Irkçı değilim, benim de Suriyeli arkadaşlarım var

“Irkçı da sizsiniz faşist de. Gelecek güzel günlerde, Türkiye’nin başını Suriye’de belaya sokmanın öncelikli failleri kabul edileceksiniz.”

29 Temmuz’da siyasi İslamcı Haksöz gazetesi’nin kendisiyle ilgili bir haberine tepki olarak attığı twitte böyle feveran ediyordu Hürriyet gazetesi yazarı İsmail Saymaz. 

Olayı anlamak için bir gün öncesine gitmemiz ve Saymaz’ın Suriyeli mülteciler konusuna değinen diğer twitlerine bakmamız gerekiyor. 28 Temmuz’da birbiri ardına attığı üç twitte şunları yazıyor İsmail Saymaz:

“Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına geldi. Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği bu sorunu, halkı suçlayıp faşizmin kahrolmasın[ı] temenni etmekle çözüleceğini sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.”

“Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor. Suriyelilerle biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmak yerine kibirli bir dille halkı ırkçı ve faşist diye suçluyorlar.” 

“Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı, İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir.” (Tek bir düzeltme dışında imlaya dokunmadım.)  

Sosyal medyada haklı olarak epey tepki çeken bu twitlere ilk yanıt verenlerden biri aynı gün bu konuda bir yazı yazan Banu Güven’di (https://t24.com.tr/haber/banu-guven-suriyeliler-defolsun-esittir-turken-raus,832535). Başka isimlerin de katılımıyla bir süre devam eden bu tartışmayı konunun içeriğinden çok magazinsel boyutunu öne çıkarmayı tercih eden farklı medya platformlarından okuyabilirsiniz. 

Ancak konu, iki gazeteci arasında yaşanan bir tartışmaya indirgenemeyecek kadar önemli. Saymaz’ın tepkilere verdiği öfkeli, kimi bel altı (Güven’e yönelik “Çalıştığın Alman kuruluşuna şunu anlatman iyi olur”; “Hiç mi insanlarınıza karşı aidiyet hissetmiyorsun?”) yanıtlara hiç girmeyelim. Öte yandan mülteci karşıtlığı, ırkçılık, milliyetçilik ilişkisi irdelenmeye değer.

İşe şunu belirtmekle başlayalım. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke, 4 milyonun üzerinde mülteciyi kaldıramaz. Ekonomik durumu Türkiye’den çok daha iyi durumda olan Almanya, İsveç gibi mültecilere karşı görece daha olumlu politikalar izleyen AB ülkeleri bile 2015 yılında yaşanan krizden sonra ya sınırlarını tamamen kapattılar ya da kabul ettikleri göçmen sayısını büyük ölçüde kısıtladılar. Zaten Türkiye’deki Suriyeli sayısının patlamasının bir nedeni de AB ile 2016 yılında imzalanan anlaşma (anlaşma metni için bkz. https://www.europarl.europa.eu/legislative-train/theme-towards-a-new-policy-on-migration/file-eu-turkey-statement-action-plan). Kaldı ki mülteci sorunu sadece ekonomik de değil. Kültürel farklılıklar ve bunun doğurduğu çatışmalar, mültecilerin arasına sızan terör örgütü mensuplarının yarattığı güvenlik açığı… Dolayısıyla, evet, bu sorunun konuşulması ve zamana yayılarak, kimse mağdur edilmeden, çözülmesi gerekiyor.

Ancak sorunu ırkçı yaklaşımlarla ya da ırkçılığı besleyen milliyetçi hamasetle aşmak mümkün değil. İsmail Saymaz’ın twitlerinden yola çıkarak meseleyi anlatmaya çalışayım.

