“Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermi’cekler”

Önce durumu rakamlarla ortaya koyalım.

Tüm dünyada demokrasi geriliyor, yerini otokrasilere bırakıyor. Otokrasi, yani Türk Dil Kurumu’nun deyimiyle “Hükümdarın, bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi”. Daha da anlayacağınız biçimiyle “tek adam rejimi”, yani bir nevi diktatörlük. 

En güvenilir demokrasi ve demokratikleşme veri tabanı V-Dem’in 2019 yılı raporu bize aralarında Brezilya, Hindistan, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Sırbistan, hatta ABD’nin de bulunduğu 24 ülkenin bu otokratikleşme dalgasından payını aldığını söylüyor. 

Bu verilere göre dünya nüfusunun üçte biri tek adam (bazı istisnalar dışında çoğunluğu gerçekten “adam”, yani erkek) rejimi altında yaşıyor. Detay verecek olursak 2016 yılında 415 milyon kişi otokratik yönetimler altında yaşarken bu rakam 2018 yılı itibariyle 2.3 milyara çıkmış.

Tek teselli, raporun incelemesine dahil ettiği 202 ülkenin çoğunluğunun (99 ülke, toplamın yüzde 55’i) hala demokrasi kriterlerini karşılıyor olması. Öte yandan liberal demokrasi olarak tanımlanabilecek ülkelerin sayısı 2008 yılında 44 iken bu sayı 2018 yılında 39’a inmiş.

Türkiye mi diyeceksiniz? Türkiye siyaset bilimi literatüründe uzun süredir otokrasi olarak nitelendiriliyor zaten. Freedom House’dan V-Dem’e hangi endekse bakarsanız bakın. 

Rakamlar yeterince kötü ama durumu tam olarak anlamamız açısından yeterli değil, çünkü bu “yeni” otokrasilerin büyük bir bölümü “seçilmiş otokrasi”. Yani bu rejimler, yani bu “tek adamlar” halk desteğine sahip. Matematiksel çoğunluk da diyebilirsiniz. Seçimlerin tam anlamıyla adil olmaması sonucu değiştirmiyor. Türkiye örneğinde gördüğümüz gibi otokratik yönetimler seçimlere ya da seçim sonuçlarına müdahale etse bile seçimler görece olarak özgür. Öyle olmasa Ekrem İmamoğlu üst üste iki seçim kazanamazdı. 

Lafı dolandırmadan nüansları bir kenara bırakarak ifade edecek olursak, halk demokrasi istemiyor! Halk derken elit-orta/yoksul sınıf ayrımı yapmıyorum. Adına halk dediğimiz kitle bu sınıfların toplamı çünkü. Hatta ekonomik ve kültürel kapitali büyük ölçüde tekelinde tutan elitler bu durumun asıl sorumlusu. Ama iş elitlerde bitmiyor. Sonuçta herkesin oyu eşit ve oy kullanma hakkına sahip kitlenin çoğunluğu istikrar, güvenlik, milli çıkarlar, ulusal değerler, artık adına ne derseniz deyin, güçlü liderleri özgürlük, eşitlik, adalet gibi ilkelere tercih ediyor. 

Hal böyleyken demokrasi yanlısı azınlık ne yapıyor peki? Yine lafı dolandırmadan söyleyelim: Birbirini yiyor! Sol, bölünüyor, parçalanıyor, kendisi gibi düşünmeyen kimseyi beğenmiyor. Sağ zaten soldan ve azınlıklardan haz etmiyor; kurulu düzeni sorgulayan herkesi – tıpkı aşırı sağ, milliyetçi muhafazakâr rejim gibi – namlunun ucuna koyuyor. 

Sonuç olarak artık hiçbir söküğü dikiş tutmayan, eski kurucularına, misyoner gazeteci müsveddelerine bile laf geçiremeyen, ekonominin kontrolünü kaybeden AKP iktidar olmaya devam ediyor. Yorgun demokratlar akıllarını başlarına toplamazsa daha da edecek. 

Durum bu kadar açık ve net ortadayken fazla söze gerek yok. Ama siyasi duyarcılıktan kırım kırım kırılan bazı kesimlere birkaç söz etmek de şart.

Yaşadığınız dünya ideallerinizdeki dünya değil. Büyük ihtimalle siz yaşarken de olmayacak. Bu, idealleriniz uğruna mücadele etmeyin anlamına gelmiyor. Elbette ütopyalarımız olacak; elbette bu ütopyalar uğruna savaşacağız. Kendimiz için değilse de çocuklarımız için. Ama bir parça realist olmakta da fayda var. 17 tane genç insan 2019 yılının Türkiye’sinde şu sözlerle kitleleri “susmamaya” çağırıyorsa…

Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz
Vurur kırar kapın’
Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye “Haklıdır” dedin
Sesini çıkarmadın, yani suçlusun!
Çünkü iki gün üzülüp sonra gözündeki nehri kuruttun
Tuğçe ve Büşra’nın katilini serbest bırakan hakimin adı neydi unuttun!
Şimdi başına bi’ şey gelse şehrin hukuk mu?
Bi’ gece haksızca alsalar içeri seni
Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın
Hepsi tutuklu!
Salınan katillerin aldığı canlar (Geri gelmi’cekler!)
Haksız yere hapiste geçen yıllar (Geri gelmi’cekler!)
Sen sustun, ses etmediğinden bindiler tepene
Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermi’cekler

… buna verilecek ilk tepki “Ama LGBT bireylerden bahsetmemişler”, “Ama içlerinden bir tanesi çıktı, Kürtlere, Fetöcülere laf etti” olmaz, olmamalı. Bunları söyleme lüksüne sahip olduğumuz zamanlarda yaşamıyoruz çünkü. “İmamoğlu Kürtlere Atatürk portresi hediye etti, ne düşüncesizlik”. Evet, Türkiye’nin Kürtlerle imtihanını yok sayan bir düşüncesizlik. Ama bugüne kadar hangi CHP’li seçim kazanınca Kürtlere teşekkür etti? Görevden alınan Kürt belediye başkanlarını ziyaret etti? Demirtaş özgür kalmalı dedi? Ahmet Türk, Adnan Selçuk Mızraklı İmamoğlu’nu düşüncesiz davranmakla suçladı mı? Onlar demokrasi uğruna bağırlarına taş basıp susarken bize ne oluyor? 

Hem arasak, tüm demeçlerini, tüm twitlerini altını üstüne getirsek Canan Kaftancıoğlu’nda, Osman Kavala’da kusur bulamaz mıyız? Muhtemelen buluruz. Hangimiz kusursuzuz, “tam”ız ki? Ama onlarla dayanışıyoruz. Yaşıtları Starbucks’ta demlenirken ciddi bir risk alıp “çevreye epey rahatsızlık veren” bir klip yapan – haydi Miraç’ı saymayalım – 16 gençle neden dayanışmıyoruz? Her nabza göre şerbet veriyor, tamam ama İmamoğlu’nun seçimleri kazanmasının yarattığı dalgalanmanın farkında değil miyiz? O nabızlar şerbetlenmese kazanır mıydı sizce? 

Biliyorum, bu yazdıklarım sosyalist literatürde revizyonizm; başka literatürlerde pragmatizm, şu bu. Bana sorarsanız bunun adı sıfatsız, zarfsız “realizm”. Ben bizlerin değilse de çocuklarımızın ucundan kıyısından demokrasi gördüğü bir gelecek istiyorum. Belki hepimiz farkında değiliz ama bu bile başlı başına bir ütopya günümüz koşullarında. 

Küçük ütopyamızı kuralım; daha büyükleri için uğraşırız nasıl olsa. 

* Bu yazı Ahval ilk olarak Ahval sitesinde yayınlanmıştır.

Baltacı Kemal Paşa

Hayır, yanlış okumadınız. Baltacı Mehmet Paşa değil, Baltacı Kemal Paşa.

Nasıl yani, Osmanlı tarihinin en büyük vezirlerinden Baltacı Mehmet’i biliyoruz. Hani şu 1711’deki Prut Savaşı sırasında Rus Çariçesi Katerina ile ilişki yaşayan, bu yüzden Rus ordusunun etrafındaki kuşatmaya son vererek Prut Antlaşması’nı imzalayan Baltacı Mehmet. Baltacı Kemal Paşa’yı hiç duymadık?

Duydunuz aslında. Çok iyi tanıyorsunuz onu, çünkü aramızda, hala yaşıyor. Yok, 350 yaşında bir vampir filan değil. Sizin benim gibi ölümlü bir insan.

