Öfke

Kübler-Ross ve Kessler’e göre yas tutmanın ikinci aşaması “öfke”, mantıklı bir nedene dayalı olmak zorunda değildir. Kimi zaman kaybettiğiniz kişiye kızarsınız, kendine iyi bakmadığı için; kimi zaman kendinize, ona daha iyi bakmadığınız için.

İnkâr aşamasında olduğu gibi gerçeği – sevdiğiniz kişinin aslında ölmek istemediğini – bilirsiniz. Ama duygularınız bu açıklamayı kabul etmez. Önemli olan tek gerçek, “öldüğüdür” ve size göre ölmemesi gerekmektedir.

Öfke, yaşanan kayba rağmen hayatta kalmayı seçtiğinizi gösterir, onsuz bunu nasıl başardığınıza şaşırırsanız da. Tam da bu yüzden en çok başınıza gelenlere öfke duyarsınız. Neden o? Neden siz? Neden bu durumla karşı karşıyayım? Neden yaşamaya devam etmeliyim? Ve neden yaşamaya “onsuz” devam etmeliyim?

Öfkenin sınırı yoktur. Yeri gelir, arkadaşlarınıza, doktorlara, ailenize, kendinize ve kaybettiğiniz kişiye kızmakla yetinmez, tüm inanç sisteminizi sorgularsınız. Tanrı’ya inanıyorsanız, ona hesap sormak istersiniz. İyilere bir şey olmayacağına inandırmışlardır sizi çünkü. Siz, üzerinize düşeni yapmışsınızdır. İbadetinizi aksatmamış, başkalarına karşı nazik, anlayışlı olmuş, gerektiğinde ihtiyacı olanlara yardım eli uzatmaktan çekinmemişsinizdir. Yani ödülü hak etmişsinizdir. Sevdiğinizi kaybetmekse pek de ödüle benzememektedir. Başa dönersiniz: Neden bu onca insan dururken sizin başınıza gelmiştir?

Öfkenin altında yatan şey acınızdır. Bunu ifade ettiğinizde terkedilir, yalnız bırakılırsınız. Çünkü içinde yaşadığımız toplum öfkeyi ve acıyı sevmez. Dostlarınız, tanıdıklarınız size öfkenizi kontrol etmeniz gerektiğini söyler; hatta sizi eleştirir, öfkenizi aşırı bulur. Kübler-Ross ve Kessler’e göre, öfke sonuna kadar yaşanmalıdır, aceleye getirilmemelidir. Başkaları bunu anlamıyorsa bu onların sorunudur. Kimse size öfkenizi nasıl yaşayacağınızı söyleyemez. Herkes bir gün bu tür bir kayıp yaşayacak, yas tutmak zorunda kalacak ve yaşadıklarınızı anlayacaktır. Size düşen, kendi öfkenize sahip çıkmak, ona saygı duymaktır.

Öfkeye sahip çıkılmalıdır, çünkü öfke “güçlü olmak” demektir. İçine düştüğünüz dipsiz boşlukta, anlamsızlık denizinde bir çıpa işlevi görür. Ölümle yüzleştiğinizde yön duygunuzu kaybeder, amaçsızca oradan oraya savrulmaya başlarsınız. Sonra bir şeye, birine, birilerine öfke duyarsınız. Sizi arayıp sormayanlara, acınıza saygı duymayanlara, diyelim cenaze törenine katılmayanlara. Bu noktada savrulmayı bırakırsınız. Yön duygunuzu, hayatın anlamını yeniden keşfeder, daha doğrusu öfkenizi bir noktaya yönlendirerek hayata tutunur, ayakta durmaya çalışırsınız.

Ona karşı öfke duyamam, çünkü o masumdu. Bırakın başına gelenlerden sorumlu olmayı, başına ne geldiğini bile anlayamayacak kadar küçüktü. İlk kemoterapisini gördüğünde 11 aylıktı. Kanser kelimesini heceleyebilmek için önce konuşmaya başlaması gerekecekti. Kanserin herkesin başına gelebilecek normal bir şey olduğunu anlamak içinse büyümesi.

Kendime de kızamazdım, çünkü elimden geleni yapmıştım. Elimizden geleni yapmıştık. En iyi hastanelere gitmiş, en iyi doktorlarla çalışmış, umutla bir denemeden diğerine koşmuştuk. Ölümle yaşam arasındaki ince köprüde birkaç tur atmış, onun ne zaman nasıl yaşayacağına karar veren yargıçlar olarak her zaman onun için en iyi olan seçeneği bulmaya çalışmış, sonunda “onun iyiliği için” yaşamdan bile vazgeçmek zorunda kalmıştık.

Tanrı, bu tabloda yoktu. Keşke olsaydı. Keşke ben de inançlı biri olsam, yaşadıklarımı kader ile açıklayabilseydim. Keşke onun bu dünyada acı çekmekten kurtulup cennette rahata kavuştuğunu düşünseydim. Keşke kızacak bir Tanrı bulsaydım.

Ama bulamadım. Öfkemi yönlendirecek insanlar vardı elbette. Hatta yanı başımdalardı. Yakınım sandıklarım uzak, uzak sandıklarım yakındı. Aşkın, sevginin mesafesi yoktu.

Kübler-Ross ve Kessler, “öfke, aşkın büyüklüğünün bir göstergesidir” diye yazmışlardı … Kendinizi suçlayabilirsiniz; bu öfkenin içe, kendinize dönmesidir. Ama suçlu olan siz değilsiniz. Yaşananları değiştirebilecek gücünüz olsa değiştirirdiniz. O güce sahip değildiniz. Öfke, hala hissedebildiğinizin, sevdiğinizin ve sevdiğinizi kaybettiğinizin kanıtıdır.”

Ben öfke duyduğum için kendimi suçlamıyorum. Öfkeliyim, çok öfkeliyim, çünkü çok seviyorum. Çok sevdiğimi kaybettim. O kadar.

** Bu yazı ilk olarak Ahval News sitesinde yayımlanmıştır.

img_0169_5982e8d9ddf2b334d6c74ffd

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s