  • “Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor”sa bunun sorumlusu Suriyeliler midir? Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na göre Türkiye’de çalışma izni verilen Suriyeli sayısı 31 bin 185. CHP, 1 milyondan fazla Suriyelinin kayıt dışı çalıştığını iddia ediyor (https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49150143?ocid=socialflow_twitter). CHP’nin verdiği rakamın doğru olduğunu kabul etsek bile bunun sorumlusu yine Suriyeliler değil, buna göz yuman Türkiye Cumhuriyeti hükümeti. Saymaz, bu konuda tek kelime etmiyor.
  • “Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir”, evet. Burada da öncelikle Kızılay ve Dünya Gıda Programı (WFP) tarafından yürütülen (ve sadece Suriyelilere yönelik olmayan) anket sonuçlarına göre işi olmayan mültecilerle, düzenli işi olan mültecilerin kazançlarının asgari ücretin altında olduğunu belirtmek gerekiyor. Asıl soru ise evlatların atanamaması ile Suriyelilerin ne ilgisi olduğu! Bilebildiğimiz kadarıyla Suriyeli mülteciler bürokraside yüksek pozisyonlara gelmiş değiller. Bakanlık filan yapmıyorlar; dolayısıyla KHK’lerden, üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan genç işsizler ordusundan sorumlu da olamazlar. 
  • “Kim dedi bunun sorumlusu Suriyelilerdir?” diye çıkışıyor İsmail Saymaz Banu Güven’e ve onu “niyet okumakla” suçluyor. Suçluyor da, Saymaz’ın twitleri pek de niyet okumaya yer bırakmıyor. Mülteciler meselesini “Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği” bir sorun olarak tanımlayan Saymaz’ın kendisi. Kim daha yoksul, daha ezilen? Türk halkına ırkçı denilmesine içerlediğine göre ezen Türkiyeli yoksullar olamaz. O zaman? Yoksulu, ezileni ezen Suriyeliler olmuyor mu? Başka bir twitinde “Türk/Kürt yoksul ile Suriyeli yoksul karşı karşıya getiriliyor” diyerek kendini savunmaya çalışıyor Saymaz. Peki, kim getiriyor bu insanları karşı karşıya? 
  • “İslamcılar” ve onların “ümmetçi hayalleri” mi? Kim bu İslamcılar? Haksözcüler mi? Ümmetçi hayaller kuranlar peki? Suriye’de savaşa müdahil olan kim sevgili Saymaz? Şu an Afrin’i elinde bulunduran cihatçı grupları kim destekliyor? İŞİD’ci bombacılar yüzünden ülke “Dingo’nun ahırına döndü” diyorsun. Kim soktu o bombacıları ülkeye? Kim yaralı İŞİD’cileri Türkiye’deki hastanelerde tedavi etti? Banu Güven’in vatan sevgisini ya da çalıştığı kuruluşu sorgulayacağına, yazdığın kitaplara referans vereceğine açıkça söylesene. Türkiye’yi yöneten kim İsmail Saymaz? Ümmetçi hayaller kuranlar nerede? Washington’da mı?
  • Şu ana kadar sorduğum tüm soruların cevabını biliyorsun değil mi? Ama yazamazsın. Yazarsın da, o zaman laf attığın Haksöz, Güneş gibi paçavralardan çok da farkı olmayan, satışı 40 bin’lerde sürünen amiral geminde yazmaya devam edemezsin değil mi? Edebilir misin? Sakın yine hamasete sarılıp “yurt dışından atıp tutmak kolay. Sıkıyorsa buraya gel, öyle konuş” deme. Beni işe hiç karıştırma, çünkü gazeteci değilim. Yurt dışında bulunma nedenlerim de çok iyi bildiğin gibi özel. Ama işlerini özgürce yapamadıkları için “Alman kuruluşlarında” çalışmak zorunda kalan meslektaşlarına laf etme istersen. Kimse keyfinden Almanya’ya gitmiyor malum. Kimileri hapis korkusundan ailesine, eşine, dostuna hasret. Sen bir seçim yaptın, Radikal kapatılınca “ümmetçi hayaller kuranların” eline geçen amiral gemisine kapağı attın. İstediğini yaparsın, kimse sana hesap soramaz. Sonuçta hepimiz kendi yaptığımız tercihlerden sorumluyuz. Ama sen de başkalarına hesap soramazsın. İsteyen Alman kuruluşunda çalışır; isteyen İngiliz kuruluşunda. 

Bitirmeden şu ırkçılık meselesine de girelim istersen. “Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına” gelmiş ya sana. Bu kez akademisyen şapkamı takıp da cevap vereyim izninle. “Vatanı için savaşmayanlar plajımıza giremez” yazan Sinoplu işletmeci, “Ellerine silah almaya yürekleri yetmez, yetseydi ülkelerinde kalırlardı” diye slogan atan ekşisözlük yazarı, “Yok mesele gerçekten Suriyelilerin iyiliğini istemekse, o zaman bu, zaten Suriyelilerin Suriye’ye gitmesini istemeyi gerektiriyor. Çünkü nitelikli modern bir toplumdan gelmeyen bu insanların, Türk toplumuna uyum sağlamaları mümkün değil” diye yazan köşe yazarı hem ırkçıdır, hem faşisttir sevgili Saymaz. 