Ama önce biraz tarih. Aman yanlış anlaşılmasın, tarihçi değilim, olduğumu da iddia etmiyorum. Mesleğim gereği tarihle ilgiliyim elbette, ama belli konularda doğru bilgi sahibi olmak için araştırma yapmam, okumam gerekiyor. Bu konuyu da biraz araştırdım.

Sıkı bir Türk milliyetçisi ya da siyasi İslamcı değilseniz, Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina arasında yaşanan ilişki faslının bir efsaneden ibaret olduğunu biliyorsunuzdur muhtemelen.

Üzerine kitaplar, tiyatro oyunları yazılan bir efsane. 18. yüzyılda yaşayan ünlü Fransız düşünürü ve yazarı Voltaire bile ilk cildi 1759, ikinci cildi 1763’te yayımlanan “Büyük Petro Döneminde Rus İmparatorluğu’nun Tarihi” adlı eserinde bu ilişkiye atıfta bulunur.

Öte yandan edebiyatı bir kenara bırakır, ciddi kaynaklara yönelirseniz, Baltacı Mehmet ile Katerina’nin hiç karşılaşmadığını, Katerina’nin “Deli Petro” olarak da bilinen reformist Rus Çarı I. Petro’ya bağlı olduğunu, 1712 yılında onunla evlenip ondan 11 çocuk sahibi olduğunu öğrenebilirsiniz.

Dedikodulara neden olan başka bir iddia ise Katerina’nın Baltacı Mehmet’e rüşvet olarak para ve mücevher yolladığı, bu rüşveti yardımcıları Osman Ağa ve Ömer Efendi ile paylaşan Baltacı Mehmet’in kuşatmayı kaldırarak Prut Antlaşması’nı imzaladığıdır.

Her ne kadar dönemin padişahı III. Ahmet’in kuşatma dönüşü Osman Ağa ile Ömer Efendi’yi idam ettirmesi, Baltacı Mehmet’i de azlederek Midilli Adası’na sürgüne göndermesi bu iddiaların doğru olabileceği izlenimini yaratsa da, pek çok tarihçi rüşvet dedikodularının da gerçekleri yansıtmadığını, padişahın Prut Antlaşması’ndan memnun olmadığı için Baltacı Mehmet’i azlettiğini iddia eder. Baltacı Mehmet, azlinden bir sene sonra, 1712 yılında Midilli’de hayata veda eder.

Peki, Mehmet Paşa’ya neden “Baltacı” denir? Bu lakap nereden gelmektedir? Çeşitli kaynaklardan edindiğim, tarihçi dostların da doğruladığı bilgiye göre Baltacı lakabı Zülüflü Baltacılar’dan geliyor. Topkapı Sarayı resmi sitesine göre Zülüflü Baltacılar, saray hizmetlerinde ve haremin odun ihtiyacının karşılanmasında kullanılan kapıkulu mensuplarıydı. (Bu hizmetlilerin ordu sefere çıktığında önden ilerleyerek askerlerin yürüyüşünü engelleyen ağaçları kestiği de rivayet edilir. Başka kaynakların bu bilgiyi doğrulamadığını belirtelim).

Baltacılar, “dolama” adı verilen ve haremde çalıştıkları için etrafı görmelerini engelleyecek yükseklikte yakaları olan lacivert bir elbise giyerlerdi. Zülüflü lakabı da başlıklarının iki tarafından sarkan iki perçemden geliyordu.

Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler, Eski Saray Baltacıları ile Zülüflü Baltacılar arasındaki farkı da anlatan Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi’ne bakabilirler. Bu yazı için bilmemiz gereken Baltacı lakabının Topkapı Sarayı’nda ikamet eden Zülüflü Baltacılar’dan geldiği, Baltacılar’ın “saray hizmetlisi” oldukları.

“İyi de bize ne?” diyeceksiniz. Baltacı Kemal Paşa kim? “Hani bize onu anlatacaktın, hani tanıyorduk onu?” diye sitem bile edebilirsiniz.

Baltacı Kemal Paşa’yı tanıyorsunuz. Ama Osmanlı tarihinin önemli bir şahsiyeti olarak değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin, hatta bugünün “önemli” (!) bir siyasi figürü olarak tanıyorsunuz. Baltacı Kemal Paşa ya da halk arasında daha iyi bilinen adıyla Kemal Kılıçdaroğlu.

Baltacı Kemal Paşa gerçekten örnek alınacak bir “saray hizmetlisi”.

Padişah milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasını mı buyuruyor? Baltacı Kemal Paşa ve emrindeki Baltacı Ocağı iş başında. Hemen emirleri yerine getiriyor ve kararın Meclis-i Mebûsan’dan geçmesine olanak sağlıyor.

Padişah, muhtemelen hala Halep Sancağı sınırları dahilinde sandığı Afrin’in alınmasını mı emretti? Başvezir Baltacı Kemal Paşa hemen kılıçları kuşanıyor:

“Kahraman ordumuza güvenimiz tam, operasyona da desteğimiz tam. Bizim için önemli olan sınırlarımızın güvenliği. Hiçbir ülke kendi sınırlarında terör örgütünün yuvalanmasını istemez. Türkiye’nin sınırlarında terör örgütünün konuşlanması hepimizin tepki göstereceği bir olaydır.”

Diyarbakır, Mardin ve Van’da halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları görevden alınıp yerlerine kayyım mı atanıyor? Başvezir Baltacı Kemal Paşa hemen ulakları salıyor ve yerel halka sükûnet çağrısında bulunuyor:

“Bu tür olaylar yaşanınca sokağa çıkmak, protesto etmek gibi durumları doğru bulmuyoruz. Biz milletin ferasetine güveniyoruz. İstanbul’da da aynı şeyi YSK eliyle bize yaptılar. ‘Ya sokağa çıkın ya boykot edin’ dediler. İkisini de yapmadık. Halkın ferasetine güvendik ve gördük.”

Halk saf değil tabii, Baltacı Kemal Paşa’ya soruyor. “Milletin ferasetine güvendiniz de ne oldu? Görevden alınanlar zaten milletin seçtiği belediye başkanları. İstanbul’da da sizin belediye başkanınızı seçtiler, Padişah seçimi iptal etti. Millet gerçekten ferasetli, bir daha seçti. Padişah, sizin başkanı da görevden alabileceğinin sinyallerini veriyor. O zaman ne yapacaksınız?”

Ona da biz cevap verelim. Baltacı Kemal Paşa muhtemelen o gün de sokağa çıkmayı “uygun görmeyecek”, sadık bir saray hizmetlisi olarak Padişahının buyruklarını uygulamaya devam edecek. Ha diyelim başkaldırdı, o zaman ne olacak? Midilli’ye sürgüne gönderilecek; sürgün kararı alındığında da yanında kimseyi bulamayacak.

Ah o sürgün kararı bir an çıksa… Baltacı Kemal Paşa II. Prut Savaşı yaşanmadan başvezirlikten alınsa… Ya da biz bir Katerina bulsak da Baltacı Kemal’i gönüllü sürgüne ikna etsek? 

Irkçı değilim, benim de Suriyeli arkadaşlarım var

“Irkçı da sizsiniz faşist de. Gelecek güzel günlerde, Türkiye’nin başını Suriye’de belaya sokmanın öncelikli failleri kabul edileceksiniz.”

29 Temmuz’da siyasi İslamcı Haksöz gazetesi’nin kendisiyle ilgili bir haberine tepki olarak attığı twitte böyle feveran ediyordu Hürriyet gazetesi yazarı İsmail Saymaz. 

Olayı anlamak için bir gün öncesine gitmemiz ve Saymaz’ın Suriyeli mülteciler konusuna değinen diğer twitlerine bakmamız gerekiyor. 28 Temmuz’da birbiri ardına attığı üç twitte şunları yazıyor İsmail Saymaz:

“Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına geldi. Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği bu sorunu, halkı suçlayıp faşizmin kahrolmasın[ı] temenni etmekle çözüleceğini sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.”

“Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor. Suriyelilerle biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmak yerine kibirli bir dille halkı ırkçı ve faşist diye suçluyorlar.” 

“Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı, İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir.” (Tek bir düzeltme dışında imlaya dokunmadım.)  

Sosyal medyada haklı olarak epey tepki çeken bu twitlere ilk yanıt verenlerden biri aynı gün bu konuda bir yazı yazan Banu Güven’di (https://t24.com.tr/haber/banu-guven-suriyeliler-defolsun-esittir-turken-raus,832535). Başka isimlerin de katılımıyla bir süre devam eden bu tartışmayı konunun içeriğinden çok magazinsel boyutunu öne çıkarmayı tercih eden farklı medya platformlarından okuyabilirsiniz. 

