilerinden gelen yeşil bir kalp olurdu; kimi zaman yanınızdan geçen manevi annenizin yanağınıza kondurduğu bir kaçamak öpücük ya da telefonunuza bırakılan bir sesli mesaj.

Bir gece sonra J. kendi bulduğu “ihanet” terimine karşı çıkacaktı. “Benim kastettiğim duyguyu tanımlamak için fazla sert, fazla güçlü bu kelime”, dedi. “Ben ‘aşk için elini kirletmekten’ bahsediyordum aslında. Hani sevdiğin biri için başka koşullar altında asla yapmayacağın şeyleri bile yaparsın ya. Normalde içinin kaldırmayacağı şeyler. Tek kelime etmeden yaparsın.”

Belli ki J.’yi yanlış anlamıştım. Son aylarda yaşadıklarımın etkisiyle söylediklerine kendimce bir anlam yüklemiş, aslında çok da sevmediğim “ihanet” terimine dört elle sarılmıştım. Aşk için elini kirletmenin ne olduğunu biliyordum elbette. O hayatıma girene kadar gerçek aşk ile hiç karşılaşmamış olduğumu, ellerimin pek kirlenmediğini de. Yine de “aşka ihanet” tamlamasından vazgeçesim yoktu. İhanet kelimesi çok güçlüydü, fazla sertti. Ama aşkın kendini ifade etme biçimi ya da aşka ihanet de derin ve kalıcı bir etki bırakıyordu insanın üzerinde. Bazen insanı tüketecek kadar derin ve kalıcı hem de.

Dediğim gibi, J. bilgeydi. J. şefkatliydi, insan halinden anlıyordu. Israr etmedi. Onun yerine başka bir metaforla çıktı karşıma. Üzerine düşününce içine gizlenmiş mesajı alacağımdan emindi. “Şu an ardı ardına dizilmiş bir sürü tünelden geçiyorsun”, dedi sürekli değişen ruh halime atıfta bulunarak. Yoğun bir acı, paniğin en kaba dışa vurumları, insanı hareketsiz bırakan bir uyuşukluk-hissizlik hali, depresyon. “Bunların hepsi birer tünel”, diye devam etti. “Birinden çıkıp diğerine gireceksin. Her yeni tünele girdiğinde ucunda bir ışık göreceksin, ama o tünelden çıkınca seni başka bir tünel bekliyor olacak. Sonunda bir gün ışığı bulacaksın.”

“Üçüncü tüneldeyim”, diye düşündüm. Yoğun bir hüzün, bazen ışığa kavuşacağıma dair en ufak umut kırıntısını bile yok eden bir sıkıntı. Her geçen gün yoluna yalnız devam etmek zorunda olduğunun biraz daha farkına varan bir partizan, bir yersiz yurtsuz. Hiçbir şey boşluğu doldurmayacaktı. O halde boşlukla yaşamaya alışmalıydım. Boşlukla yaşamak içinse ışıktan önce kendimi bulmalıydım. Ama kafam karmakarışıktı.

Tek net olan, hissettiğim öfkeydi. Her okuduğum satırda, her dinlediğim şarkıda kendini yeniden yaratan, karmakarışık kafamın içinde bir elmas gibi parıldayarak kendini gösteren bir öfke. En iyi ifadesini Chavela Vargas’ın bir söyleşisinde çocukluğundan kaçışını tanımlarken seçtiği sözlerde bulan bir öfke:

“Annemi hiç görmedim. Nerede olduğunu bile bilmiyordum. Babamı da görmedim. Kimseyi görmedim. Ve yavaş yavaş çok güçlü bir öfke oluştu içimde. Aslında öfke ya da hiddet, vücudumdaki her damarı, her hücreyi saran bu duyguyu tanımlamak yeterli değil. Öylesine güçlü, öylesine yoğundu ki bu duygu, içinde büyüdüğüm o evin duvarlarını çıplak ellerimle yıkabilirdim.”

Sanırım ben de…

bcn flc.jpg

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s