Irkçıya ırkçı demeden “Suriyelilere biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmalıyız” diye twit atmak da ırkçılık değilse bile yangına körükle gitmektir. Sadece Twitter’da 1.4 milyon takipçisi olan, hemen her TV kanalına çıkabilen az sayıda insandan birisin. İyi niyetliysen (ben öyle olduğuna inanmak istiyorum) ve gerçekten mülteci sorununun çözümüne katkıda bulunmak istiyorsan ırkçıya ırkçı demekten korkmaman gerekiyor. Bir de tabii bu sorunu yaratanlara iki çift laf etmekten. 

NOT: Bu yazı aşağıdaki podcast ile bir bütün oluşturuyor. Gerek yazı, gerek podcast Ahval sitesinde yayımlanmış, kişisel bloguma oradan alınmıştır. https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/irkci-degilim-benim-de-suriyeli-arkadaslarim-var?amp

📌 http://bit.ly/Ozkirimli_Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli-Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli–Podcast5

Alternatif link: https://thevoid.blog/2019/08/05/podcast-5-irkcilik-uzerine/

 

Türkiye’de demokrasi: Amatörce bir teori

Uzun süre yurt dışında yaşamak, Türkiye’de olan bitenlere belirli bir mesafeden bakmak ve çok sık olmasa da arada “geri dönmek” insana farklı bir perspektif kazandırıyor. Bu farklı bakış kimi zaman bir zenginlik sağlıyor. Her şeyin ortasında yaşarken, yaşadıklarınız hayatınıza türlü şekilde yansırken göremediğiniz şeyleri görüyorsunuz.

Kimi zaman ise sizi nüanslara körleştiriyor. Kendinizi uzaktan ahkâm keserken bulabiliyorsunuz, çünkü söyledikleriniz hayatınıza değmiyor. Diyelim haksızsınız, yanlış bir fikir öne sürmekten başka bir bedel ödemiyorsunuz.

Geçen haftaların birinde yabancı bir yayın organı için İstanbul seçim sonuçlarının ne anlama geldiğini bir “sürgün” gözüyle yorumlamam istendiğinde öncelikle sürgünde olmadığımı, kendimi bir sürgün olarak da görmediğimi hatırlattım kendilerine.

Bu, Türkiye’de de çok bilinmiyor aslında. Beni kişisel olarak tanıyanlar dışında çoğu kişi siyasi nedenlerle yurt dışında olduğumu sanıyor. Ama öyle değil.

Ben Türkiye’den 2011 yılında, profesyonel nedenlerle, geçici bir iş teklifi aldığım için iki seneliğine ayrıldım. O süre zarfında Luca doğdu ve İsveç’te kaldım. Luca olmasaydı kalır mıydım, bilmiyorum.

Barış imzacısı değilim; bildiri önüme gelmedi bile. Gezi’den sonra medya ve sosyal medya görünürlüğüm arttı; akademik özgürlükler, haksız yere hapse atılanlar uğruna aktivizmi artırdım ama şanslıydım, başıma bir iş gelmedi.

Sanırım bunun bir nedeni de Luca’yı ABD’ye götürebilmek bağış kampanyası başlatmamızdı. 2014’te teşhis konulan Luca’nın durumunu iki sene sonra, 2016’da kamuoyu ile paylaştık. Paylaştığımız anda sosyal medya ile sınırlı kalan ölüm tehditleri, saldırılar bıçak gibi kesildi. Açıkçası beklediğim bir şey değildi; şaşırdım.

Her neyse lafı uzatmayayım, sürgünde değilim. Sürgün hiç değilim. Bu lafı kendimi tanımlamak için kullanmak gerçek sürgünlere edilebilecek en büyük hakaret olur. Ama Türkiye’yi uzaktan gözlemlemenin getirdiği avantajlardan yararlanmaya çalışıyorum. Elbette bugüne dek öğrendiklerimle ve yaşadıklarımla yoğurarak.

İşte tam da bu noktada yas ile demokrasi arasındaki benzerliği fark ettim. Yas denilen o ele gelmez, göze görünmez şeyi anlamaya çalışırken fark ettiğim şeylerden biri ilerleme kaydetmenin ne kadar zor olduğu, ne kadar zaman aldığı oldu.

Bırakın günleri, haftaları, aylarca uğraşıyor, birkaç bebek adımı atarak bir yere geliyorsunuz (diyelim, iki sayfadan fazla okuyabilecek konsantrasyona kavuşuyorsunuz). Sonra ufacık bir şey oluyor, kat ettiğiniz tüm mesafeyi bir anda kaybediyor, başladığınız yere dönüyorsunuz! Tıpkı çiy gibi.