Ancak konu, iki gazeteci arasında yaşanan bir tartışmaya indirgenemeyecek kadar önemli. Saymaz’ın tepkilere verdiği öfkeli, kimi bel altı (Güven’e yönelik “Çalıştığın Alman kuruluşuna şunu anlatman iyi olur”; “Hiç mi insanlarınıza karşı aidiyet hissetmiyorsun?”) yanıtlara hiç girmeyelim. Öte yandan mülteci karşıtlığı, ırkçılık, milliyetçilik ilişkisi irdelenmeye değer.

İşe şunu belirtmekle başlayalım. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke, 4 milyonun üzerinde mülteciyi kaldıramaz. Ekonomik durumu Türkiye’den çok daha iyi durumda olan Almanya, İsveç gibi mültecilere karşı görece daha olumlu politikalar izleyen AB ülkeleri bile 2015 yılında yaşanan krizden sonra ya sınırlarını tamamen kapattılar ya da kabul ettikleri göçmen sayısını büyük ölçüde kısıtladılar. Zaten Türkiye’deki Suriyeli sayısının patlamasının bir nedeni de AB ile 2016 yılında imzalanan anlaşma (anlaşma metni için bkz. https://www.europarl.europa.eu/legislative-train/theme-towards-a-new-policy-on-migration/file-eu-turkey-statement-action-plan). Kaldı ki mülteci sorunu sadece ekonomik de değil. Kültürel farklılıklar ve bunun doğurduğu çatışmalar, mültecilerin arasına sızan terör örgütü mensuplarının yarattığı güvenlik açığı… Dolayısıyla, evet, bu sorunun konuşulması ve zamana yayılarak, kimse mağdur edilmeden, çözülmesi gerekiyor.

Ancak sorunu ırkçı yaklaşımlarla ya da ırkçılığı besleyen milliyetçi hamasetle aşmak mümkün değil. İsmail Saymaz’ın twitlerinden yola çıkarak meseleyi anlatmaya çalışayım.

  • “Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor”sa bunun sorumlusu Suriyeliler midir? Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na göre Türkiye’de çalışma izni verilen Suriyeli sayısı 31 bin 185. CHP, 1 milyondan fazla Suriyelinin kayıt dışı çalıştığını iddia ediyor (https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49150143?ocid=socialflow_twitter). CHP’nin verdiği rakamın doğru olduğunu kabul etsek bile bunun sorumlusu yine Suriyeliler değil, buna göz yuman Türkiye Cumhuriyeti hükümeti. Saymaz, bu konuda tek kelime etmiyor.
  • “Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir”, evet. Burada da öncelikle Kızılay ve Dünya Gıda Programı (WFP) tarafından yürütülen (ve sadece Suriyelilere yönelik olmayan) anket sonuçlarına göre işi olmayan mültecilerle, düzenli işi olan mültecilerin kazançlarının asgari ücretin altında olduğunu belirtmek gerekiyor. Asıl soru ise evlatların atanamaması ile Suriyelilerin ne ilgisi olduğu! Bilebildiğimiz kadarıyla Suriyeli mülteciler bürokraside yüksek pozisyonlara gelmiş değiller. Bakanlık filan yapmıyorlar; dolayısıyla KHK’lerden, üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan genç işsizler ordusundan sorumlu da olamazlar. 
  • “Kim dedi bunun sorumlusu Suriyelilerdir?” diye çıkışıyor İsmail Saymaz Banu Güven’e ve onu “niyet okumakla” suçluyor. Suçluyor da, Saymaz’ın twitleri pek de niyet okumaya yer bırakmıyor. Mülteciler meselesini “Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği” bir sorun olarak tanımlayan Saymaz’ın kendisi. Kim daha yoksul, daha ezilen? Türk halkına ırkçı denilmesine içerlediğine göre ezen Türkiyeli yoksullar olamaz. O zaman? Yoksulu, ezileni ezen Suriyeliler olmuyor mu? Başka bir twitinde “Türk/Kürt yoksul ile Suriyeli yoksul karşı karşıya getiriliyor” diyerek kendini savunmaya çalışıyor Saymaz. Peki, kim getiriyor bu insanları karşı karşıya? 
  • “İslamcılar” ve onların “ümmetçi hayalleri” mi? Kim bu İslamcılar? Haksözcüler mi? Ümmetçi hayaller kuranlar peki? Suriye’de savaşa müdahil olan kim sevgili Saymaz? Şu an Afrin’i elinde bulunduran cihatçı grupları kim destekliyor? İŞİD’ci bombacılar yüzünden ülke “Dingo’nun ahırına döndü” diyorsun. Kim soktu o bombacıları ülkeye? Kim yaralı İŞİD’cileri Türkiye’deki hastanelerde tedavi etti? Banu Güven’in vatan sevgisini ya da çalıştığı kuruluşu sorgulayacağına, yazdığın kitaplara referans vereceğine açıkça söylesene. Türkiye’yi yöneten kim İsmail Saymaz? Ümmetçi hayaller kuranlar nerede? Washington’da mı?
  • Şu ana kadar sorduğum tüm soruların cevabını biliyorsun değil mi? Ama yazamazsın. Yazarsın da, o zaman laf attığın Haksöz, Güneş gibi paçavralardan çok da farkı olmayan, satışı 40 bin’lerde sürünen amiral geminde yazmaya devam edemezsin değil mi? Edebilir misin? Sakın yine hamasete sarılıp “yurt dışından atıp tutmak kolay. Sıkıyorsa buraya gel, öyle konuş” deme. Beni işe hiç karıştırma, çünkü gazeteci değilim. Yurt dışında bulunma nedenlerim de çok iyi bildiğin gibi özel. Ama işlerini özgürce yapamadıkları için “Alman kuruluşlarında” çalışmak zorunda kalan meslektaşlarına laf etme istersen. Kimse keyfinden Almanya’ya gitmiyor malum. Kimileri hapis korkusundan ailesine, eşine, dostuna hasret. Sen bir seçim yaptın, Radikal kapatılınca “ümmetçi hayaller kuranların” eline geçen amiral gemisine kapağı attın. İstediğini yaparsın, kimse sana hesap soramaz. Sonuçta hepimiz kendi yaptığımız tercihlerden sorumluyuz. Ama sen de başkalarına hesap soramazsın. İsteyen Alman kuruluşunda çalışır; isteyen İngiliz kuruluşunda. 

Bitirmeden şu ırkçılık meselesine de girelim istersen. “Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına” gelmiş ya sana. Bu kez akademisyen şapkamı takıp da cevap vereyim izninle. “Vatanı için savaşmayanlar plajımıza giremez” yazan Sinoplu işletmeci, “Ellerine silah almaya yürekleri yetmez, yetseydi ülkelerinde kalırlardı” diye slogan atan ekşisözlük yazarı, “Yok mesele gerçekten Suriyelilerin iyiliğini istemekse, o zaman bu, zaten Suriyelilerin Suriye’ye gitmesini istemeyi gerektiriyor. Çünkü nitelikli modern bir toplumdan gelmeyen bu insanların, Türk toplumuna uyum sağlamaları mümkün değil” diye yazan köşe yazarı hem ırkçıdır, hem faşisttir sevgili Saymaz. 

Irkçıya ırkçı demeden “Suriyelilere biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmalıyız” diye twit atmak da ırkçılık değilse bile yangına körükle gitmektir. Sadece Twitter’da 1.4 milyon takipçisi olan, hemen her TV kanalına çıkabilen az sayıda insandan birisin. İyi niyetliysen (ben öyle olduğuna inanmak istiyorum) ve gerçekten mülteci sorununun çözümüne katkıda bulunmak istiyorsan ırkçıya ırkçı demekten korkmaman gerekiyor. Bir de tabii bu sorunu yaratanlara iki çift laf etmekten. 

NOT: Bu yazı aşağıdaki podcast ile bir bütün oluşturuyor. Gerek yazı, gerek podcast Ahval sitesinde yayımlanmış, kişisel bloguma oradan alınmıştır. https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/irkci-degilim-benim-de-suriyeli-arkadaslarim-var?amp

📌 http://bit.ly/Ozkirimli_Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli-Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli–Podcast5

Alternatif link: https://thevoid.blog/2019/08/05/podcast-5-irkcilik-uzerine/

 

Podcast 5 – Irkçılık üzerine

Yeni podcast’im ABD örneği ve Suriyeli mülteciler üzerinden ırkçılık nedir tartışması.


🔈Irkçılığı sadece biyolojik, deri rengi ile ilgili bir vaka olarak algılıyor, yani ırkçılığın ne olduğunun bilmiyoruz.

