Sabahları uyanınca ilk iş

Hayko Bağdat

Dertleniyorum bazen, yalan yok. Çoluğu çocuğu toplayıp, eşimle düştük gurbet yollarına. Evimizden uzaklara geldik işte. Bu yaşımıza kadar kıymetlimiz saydığımız ne varsa geride bırakarak geldik. Ülkemizi kaybettik…

Gönüllü falan gelmedik üstelik. Laf aramızda memlekette canımı biraz zor kurtardım ben. Hatta burada, Almanya’da da ne güvenlik hikâyeleri oldu bir bilseniz. “Sosyal medyadaki o mizahi çocuk, sahnedeki hikâyeci herif bu olamaz, bu kadar ciddiyetin arasında hâlâ gülümseyemez” dersiniz arkamdan.

Sabahları Kurtuluş’taki evimde uyandığımı zannederek ve huzurlu güne başlayıp saniyeler içerisinde bir film şeridi gibi, tüm olanları tekrar tekrar hatırlamak zorunda kalıyorum. Güne yorgun başlıyorum ben…

Bir kavga sahnesi gibi imgeleniyor beynimde son 10 yılım. Hayalle gerçek arası bir sahnede, bir sokak kavgasında, haklı ve güçsüz olanlarız sanki biz. Kötü taraftakiler vursalar da acımıyor canımız, çünkü mahallemizi korumaktan başka şansımız yok. Haklı bir kavganın doğru tarafında olmanın hissi doluyor sonra sabah yorgunluğumla beraber iliklerime.

Yorgun ama gururlu uyanıyorum sabahları ben…

Sonra çocuklarımı izliyorum. Uyanışlarını, sabah kokularını, şımarıklıklarını, mimiklerini, hallerini izliyorum. Okula gidiyor çocuklar.

Sonra haber gündemini tarıyorum şöyle bir.

Öldürülmüş arkadaşlarımın katillerinin duruşma günleri oluyor bazen. Hep bakıyorum o haberlere. Adalet beklentisi, asla sönmeyecek bir yangın gibi sanki. Adalet gelmedikçe, dostlarının öldürüldükleri andaki duygu sabit kalıyor belleğinde. Acıtıyor.

Tutsak arkadaşlarım için tahliye kampanyalarını paylaşıyorum sonra. Belki özgür olurlar hatta belki Berlin’e beni görmeye bile gelirler diye umutlanıyorum. Sonra onların özgürlük ihtimalini kendi hasretlerime meze yapmışım gibi utanıyorum. Ama özledim, çok özledim onları.
Tanımadığım insanların dramlarına bakıyorum sonra. Meriç’te çocuklar çok boğuluyor artık. Ege’de denize girenlerin bir mülteci cesedine çarpmamaları ise mucize gibi.

Burak Acerakis’in Twitter hesabı mutlaka “bakılacaklar” listemde oluyor. Eşi hamileydi biz tanıştığımızda. Köln’de bizim Ermeni cemaati ile bir yemek yediydik hep beraber de Mıgırdiç Margosyan’ın büyülü hikâyeleri zamanda muhteşem bir yolculuğa çıkardıydı bizleri.

Doğdu onun çocuğu. Şimdi galiba beş yaşında olmuştur. Aras, Down Sendromlu doğdu. Burak, mademki kavga budur, gereken yapılacaktır düsturuyla kuşandı cebindeki tüm kelimeleri ve yüklendi klavyeye.

Hadi dedi… Hadi, Aras şanslıdır çünkü ailesi yanındadır ve güçlüdür. Ama mademki o aile güçlüdür, Down Sendromlu tüm çocuklar Aras’tır gayrı…

Yüz binlerce insana ulaştı Burak’ın sesi. O kadar çok çocuğa dokundu ki yüreği, Aras artık daha güçlüdür…

Umut Özkırımlı’nın hesabını açıyorum ardından. Oğulları Luca, kanserle savaşında, çok kısa süre önce bitkin düştü ve gitti melekler dünyasına. Beş yaşını yeni geçmişti Luca…

Çocuğun son isteğini, bulunması neredeyse imkânsız o Lego oyuncağı dünyanın bir ucundan getiren dostları görüyorum orada.
Kanser veya her ne haltsa, o bela ile mücadele etmek için insanın elinden ne gelirse, işte o kadarını eksiksiz ve tam yapan Umut’a bakıyorum. Luca gitmiş olsa da, kanserle mücadele eden binlerce çocuk ve aileleri de ona bakıyor.

Umut Özkırımlı kadar, Burak Acerakis kadar baba olabilirmiş demek insan. Seviniyorum bu ölçüye şahit olduğumuza.

Süleyman Demirtaş’a bakıyorum sonra. Sonra Emel Kormaz’a, Gülsüm Elvan’a bakıyorum. Kürt illerinden haberler geliyor ardından. Kadınlardan, işçilerden, öğrencilerden, başka çocuklardan…

Ardından harfler kovayla boca ediliyor başımdan aşağıya. Kelimeler başka bir dilden kelimelermiş gibi anlamsızlaşıyor. Kan damlamaya başlıyor ülkemden. Ölümlerin, işkencelerin, tutsaklıkların haberini veren gencecik kadınlar, erkekler, ancak mahcup bir gülümsemeyle yapabiliyorlar bu lanet görevi.

Gülümseyen profil fotoğraflarında ışıltılı gözlerle bakan insan suretleri felaket tellalına dönüşüveriyor. Her bir sosyal medya hesabı, olay yerinden bildiren cevval muhabir sanki ve hep kötü haberler geliyor hanelerden.

Güne yorgun ve gururlu başlıyorum ben.

Sonra aniden, omuzlarımda insanlığın yükü varmışçasına “peki şimdi ne yapacağım” diye soruyorum kendime. “Ya sabahları beni de okuyarak güne başlayan bir kişi varsa? Ya onun yorgunluğuna iyi gelecek bir şeyler yapmam gerekiyorsa? Burak Acerakis mesela, ya bir gün olsun benden kaynaklı moral bulduysa? Ya adını bile bilmediğim birkaç kişiye dokunma, iyi gelme imkânım varsa?”

Aniden geçiyor yorgunluğum. “Seninki de dert mi oğlum” diyorum kendi kendime…

“Hadi, davran bakalım. Atıp tuttun o kadar, yaz, çiz, konuş, yürü, koş, ne halt edersen et, iyi gel iyi insanlara.”

Alıyorum elime kalemimi.

Direniyorum ben de her gün işte.

Felix Nussbaum: Orgelmann

Felix Nussbaum, 1943

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s