Bir sürü etkenin bir araya gelmesiyle yaprakların üzerinde çiy taneleri oluşuyor. Bütün gece sürüyor o damlacıkların oluşması. Sonra birisi, bir şey gelip yaprakları bir silkeliyor, tüm çiy taneleri dağılıyor.

Yas böyle bir şey. Galiba Türkiye’de demokrasi de. Açıklamaya çalışayım.

Çiy dediğimiz basit doğa olayı, aslında o kadar da basit değil. Ben de bilmiyordum, biraz termodinamik okudum, amatörce de olsa süreci biraz anladım.

Öncelikle çiy oluşması için havanın açık, sakin olması gerekiyor. En fazla çok hafif bir rüzgâr. Havanın açık olması önemli, çünkü bu tür havalarda korunaklı olmayan yüzeyler ısı/enerji kaybediyor. Eğer bu ısı kaybını dengeleyecek bir başka faktör yoksa yüzey soğuyor.

Çimenler, yapraklar, çiçekler radyasyona, Türkçesiyle ışınıma, enerji iletimine havadan daha yatkın. Yani havadan daha çabuk soğuyorlar. Ve kendilerini çevreleyen havayı da soğutuyorlar. Eğer hava yeterince nemliyse “çiy noktası” denilen dereceye erişiliyor; hava yoğunlaşarak sıvılaşıyor ve çiy dediğimiz su damlacıklarını oluşturuyor.

Gördüğünüz gibi amatör bir anlatım bile bir paragraf sürüyor. Bu arada çiy deyip geçmeyelim. Kurak bölgelerde çiy biriktirmek için çiy havuzları kuruluyor ve bu havuzlardan elde edilen kaynakla örneğin hayvancılık yapılıyor. Akademik literatürün en saygın dergilerinden Journal of the Royal Agricultural Society’e göre ilk çiy havuzu 1865 yılında kurulmuş örneğin.

Bilmiyorum, buraya kadar yazdıklarım Türkiye’nin demokrasi deneyimi ile ilgili bir çağrışıma yol açtı mı kafanızda. Açmadıysa devam edeyim. Türkiye’de demokratik bir atmosfer oluşması için aynı anda birçok etkenin devreye girmesi gerekiyor. Açık, durgun bir hava; doğru sıcaklık/soğukluk; yeterli nem seviyesi…

Bu etkenlerin tümü aynı anda devreye girerse -ki bunda şansın da payı yüksek- çiy damlacıklarından oluşan minik bir demokrasi vahasına kavuşuyoruz. Şanslıysak koşullar uygun olmaya devam ediyor; damlacıklar büyüyor, çoğalıyor, birbirleriyle birleşiyor, demokratik ortam da bununla doğru orantılı olarak kalıcılaşıyor.

Örneğin Gezi böyle bir andı. Kıbrıs meselesinin çözülür gibi olduğu, Türkiye’nin birbirine ardına AB’ye uyum paketleri geçirdiği kısa dönem de.

Ancak bunca zorlukla oluşan çiy damlacıkları maalesef çok kırılgan. Tek bir fiske ile dağılıveriyorlar. Kimi zaman bu fiske ordudan geliyor, kimi zaman Menderes, Erdoğan gibi seçilmiş bir siyasetçiden. Ve demokratik an buhar olup gidiyor.

Belki de 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimleri de böyle bir anı simgeliyordu. Hava açık ve durgundu. Ordu devreden çıkmıştı. PKK en azından bir süredir ciddi bir askeri tehdit oluşturmuyordu. Gülen Cemaati dağıtılmıştı.

Hava sıcaklığı istenen noktadaydı. Ekonomi iyi gitmiyordu. Dış politikada sorunlar birikmiş, S-400 krizi kapıya dayanmıştı. Yeterli nem de vardı. Muhalefet ilk kez karizmatik bir aday etrafında birleşmiş, hatta Kürtlerin de desteğini arkasına almıştı. Ülkeyi yöneten siyasi iradenin seçimleri iptal etmesiyle tüm ülke yüzeyi koca bir yaprak oldu, havayla temas etti. Türkiye 24 Haziran sabahı çiy ile kaplanmıştı.