🔈Irkçılık suçlamasına verdiğimiz tepki “iyi ama benim de siyahi arkadaşlarım var” seviyesini aşamıyor.

🔈Irkçılığın toplumsal tabanı genişlemiş, ırkçı suçlama ve sloganlar daha kabul edilir hale gelmiş durumda.

🔈Gay ya da lezbiyen, siyahi, Suriyeli, Kürt arkadaşlarınız olması sizi homofobik ya da ırkçı olmaktan alıkoymuyor. Olsa olsa tutarsız ya da seçici olduğunuzu gösteriyor.

🔈Çoğumuz, hatta kendinden emin olanlarımız bile belli ölçülerde ırkçıyız ve bunu kabul etmeden bu beladan kurtulmamızın yolu yok. Kaçımız trafikte sıkıştığında camımızı silmek için yaklaşan çocuklar gördüğünde kapıları kilitliyoruz? Kaçımız gece ıssız bir sokakta Afrikalı göçmenlerle karşılaştığımızda yolumuzu değiştiriyoruz?

📌 http://bit.ly/Ozkirimli_Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli-Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli–Podcast5

Türkiye’de demokrasi: Amatörce bir teori

Uzun süre yurt dışında yaşamak, Türkiye’de olan bitenlere belirli bir mesafeden bakmak ve çok sık olmasa da arada “geri dönmek” insana farklı bir perspektif kazandırıyor. Bu farklı bakış kimi zaman bir zenginlik sağlıyor. Her şeyin ortasında yaşarken, yaşadıklarınız hayatınıza türlü şekilde yansırken göremediğiniz şeyleri görüyorsunuz.

Kimi zaman ise sizi nüanslara körleştiriyor. Kendinizi uzaktan ahkâm keserken bulabiliyorsunuz, çünkü söyledikleriniz hayatınıza değmiyor. Diyelim haksızsınız, yanlış bir fikir öne sürmekten başka bir bedel ödemiyorsunuz.

Geçen haftaların birinde yabancı bir yayın organı için İstanbul seçim sonuçlarının ne anlama geldiğini bir “sürgün” gözüyle yorumlamam istendiğinde öncelikle sürgünde olmadığımı, kendimi bir sürgün olarak da görmediğimi hatırlattım kendilerine.

Bu, Türkiye’de de çok bilinmiyor aslında. Beni kişisel olarak tanıyanlar dışında çoğu kişi siyasi nedenlerle yurt dışında olduğumu sanıyor. Ama öyle değil.

Ben Türkiye’den 2011 yılında, profesyonel nedenlerle, geçici bir iş teklifi aldığım için iki seneliğine ayrıldım. O süre zarfında Luca doğdu ve İsveç’te kaldım. Luca olmasaydı kalır mıydım, bilmiyorum.

Barış imzacısı değilim; bildiri önüme gelmedi bile. Gezi’den sonra medya ve sosyal medya görünürlüğüm arttı; akademik özgürlükler, haksız yere hapse atılanlar uğruna aktivizmi artırdım ama şanslıydım, başıma bir iş gelmedi.

Sanırım bunun bir nedeni de Luca’yı ABD’ye götürebilmek bağış kampanyası başlatmamızdı. 2014’te teşhis konulan Luca’nın durumunu iki sene sonra, 2016’da kamuoyu ile paylaştık. Paylaştığımız anda sosyal medya ile sınırlı kalan ölüm tehditleri, saldırılar bıçak gibi kesildi. Açıkçası beklediğim bir şey değildi; şaşırdım.

Her neyse lafı uzatmayayım, sürgünde değilim. Sürgün hiç değilim. Bu lafı kendimi tanımlamak için kullanmak gerçek sürgünlere edilebilecek en büyük hakaret olur. Ama Türkiye’yi uzaktan gözlemlemenin getirdiği avantajlardan yararlanmaya çalışıyorum. Elbette bugüne dek öğrendiklerimle ve yaşadıklarımla yoğurarak.

İşte tam da bu noktada yas ile demokrasi arasındaki benzerliği fark ettim. Yas denilen o ele gelmez, göze görünmez şeyi anlamaya çalışırken fark ettiğim şeylerden biri ilerleme kaydetmenin ne kadar zor olduğu, ne kadar zaman aldığı oldu.

Bırakın günleri, haftaları, aylarca uğraşıyor, birkaç bebek adımı atarak bir yere geliyorsunuz (diyelim, iki sayfadan fazla okuyabilecek konsantrasyona kavuşuyorsunuz). Sonra ufacık bir şey oluyor, kat ettiğiniz tüm mesafeyi bir anda kaybediyor, başladığınız yere dönüyorsunuz! Tıpkı çiy gibi.

Bir sürü etkenin bir araya gelmesiyle yaprakların üzerinde çiy taneleri oluşuyor. Bütün gece sürüyor o damlacıkların oluşması. Sonra birisi, bir şey gelip yaprakları bir silkeliyor, tüm çiy taneleri dağılıyor.

Yas böyle bir şey. Galiba Türkiye’de demokrasi de. Açıklamaya çalışayım.

Çiy dediğimiz basit doğa olayı, aslında o kadar da basit değil. Ben de bilmiyordum, biraz termodinamik okudum, amatörce de olsa süreci biraz anladım.

Öncelikle çiy oluşması için havanın açık, sakin olması gerekiyor. En fazla çok hafif bir rüzgâr. Havanın açık olması önemli, çünkü bu tür havalarda korunaklı olmayan yüzeyler ısı/enerji kaybediyor. Eğer bu ısı kaybını dengeleyecek bir başka faktör yoksa yüzey soğuyor.

Çimenler, yapraklar, çiçekler radyasyona, Türkçesiyle ışınıma, enerji iletimine havadan daha yatkın. Yani havadan daha çabuk soğuyorlar. Ve kendilerini çevreleyen havayı da soğutuyorlar. Eğer hava yeterince nemliyse “çiy noktası” denilen dereceye erişiliyor; hava yoğunlaşarak sıvılaşıyor ve çiy dediğimiz su damlacıklarını oluşturuyor.

Gördüğünüz gibi amatör bir anlatım bile bir paragraf sürüyor. Bu arada çiy deyip geçmeyelim. Kurak bölgelerde çiy biriktirmek için çiy havuzları kuruluyor ve bu havuzlardan elde edilen kaynakla örneğin hayvancılık yapılıyor. Akademik literatürün en saygın dergilerinden Journal of the Royal Agricultural Society’e göre ilk çiy havuzu 1865 yılında kurulmuş örneğin.

Bilmiyorum, buraya kadar yazdıklarım Türkiye’nin demokrasi deneyimi ile ilgili bir çağrışıma yol açtı mı kafanızda. Açmadıysa devam edeyim. Türkiye’de demokratik bir atmosfer oluşması için aynı anda birçok etkenin devreye girmesi gerekiyor. Açık, durgun bir hava; doğru sıcaklık/soğukluk; yeterli nem seviyesi…

Bu etkenlerin tümü aynı anda devreye girerse -ki bunda şansın da payı yüksek- çiy damlacıklarından oluşan minik bir demokrasi vahasına kavuşuyoruz. Şanslıysak koşullar uygun olmaya devam ediyor; damlacıklar büyüyor, çoğalıyor, birbirleriyle birleşiyor, demokratik ortam da bununla doğru orantılı olarak kalıcılaşıyor.

Örneğin Gezi böyle bir andı. Kıbrıs meselesinin çözülür gibi olduğu, Türkiye’nin birbirine ardına AB’ye uyum paketleri geçirdiği kısa dönem de.

Ancak bunca zorlukla oluşan çiy damlacıkları maalesef çok kırılgan. Tek bir fiske ile dağılıveriyorlar. Kimi zaman bu fiske ordudan geliyor, kimi zaman Menderes, Erdoğan gibi seçilmiş bir siyasetçiden. Ve demokratik an buhar olup gidiyor.

Belki de 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimleri de böyle bir anı simgeliyordu. Hava açık ve durgundu. Ordu devreden çıkmıştı. PKK en azından bir süredir ciddi bir askeri tehdit oluşturmuyordu. Gülen Cemaati dağıtılmıştı.

Hava sıcaklığı istenen noktadaydı. Ekonomi iyi gitmiyordu. Dış politikada sorunlar birikmiş, S-400 krizi kapıya dayanmıştı. Yeterli nem de vardı. Muhalefet ilk kez karizmatik bir aday etrafında birleşmiş, hatta Kürtlerin de desteğini arkasına almıştı. Ülkeyi yöneten siyasi iradenin seçimleri iptal etmesiyle tüm ülke yüzeyi koca bir yaprak oldu, havayla temas etti. Türkiye 24 Haziran sabahı çiy ile kaplanmıştı.

Unutmayalım ama. Çiyin oluşması zor, dağıtılması kolay. Ülkeyi yönetenlerin çiy damlalarını bir havuzda birikmeden tek bir fiske ile dağıtması mümkün. İşte bu noktada amatör çiy teorimin de sınırlarına geliyoruz. Sonuçta siyaset ve termodinamik farklı. Siyaset teorileri fizik teorileri gibi katı değil; kuralları eğip bükmek, değiştirmek mümkün.

O yüzden iş demokrasiden yana olanlara düşüyor. Çiy tanelerini biriktirmek, büyütmek istiyorsak “yeşili korumak” zorundayız.

İş yine ağaca, yeşile, çevreye bağlandı, iyi mi…


© Ahval Türkçe

We miss you… Vi saknar dig… Seni Özlüyoruz… Te echamos de menos…

☑️

 AhvalPod: https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/partizan/umut-ozkirimli-aklim-bir-tarihe-takilmis-pervane-gibi-onun-etrafinda-donup-duruyor?am 

☑️

 SoundCloud: https://soundcloud.com/ahvalnews/umut-zk-r-ml-akl-m-bir-tarihe

☑️

 iTunes: https://podcasts.apple.com/tr/podcast/umut-%C3%B6zk%C4%B1r%C4%B1ml%C4%B1-akl%C4%B1m-bir-tarihe-tak%C4%B1lm%C4%B1%C5%9F-pervane-gibi/id1454485156?i=1000443600306&l=tr

1 Haziran’dı Luca’yı eve getirdiğimizde. Artık yapacak bir şey kalmamıştı.

Özel sağlık görevlileri ile yaptığımız toplantı yaşayacaklarımızın habercisi gibiydi. Evde koyu renk havlu bulundurun, kanama başlarsa kullanırsınız.

O andan itibaren bizim için her şey tümördü. O tümörün bulaşmadığı bizler, o tümörün asla bulaşmaması gereken oğlumuzun acı çekmemesi için tutulmuş paralı askerlerdik.

Ve tüm bu olup biteni bir oyun olarak algılayan, hayata bağlılığından en ufak bir şey kaybetmeyen o 5.5 yıllık yorgun beden.

Vakit gelmişti. Doktorları aradık ve o lanet olası kelimeyi söyledik. Söylemek zorunda kaldık. Metadon.

Nasıl dayanıyorsun(uz)?  Dayanamıyoruz. Daha doğrusu dayanıyoruz ama dayanma dediğimiz şey, acıyla yüzleşme değil.

Yas süreci ancak tüm benliğiniz acıyı kabullendiğinde, acıyı içine aldığında başlıyor. Ben daha yas tutmaya başlamış bile değilim.

💚💚💚

İkinci Kürt açılımı (!)

Bu yazıyı 23 Haziran Pazar günü Barselona-İstanbul uçağında yazmaya başladım. Uçakta internet olmadığı için ikinci İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kimin kazandığını bilmiyordum.

Havaalanı çıkışı sloganlar ve taksi kornaları eşliğinde dans edenleri görünce herhalde Türk milli takımı Fransa’yı bir daha yendi; taraftarlar onları karşılamaya geldi sandım. 

Bindiğim taksinin şoförü “Abi nasıl [biiiip]! 340.000 oy fark!” deyince Ekrem İmamoğlu’nun seçimi ikinci kez kazandığını anladım. Taksici bana neden güvendi, böyle rahat konuştu, anlamasam da çok umursamadım. “High five” yaptık. Eşi dostu aramak için telefona sarıldığımda fark 700.000’e dayanmıştı.

Pazar gecesinden bu yana seçimle ilgili birçok yorum okuduk. Zaten yoruma açık fazla bir şey de yok. Demokrasi dışı yollarla seçime müdahale edilmezse sonucun bu şekilde olması beklenen bir şeydi.

Belli ki ülkeyi yöneten siyasi irade çoktan katlettiği demokrasiyi henüz gömmeye karar vermemiş, morgda tutuyor. Cesetle ne yapmayı planladığı meçhul. 

Gelecekle ilgili tahminlerde bulunmayı sevmediğim için ikinci seçim yerine başka bir ikinci, İstanbul’u kaybetmemek için her şeyi göze aldığı anlaşılan iktidarın “İkinci Kürt Açılımı” üzerine yazmaya karar verdim.

Açılımın fitili seçimden birkaç gün önce iktidar medyasında ateşlendi. Sabah gazetesi Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu, 20 Haziran’da yayımlanan “İstanbul… Kürt kökenli seçmenler” başlıklı yazısında “kararsızlar ve Kürt kökenli seçmenlerin dengeleri değiştirebilecek güce” sahip olduğunu yazdı.

Müderrisoğlu’na göre “kararsız olarak tanımlanan ve yakın markaja rağmen renk vermeyen bu grubun anlaşılabilir kaygıları veya memnuniyetsizlik nedenleri” vardı.

Selahattin Demirtaş, muhalefetin aday İmamoğlu’na destek isterken İmralı’nın ne dediği henüz bilinmiyordu. [Devlet diline alışık olmayanlar için açıklayalım. “Kürt kökenli seçmen”, Kürtler; “İmralı”, PKK lideri Abdullah Öcalan demek.] Müderrisoğlu yazısını yıllardır kimsenin uğra(ya)madığı, 31 Mart öncesi ve sonrasında ise yol geçen hanına dönen İmralı’dan bir işaret gelmesi gerektiği yönündeki temennisini ifade ederek bitiriyordu. Duyumlar, İmralı’dan seçimlerde nötr kalınması gerektiği yönünde bir çağrı geleceği şeklindeydi.

Nitekim beklenen çağrı gecikmedi. Aynı gün akşam saatlerinde Anadolu Ajansı “İmralı Cezaevi’nden açıklama yapan teroristbaşı Öcalan, HDP’ye İstanbul seçimlerinde tarafsızlık çağrısı yaptı.” haberini geçti.

Haberin detayları ertesi gün netleşti. Öcalan bir mektup yazmıştı ve bu mektubu kamuoyuna avukatları üzerinden değil, kendisiyle görüştüğü anlaşılan Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı ve Rektör Danışmanı Doç. Dr. Ali Kemal Özcan aracılığıyla paylaşmayı seçmişti.

[Devlet diline alışık olmayanlar için belirtelim. “Tunceli”, Dersim demek.] Pek çok kişinin adını ilk kez duyduğu Özcan, akademik camiada, özellikle Kürt meselesi üzerine çalışanlar arasında kendisinin de açıkça reddetmediği “derin ilişkileri” sayesinde iyi bilinen biriydi.

Özcan’ın ilettiği mektupta, Öcalan iktidar ve muhalefet bloklarından farklı bir üçüncü alternatiften, “HDP’de ifadesini bulan Demokratik İttifak’tan bahsediyor, yeni bir çözüm süreci odaklı bu ittifakın ‘güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmaması’ gerektiğini vurguluyordu. Başka bir deyişle, Kürtlerin seçimlerde tarafsız kalmasını öneriyordu.

Ali Kemal Özcan’a göre bu görüşme Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayıyla gerçekleşmişti. Nitekim Erdoğan da kendisiyle yapılan bir röportajda sorulan bir soru üzerine Öcalan’ın mektubunda “Eğer siz beni destekliyorsanız, ne oraya ne şuraya değil, siz kendi gücünüzü ortaya koymalısınız, herhangi bir yere değil kendi tarafsızlığınızı ortaya koymalısınız” dediğini iddia etti; böylelikle Özcan’ı dolaylı da olsa doğruladı.

Erdoğan’a göre bu mektup, Öcalan ve Demirtaş arasında bir iktidar mücadelesi olduğunu gösteriyordu. Demirtaş HDP’nin İmamoğlu’nu desteklemesi çağrısında bulunurken Öcalan tarafsız kalınması istiyordu; bu da Erdoğan’ın deyimiyle “kendi iktidarını bunların hiçbirine kaçırmak” istemediği anlamına geliyordu.

İşin daha da ilginç tarafı, kamuoyu henüz Erdoğan’ın açıklamalarını sindirmemişken devreye Cumhur İttifakı ortağı MHP’nin başkanı Devlet Bahçeli de girdi ve “Teröristbaşının mektubu[nun] HDP’nin vahim sapmasına, zillet ittifakına verdiği rezil desteğine itirazın, tepkinin ve bundan duyduğu rahatsızlığın eseri ve sonucu” olduğunu iddia etti.

Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak, Öcalan’ın asılması için idam cezasının geri getirilmesini savunan, meydanlarda destekçilerine ip atan Bahçeli, Öcalan’ın desteğinden medet umuyordu. 

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, devletin resmi kanalı TRT Kürdi 22 Haziran gecesi Öcalan’ın kırmızı bültenle aranan kardeşi Osman Öcalan’ı ekrana çıkardı ve İstanbul seçimleri ile ilgili görüşlerini aktardı. Osman Öcalan’a göre Ekrem İmamoğlu Kürtlere ciddi bir mesaj vermemiş, tersine Kürtlerden kaçmıştı. Kürtler, Abdullah Öcalan tarafından verilen mesajı dinleyecek, CHP’nin adayına oy vermekten kaçacaktı.

2015 seçimlerinden sonra PKK ile topyekün savaşa girerek Güneydoğu’da taş üzerinde taş bırakmayan, sivil halkın cesetlerini gömmesine bile izin vermeyen, Suriye’deki iç savaşa dahil olarak Afrin’i işgal eden Türkiye Cumhuriyeti İstanbul uğruna Kürt politikasını 180 derece değiştirmeyi göze almış, bir gecede “İkinci Kürt Açılımı”nı (!) başlatmıştı. “Kızıl elma” İstanbul için ödenmeyecek bedel yoktu.

Ama olmadı. Ödenen bunca bedele rağmen İstanbul 800.000 oy ile kaybedildi. Anlaşılan “İkinci Kürt Açılımı” da işe yaramamıştı. İktidar medyası büyük bir sessizliğe gömülürken, büyük Türk düşünürü Ahmet Hakan asıl kaybedeni ilan etti.

Önümüzdeki 50 yıl içinde Pulitzer ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Hakan’a göre “en büyük kaybeden”, “HDP tabanına egemen olmadığı ortaya çıkan… Kandil’e bile söz geçiremediği belli olan… Karizması fena halde çizilen… Bundan sonraki süreçte muhatap alınması tehlikeye giren…” Abdullah Öcalan’dı. 

Mektubun Öcalan tarafından yazılıp yazılmadığını bilmiyoruz. Avukatları ve HDP yönetiminden yapılan açıklamalar, mektubun gerçek olduğunu gösteriyor. Keza mektubun muğlak, her yöne çekilmeye açık üslubu da Öcalan’ın daha önceki mesajlarında kullanılandan farklı değil.

Öcalan bu mektubu neden yazdı, neden bu tür bir zamanlamayı seçti, hedefi neydi, bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, yapılan gerçek bir tarafsızlık çağrısı ise pek bir işe yaramadığı.

Bu, Öcalan’ın Kürt hareketi açısından önemini azaltmıyor. Yaptığı çağrıların dikkate alınmayacağı anlamına da gelmiyor. Unutmayalım, aynı Öcalan kısa bir süre önce tek bir mektupla aylardır süren açlık grevlerini sona erdirdi.

Üzerinde asıl kafa yormamız gereken mesele de bu zaten. Öcalan’ın etkisini yitirip yitirmediği değil, ne kadar etkiye sahip olduğu. Önderlik mekanizmasının sınırları.

Ufak bir zihin egzersizi yapalım ve Öcalan’ın muğlak bir tarafsızlık çağrısı yerine Kürtleri açıkça iktidarı desteklemeye çağırdığını düşünelim. Zorla ya da isteyerek, Kürtler için en doğrusunun bu olduğuna inanarak.

Sizce Kürtler Öcalan’ı dinler miydi? 

Ben “Hayır, dinlemezdi” diyemiyorum.

  • Bu yazı Ahval News sitesinden alınmıştır. Yazının orijinaline Ahval uygulamaları ya da VPN ile ulaşılabilir.

Bir kuşak, bir dönem, bir akademisyen…

Türkiye medyasını uzun süredir takip etmiyorum. İktidar propagandasına, gelişmeleri “endişeyle” izleyen Davutoğlucu kırık kalpler korosuna, üçüncü dünyacı ulusal laiklere ayıracak zamanım yok. Birkaç istisna dışında yazılarını kaçırmadığım köşe yazarı da yok. Snobluktan, küstahlıktan değil. Bana bir şey katmadıkları için.

Buna rağmen takip etmediğim yayın organlarında yayımlanan bazı yazılar sosyal medyada önüme düşüyor elbette. İçlerinde özellikle ilgimi çeken bir konuya değinenler varsa bazen dayanamıyor, okuyorum. Çoğunlukla okuduğuma pişman oluyorum. Polemiğe girmek istemediğim, suya sabuna dokunmayan ya da üç maymunu oynayan yazarlarla polemiğe girmenin kimseye bir faydası olmadığı için pişman olmakla yetiniyorum. Ama… Ama bazen öyle yazılar yazılıyor, öyle şeyler dile getiriliyor – ya da öyle şeyler dile “getirilmiyor” – ki, susmak zül oluyor.

Mensur Akgün’ün 26 Mayıs 2019’da Karar Gazetesi’nde yayımlanan “Dört kuşak, dört dönem…” başlıklı yazısı da bunlardan (https://www.karar.com/yazarlar/mensur-akgun/dort-kusak-dort-donem-10268). Kültür Üniversitesi’nde düzenlenen bir çalıştaydan yola çıkarak Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplininin dünü, bugünü, geleceği üzerine düşüncelerini paylaşan Akgün’ün yazısı, Türkiye akademisinin bugünkü hali hakkında bir parça fikir sahibi olanları epeyce şaşırtacak pembe bir tablo sunuyor bizlere.

Neler anlatıyor Mensur Akgün? Uluslararası İlişkiler alanının mevcut sorunlarından bahsediyor örneğin ve bu sorunlardan Türkiye’ye özgü olanları sıralıyor: Kaynak eksikliği, yeterince teori çalışmamak, arz-talep dengesinin bozukluğu. Yanlış anlaşılmasın, bu bir özet değil; sıralanan tüm sorunlar bunlar.

Ancak Akgün’e göre bu sorunlar “çok canlı ve dinamik bir yapımız” olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İddialıyız: Kendimizi en iyilerle karşılaştırıp yeterince teori üretemediğimiz sonucuna varmamız bile bunun göstergesi. “Hindistan’da yapılırken biz neden yapamıyoruz” dememiz, çıtayı ne kadar yüksek tuttuğumuzu gösteriyor. (İnsanın aklına Türk takımlarının Avrupa’da düzinelerce gol yemesini teknik direktörlerin yeterince büyük düşünmemesine bağlayan Hıncal Uluç geliyor.)

Öte yandan mesele sadece iddialı olmak da değil. Yapılan yayın sayısı her geçen gün artıyor Akgün’e göre. Kalite de tabii. Eskiden derslerde kullanacak Türkçe kitap bulamazken bugün üretilen Türkçe ders kitaplarını saymak imkansız. Üstelik “Çoğu Avrupa’da, Amerika’da yayınlanan emsallerinden iyi”. Yanlış anlaşılmasın, bana göre değil, Akgün’e göre.

Sonra genç kuşaktan umut vaat eden bazı isimleri sayıyor Akgün. Ve bizim kuşağa geliyor; bizden önceki kuşaklara da değiniyor. Saydığı isimler hiç kuşkusuz Türkiye akademisinin önemli isimleri. Bazıları hocam. Çoğu eski çalışma arkadaşlarım; sevdiğim saydığım dostlarım. Gerçekten de Türkiye’de Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi, Tarih gibi disiplinlerin gelişmesine katkıda bulunmuş anıt isimler.

Yazı, 1919 yılında Galler’in Aberystwyth şehrinde kurulan ilk Uluslararası İlişkiler Bölümü ile 1908’de Mülkiye’de açılan Siyasiyat Şubesi’ne atıfla, günümüz Türkiye’sinde uluslararası ilişkiler öğretisinin ne kadar sağlam temellere dayandığını, yeni kuşakların katkılarıyla nasıl yükseldiğini vurgulayarak bitiyor.

Okuyanın içini ısıtan, umut dolu bir Pazar yazısı anlayacağınız. “Bugün 23 Nisan. Hep neşeyle doluyor insan!”

Ama işte o insan doğası neşeye, huzura düşman. Aklım, vicdanımı dürtüyor. Canım sıkılıyor. Sormak istiyorum Akgün’e.

Sevgili Mensur. Bu yazıyı nasıl yazdın? Nasıl yazabildin?