Unutmayalım ama. Çiyin oluşması zor, dağıtılması kolay. Ülkeyi yönetenlerin çiy damlalarını bir havuzda birikmeden tek bir fiske ile dağıtması mümkün. İşte bu noktada amatör çiy teorimin de sınırlarına geliyoruz. Sonuçta siyaset ve termodinamik farklı. Siyaset teorileri fizik teorileri gibi katı değil; kuralları eğip bükmek, değiştirmek mümkün.

O yüzden iş demokrasiden yana olanlara düşüyor. Çiy tanelerini biriktirmek, büyütmek istiyorsak “yeşili korumak” zorundayız.

İş yine ağaca, yeşile, çevreye bağlandı, iyi mi…


© Ahval Türkçe

İkinci Kürt açılımı (!)

Bu yazıyı 23 Haziran Pazar günü Barselona-İstanbul uçağında yazmaya başladım. Uçakta internet olmadığı için ikinci İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kimin kazandığını bilmiyordum.

Havaalanı çıkışı sloganlar ve taksi kornaları eşliğinde dans edenleri görünce herhalde Türk milli takımı Fransa’yı bir daha yendi; taraftarlar onları karşılamaya geldi sandım. 

Bindiğim taksinin şoförü “Abi nasıl [biiiip]! 340.000 oy fark!” deyince Ekrem İmamoğlu’nun seçimi ikinci kez kazandığını anladım. Taksici bana neden güvendi, böyle rahat konuştu, anlamasam da çok umursamadım. “High five” yaptık. Eşi dostu aramak için telefona sarıldığımda fark 700.000’e dayanmıştı.

Pazar gecesinden bu yana seçimle ilgili birçok yorum okuduk. Zaten yoruma açık fazla bir şey de yok. Demokrasi dışı yollarla seçime müdahale edilmezse sonucun bu şekilde olması beklenen bir şeydi.

Belli ki ülkeyi yöneten siyasi irade çoktan katlettiği demokrasiyi henüz gömmeye karar vermemiş, morgda tutuyor. Cesetle ne yapmayı planladığı meçhul. 

Gelecekle ilgili tahminlerde bulunmayı sevmediğim için ikinci seçim yerine başka bir ikinci, İstanbul’u kaybetmemek için her şeyi göze aldığı anlaşılan iktidarın “İkinci Kürt Açılımı” üzerine yazmaya karar verdim.

Açılımın fitili seçimden birkaç gün önce iktidar medyasında ateşlendi. Sabah gazetesi Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu, 20 Haziran’da yayımlanan “İstanbul… Kürt kökenli seçmenler” başlıklı yazısında “kararsızlar ve Kürt kökenli seçmenlerin dengeleri değiştirebilecek güce” sahip olduğunu yazdı.

Müderrisoğlu’na göre “kararsız olarak tanımlanan ve yakın markaja rağmen renk vermeyen bu grubun anlaşılabilir kaygıları veya memnuniyetsizlik nedenleri” vardı.

Selahattin Demirtaş, muhalefetin aday İmamoğlu’na destek isterken İmralı’nın ne dediği henüz bilinmiyordu. [Devlet diline alışık olmayanlar için açıklayalım. “Kürt kökenli seçmen”, Kürtler; “İmralı”, PKK lideri Abdullah Öcalan demek.] Müderrisoğlu yazısını yıllardır kimsenin uğra(ya)madığı, 31 Mart öncesi ve sonrasında ise yol geçen hanına dönen İmralı’dan bir işaret gelmesi gerektiği yönündeki temennisini ifade ederek bitiriyordu. Duyumlar, İmralı’dan seçimlerde nötr kalınması gerektiği yönünde bir çağrı geleceği şeklindeydi.

Nitekim beklenen çağrı gecikmedi. Aynı gün akşam saatlerinde Anadolu Ajansı “İmralı Cezaevi’nden açıklama yapan teroristbaşı Öcalan, HDP’ye İstanbul seçimlerinde tarafsızlık çağrısı yaptı.” haberini geçti.

Haberin detayları ertesi gün netleşti. Öcalan bir mektup yazmıştı ve bu mektubu kamuoyuna avukatları üzerinden değil, kendisiyle görüştüğü anlaşılan Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı ve Rektör Danışmanı Doç. Dr. Ali Kemal Özcan aracılığıyla paylaşmayı seçmişti.

[Devlet diline alışık olmayanlar için belirtelim. “Tunceli”, Dersim demek.] Pek çok kişinin adını ilk kez duyduğu Özcan, akademik camiada, özellikle Kürt meselesi üzerine çalışanlar arasında kendisinin de açıkça reddetmediği “derin ilişkileri” sayesinde iyi bilinen biriydi.