Times Higher Education’ın tüm üniversiteleri kapsayan sıralamasında Türk üniversiteleri kaçıncı sırada biliyor musun? En üst sıradaki Sabancı Üniversitesi 351-400 arasında. Dikkat edersen, tam bir rakam verilmiyor bu kadar gerilerde olunca. Onu Koç Üniversitesi izliyor, 401-500 arasında. Bu hem genel sıralama, hem de senin üzerine methiyeler düzdüğün Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında. Sence Avrupa’da, Amerika’da yayımlanan emsallerini aratmayan kitaplar üretebiliyor olsak 351-400’ün üzerinde bir yerlerde olmaz mıydık?

Times Higher Education’ı beğenmiyorsan QS Üniversite sıralamasına bakalım istersen. Ne de olsa bu sıralama da yaygın olarak kullanılıyor. İlk Türk Üniversitesi Koç, ikincisi Bilkent. Sıralamadaki yerleri 448 ve 456! Çıtayı yüksek tutmak yetmiyor mu acaba, ne dersin? Belki Hıncal Uluç haklıdır; rektörlerimiz yeterince büyük düşünmüyordur!

Sınırsız kaynaklara sahip ABD ya da AB ülkeleriyle başa çıkmamız mümkün değil mi diyeceksin? O zaman izninle seni biraz bilgilendireyim. Trump ABD’si başta olmak üzere tüm dünyada yükseköğretimde bütçe sınırlamalarına gidiliyor son birkaç senedir. Yani sınırsız kaynak diye bir şey yok. Kaldı ki Sabancı, Koç, Bilkent gibi vakıf üniversitelerinin bütçeleri sıralamada ilk 100’e giren birçok küçük Avrupa-Asya üniversitesininkinden daha az değil.

Yetmedi mi? Sence yeterince araştırma yapılmamasının ya da yayınların kalitesinin düşük olmasının nedeni sadece kaynak yetersizliği mi? İyi bir uluslararası ilişkiler ders kitabı yazmak için neye ihtiyacı var bir araştırmacının? Sağlam bir temeli verili kabul edersek (1) düzgün bir kütüphane (ki bu konuda hiç eksiğimiz yok); (2) yazmaya ayıracak zaman (genç kuşak ders vermekten nefes alamıyor, doğru.

Ama doçentlik ya da profesörlüğünü almış bir akademisyenin kitap yazacak vakti olmadığını iddia edemezsin değil mi?) Peki nerede Avrupa’da, Amerika’da yayımlanan emsallerini aratmayan kitaplar, makaleler? Az sayıda da olsa var, biliyorum. Ama senin dediğin kadar çoksa ne işimiz var 400’lerde?

Odadaki file geleyim mi? Koskoca fil, nasıl gözünden kaçtı bilmiyorum ama.

Kuyruğundan başlayalım. İsteyen istediği konuda yazabiliyor mu bugün Türkiye’de? Ne dersin? Türkiye dış politikasından dem vurmuşsun. Sence 1915’ten ya da Kürt meselesinin uluslararası boyutlarından bahseden bir Türkçe ders kitabı yayınlanabilir mi bugünün Türkiye’sinde? Tersinden soralım, bunlardan bahsetmeyen bir ders kitabı iyi bir ders kitabı mıdır sence? Hani şu Avrupa’daki, Amerika’daki emsallerini aratmayan cinsten?

Ve filin gövdesi. Bir sürü isim saymışsın Mensur. Mesela sevgili Gencer Özcan’ı, Şule ve Gün Kut’u anmışsın. Peki, onların dönem arkadaşı Büşra Ersanlı? İştar Gözaydın? Füsun Üstel? Aklına mı gelmedi isimleri? Yoksa Büşra Hoca terör örgütü üyeliğinden yargılandığı, İştar Fetöcü suçlaması ile aylarca hapiste yattığı (beraat etmesine rağmen hala pasaportu yok!), Füsun Üstel barış bildirisine imza atma “suçundan” birkaç hafta önce hapse girdiği için mi unutuverdin bu isimleri? Füsun Hoca 31 gündür hapisteymiş, Barış Akademisyenleri sayfasında yazıyor. Sahi adını duydun mu Barış Akademisyenleri’nin? En son Ayşe Gül Altınay’a hapis cezası verdiler, haberin oldu mu?

Rakamları takip etmek imkânsız neredeyse. Medyascope’ta yer alan bir habere göre Barış Akademisyenleri’ne yönelik davalar 5 Aralık 2017’de başlamış (https://medyascope.tv/2019/03/05/rakamlarla-baris-akademisyenleri-davalari/). 5 Mart 2019 itibariyle 652 kişiye dava açılmış ve toplam 1332 dava görülmüş.

Bir de tabii KHK’liler var. KHK de ne diyeceksin. Kanun Hükmünde Kararname. Siyasi irade karar veriyor, sonra o karar kanun oluyor, sonra o kanunla insanlar işlerinden, pasaportlarından filan oluyor (Bu arada, hazır aklıma gelmişken, senin pasaportu da aldılar mı? Bir ara seni “bile” suçlamaya kalkmışlardı hani, 15 Temmuz’da Büyükada’da “CIA mensuplarıyla” toplantı yaptığın iddiasıyla?). 1 Eylül 2016 ile Temmuz 2018 arasında 122 üniversiteden 6081 akademisyen ihraç edilmiş mesela, biliyor muydun? Altı bin seksen bir!

Ama tabii daha önemli sorunlarımız var değil mi? Kaynaklarımız sınırlı; yeterince teori çalışmıyoruz; arz-talep dengesi bozuk. Filan.

Her şeyden geçtim, Büşra Ersanlı’nın, İştar Gözaydın’ın, Füsun Üstel’in yüzüne nasıl bakacaksın? O isimlerini saydığın genç akademisyenlerin yüzüne nasıl bakıyorsun? Aynaya bakabiliyor musun rahatlıkla?

Genç akademisyenlere not:

Akademide 25 yılı geride bırakmış birinden naçizane bir öneri. Bugünün Türkiye’sinde işiniz çok zor, biliyorum. Bir yanda boğucu bir siyasi ortam, her an işini kaybetme riski, bütün angaryaları sizin üzerinize yıkan kıdemli hocalar, korkunç bir ders yükü; diğer yanda tez yazma, araştırma yapma zorunluluğu ya da arzusu. Ve elbette geçim derdi.

Tüm bunlarla uğraşırken aktivizme ayıracak zamanınız olmayabilir. Kaldı ki akademisyenlikle aktivizmi bir arada düşünmek zorunda da değilsiniz. Sadece işinize odaklanmak, bilimsel çalışmalara odaklanmak da son derece makul bir tercih. Örneğin ben sizin yerinizde olsam, özellikle de yurt dışına çıkma imkânım yoksa her tür siyasi eylemden uzak durur, kitaplarıma, makalelerime gömülür, bu kötü günlerin geçmesini beklerdim.

Ama malum, herkes bu seçimi yapmıyor. Bazılarınız ikisini birlikte götürmeye çalışıyor; bazılarınız ise bu karanlık dönemde ilkeli bir siyasi duruş sergilemenin makale yazmaktan daha önemli olduğunu düşünüyor. Haklıdırlar, değildirler, o ayrı konu. Fakat bu seçimi yapanlar, Türkiye halk destekli bir otokrasi olduğu için ödememeleri gereken ağır bedeller ödüyorlar.

Sizin onlara karşı tek sorumluluğunuz bu seçimlerine saygı göstermek. Eylemlere katılmak, bildirilere imza atmak, konuşmak zorunda değilsiniz. Ama bunları yaptıkları için bedel ödeyenleri yok sayamazsınız. Görmezden gelemezsiniz. Onlarla dalga geçer gibi “Türkiye’de yeterince teori üretilmiyor” tadında yazılar yazamazsınız.

Yani ne yaparsanız yapın, Mensur hocanızın yaptığını yapmayın. Onun gibi olmayın. Ki aynaya kendinizden utanmadan bakabilin.

Bu yazı Ahval sitesinden alınmıştır.

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/bir-kusak-bir-donem-bir-akademisyen?amp

Grief is…

“Grief felt fourth-dimensional, abstract, faintly familiar. I was cold.”

Grief feels multi-dimensional, concrete, and terribly familiar. I am cold. Always cold.

“But, I thought, in support of myself, everything has changed, and she is gone and I can think what I like.”

Yes, everything has changed. He is gone. But I can’t think what I like. I don’t know what I like. Sometimes I like the things that I used to like. I feel the way I used to feel. Sometimes I don’t like anything. And I feel I can’t like anything. Not the same way. Maybe more, maybe less.

“The house becomes a physical encyclopedia of no-longer hers … She was not busy dying, and there is no detritus of care, she was simply busy living, and then she was gone.”

The world is a physical void it-used-to-be hims. He was full of life, limping when he couldn’t walk, rolling when he couldn’t limp, swallowing when he couldn’t chew, smiling when he couldn’t laugh. He didn’t know how to die, so he was living. When he couldn’t breathe, he was gone. Leaving behind a detritus of pain.

“I will stop hearing her breathing.”

I liked to listen to his breathing. I always had difficulty sleeping – I couldn’t sleep without ear plugs even when I was sleeping alone. I didn’t need ear plugs when I with him. His breathing was soothing. Hypnothizing. Not that day. It wasn’t even him breathing. It was the methadone. Slow, rhythmic, artificial. I wish I could have put my ear plugs in. I couldn’t for we were waiting. Then the methadone stopped breathing.

“I want to be there again. Again, and again. I want to be held, I wanted to hold.”

But I know that I can’t be there again. He would never hold me again. No one can ever hold me like that again. Will I ever be able to hold someone the same way again? Will I ever hold someone again?

“I missed her so much that I wanted to build a hundred-foot memorial to her with my bare hands. I wanted to see her sitting in a vast stone chair in Hyde Park, enjoying her view. Everybody passing could comprehend how much I miss her. How physical my missing is. I miss her so much it is a vast golden prince, a concert hall, a thousand trees, a lake, nine thousand buses, a million cars, twenty million birds and more. The whole city is my missing her.”

I miss him so much that I want to rip the whole world apart with my bare hands. Leave no memorial behind. Leave no living sould behind. I would take their eyes out. So that they don’t see anything. Not my missing. Not me. Not the world as it is. That is how brutal my missing is. I miss him so much I can’t even remember him. Picture him. Hear him. A dark hole. Full of crawling bugs. Climbing on me. Flowing through my cavities. Suffocating me. Blinding me. Slowly. Killing me. The whole world is killing me. Life is killing me.

“We used to think she would turn up one day and say it had all been a test.”

I would have liked to think he would turn up one day and say it had all been a bad joke. But I know he won’t. I know it’s not. He is in a green urn. Buried under a beautiful stone. A stone nonetheless. On the right-hand corner of a yard. In a cemetary. Behind the chapel. In a now-so-ugly, oh-so-ugly city.

“Moving on, as a concept, is for stupid people, because any sensible person knows grief is a long-term project. I refuse to rush. The pain that is thrust upon us let no man slow or speed or fix.”

Moving on? I haven’t even started to move! Am I stupid? Am I normal? Am I sensible? Do I know grief is a long-term project? Did I say project? Is grief a “project”? How does one do that project? Do grief? The pain that is carved into my soul, my whole being will never leave me, so how can I speed, or slow, or fix? How do I live with it? How do I move with it?

Move on? Come on!

* All quotations are from Max Porter, Grief is the Thing with Feathers, Faber and Faber, 2015. This piece is originally published in Ahval News. https://ahvalnews.com/life/grief?utm_medium=Social&utm_source=Twitter#Echobox=1559490607

Action plan for Turkey’s opposition in Istanbul rerun

Turkey has managed to fit five elections into the past four years. On June 23, 2019, residents of the country’s largest city will go to the polls for a sixth time. A generation that all-too-often has said it is tired of bearing witness to history will once more take the witness stand and vote on the future of Turkey’s democracy.

Still, there is some truth in the conventional view that this vote will be different from those that came before. The June 2015 elections ended the Justice and Development Party’s (AKP) parliamentary majority for the first time since 2002. Still the powers that be, allied with the nationalist opposition and a trigger-happy Kurdistan Workers’ Party (PKK), managed to nullify that vote and recover its lost parliamentary seats five months later. 

The constitutional referendum of 2017 paved the way for a presidential-style executive regime, and with the June 2018 vote, the parliament virtually abolished itself.

Turkey’s March 31 local elections ended AKP hegemony over major municipalities, including the country’s economic power house Istanbul, at least temporarily. The opposition’s victory in the Istanbul mayoral race rekindled belief in democracy among Turkish citizens, breathing new life into the silent majorities who had grown tired of government repression.

Prompted by an almost existential fear of losing control, the hegemon once more interfered in the political process and decided that the Istanbul elections should be re-run. This was tantamount to jettisoning its rhetoric of “the national will” and crossing the red lines President Recep Tayyip Erdoğan had drawn himself. He did not care; the price to pay was too great. 

There is no point in a dwelling too much on how we got here. Now is the time for action.

So let us reiterate the question Lenin posed in 1902: What is to be done?

Before delving into our action plan, a few reminders:

  • Turkey is an autocracy, a one-man regime. We should stop acting as if there is even a semblance of democracy and give up describing the current situation with flashy political science terms like “competitive authoritarianism.” Whatever epithet one might use to describe a regime that disregards the rule of law and overturns election results, one should avoid the word “democracy”. 
  • A majority of voters still support this autocracy. Sure, the election process is not fair, and results are tampered with. Particularly in regions with a high percentage of Kurdish voters, all sorts of election fraud occurs in order to secure victory for the AKP. Still, over 50 percent of voters across Turkey, meaning around 23 million people, support the AKP’s nationalist coalition. Overall, the AKP took 44 percent of the vote, 14 percent ahead of the second highest share.
  • The hegemonic political culture, ideology, and sociological structures work to the advantage of the regime. By this I am not referring to the classic right-left divide, or the oft-quoted dictum that “70 percent of the Turkish electorate is on the political right.” It is known that a large majority of voters hold conservative nationalist values, and prefer stability and safety to freedom, equality, and social justice. Add to this the pervasive aversion to minorities, the advantages of being in power for 17 years, and the ample possibilities for indoctrination, and it is clear how difficult the road ahead will be for those who want democracy.
  • Global political momentum also favours the ruling coalition. Established western democracies have been taken over by far-right movements, amid a nationalist, anti-immigrant, isolationist style of politics. Countries that openly reject liberal democracy, such as Hungary and Poland, are members of the European Union (EU). The United States is led by a demagogue who believes in the supremacy of a white Anglo-Saxon, Protestant majority. A party that was established a few weeks ago in Britain is topping the polls ahead of the forthcoming European Parliament elections. In short, we live in an era of populists, nationalists, and autocrats.

Keeping all this in mind, here is what Turkey’s opposition should do:

  1. Boycotting the elections is not an option. Unless all parties take part in the boycott, no good can come from refusing to vote. The calls for boycotting to avoid conferring legitimacy on the government are an exercise in futility. The government is not democratically legitimate anyway. By overturning the elections, it clearly proved that it does not care for democracy. No matter what the results may be, everyone should go to the polls.
  2. Since the local elections have been transformed into a personal referendum, those who are dissatisfied with the trajectory of the country and want democracy need to think strategically and agree on a single candidate. This candidate should of course be the CHP’s Ekrem Imamoğlu, who defeated the AKP on March 31 thanks to a clever, all-inclusive campaign.
  3. Ideological polarisation must be set aside to thwart AKP efforts to divide the opposition, which needs to move beyond the past and look toward the future.
  4. It is clear the AKP will do everything in its power to win, and will resort to any form of fraud. All political parties and civilian opposition groups must fiercely guard the ballot box. Even if it may be impossible to prevent fraud, they should do whatever is necessary to expose fraud if it occurs.
  5. In spite of all these precautions, the regime can (and probably will) proclaim victory. It could ignore the objections, repress protests through violence, and even try to incarcerate Imamoğlu. At this point, it is worth remembering that the ruling party has already lost Istanbul. Any election results that government-run media organisations may announce on June 23rd will not change this fact. 
  6. If the goal is democratisation, March 31 should be seen as a milestone, independent of the June 23 result. The overturning of the elections is proof that the regime is aware of this as well. Clinging to Istanbul to preserve the status quo and ensure personal survival will only delay the inevitable.
  7. Finally, Turkey’s democratisation should not be understood as an institutional issue. Institutions are shaped by the dominant political culture. Leaders that “kill” democracy are a product of the people they represent. The opposition itself does not have a bright democratic track record. Nevertheless, it has no choice but to fight.

In the preface of “What Is to be Done?” Lenin states that his initial plan was to write a continuation of an earlier article titled “Where to Begin?” He even apologised to his readers for his delay in writing the sequel. Perhaps the question that should be asked of those who oppose the AKP regime is not “what is to be done?” but rather “where to begin?” The seven points I outline above are an attempt to answer this question.

NOTE: I am aware that the tone of this piece differs from my other writings. This is because the times we live in require such a tone. As noted above, what is needed now is not analysis, but action. It is with this in mind that the above piece is written.

© Ahval English