Özcan’ın ilettiği mektupta, Öcalan iktidar ve muhalefet bloklarından farklı bir üçüncü alternatiften, “HDP’de ifadesini bulan Demokratik İttifak’tan bahsediyor, yeni bir çözüm süreci odaklı bu ittifakın ‘güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmaması’ gerektiğini vurguluyordu. Başka bir deyişle, Kürtlerin seçimlerde tarafsız kalmasını öneriyordu.

Ali Kemal Özcan’a göre bu görüşme Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayıyla gerçekleşmişti. Nitekim Erdoğan da kendisiyle yapılan bir röportajda sorulan bir soru üzerine Öcalan’ın mektubunda “Eğer siz beni destekliyorsanız, ne oraya ne şuraya değil, siz kendi gücünüzü ortaya koymalısınız, herhangi bir yere değil kendi tarafsızlığınızı ortaya koymalısınız” dediğini iddia etti; böylelikle Özcan’ı dolaylı da olsa doğruladı.

Erdoğan’a göre bu mektup, Öcalan ve Demirtaş arasında bir iktidar mücadelesi olduğunu gösteriyordu. Demirtaş HDP’nin İmamoğlu’nu desteklemesi çağrısında bulunurken Öcalan tarafsız kalınması istiyordu; bu da Erdoğan’ın deyimiyle “kendi iktidarını bunların hiçbirine kaçırmak” istemediği anlamına geliyordu.

İşin daha da ilginç tarafı, kamuoyu henüz Erdoğan’ın açıklamalarını sindirmemişken devreye Cumhur İttifakı ortağı MHP’nin başkanı Devlet Bahçeli de girdi ve “Teröristbaşının mektubu[nun] HDP’nin vahim sapmasına, zillet ittifakına verdiği rezil desteğine itirazın, tepkinin ve bundan duyduğu rahatsızlığın eseri ve sonucu” olduğunu iddia etti.

Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak, Öcalan’ın asılması için idam cezasının geri getirilmesini savunan, meydanlarda destekçilerine ip atan Bahçeli, Öcalan’ın desteğinden medet umuyordu. 

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, devletin resmi kanalı TRT Kürdi 22 Haziran gecesi Öcalan’ın kırmızı bültenle aranan kardeşi Osman Öcalan’ı ekrana çıkardı ve İstanbul seçimleri ile ilgili görüşlerini aktardı. Osman Öcalan’a göre Ekrem İmamoğlu Kürtlere ciddi bir mesaj vermemiş, tersine Kürtlerden kaçmıştı. Kürtler, Abdullah Öcalan tarafından verilen mesajı dinleyecek, CHP’nin adayına oy vermekten kaçacaktı.

2015 seçimlerinden sonra PKK ile topyekün savaşa girerek Güneydoğu’da taş üzerinde taş bırakmayan, sivil halkın cesetlerini gömmesine bile izin vermeyen, Suriye’deki iç savaşa dahil olarak Afrin’i işgal eden Türkiye Cumhuriyeti İstanbul uğruna Kürt politikasını 180 derece değiştirmeyi göze almış, bir gecede “İkinci Kürt Açılımı”nı (!) başlatmıştı. “Kızıl elma” İstanbul için ödenmeyecek bedel yoktu.

Ama olmadı. Ödenen bunca bedele rağmen İstanbul 800.000 oy ile kaybedildi. Anlaşılan “İkinci Kürt Açılımı” da işe yaramamıştı. İktidar medyası büyük bir sessizliğe gömülürken, büyük Türk düşünürü Ahmet Hakan asıl kaybedeni ilan etti.

Önümüzdeki 50 yıl içinde Pulitzer ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Hakan’a göre “en büyük kaybeden”, “HDP tabanına egemen olmadığı ortaya çıkan… Kandil’e bile söz geçiremediği belli olan… Karizması fena halde çizilen… Bundan sonraki süreçte muhatap alınması tehlikeye giren…” Abdullah Öcalan’dı. 

Mektubun Öcalan tarafından yazılıp yazılmadığını bilmiyoruz. Avukatları ve HDP yönetiminden yapılan açıklamalar, mektubun gerçek olduğunu gösteriyor. Keza mektubun muğlak, her yöne çekilmeye açık üslubu da Öcalan’ın daha önceki mesajlarında kullanılandan farklı değil.

Öcalan bu mektubu neden yazdı, neden bu tür bir zamanlamayı seçti, hedefi neydi, bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, yapılan gerçek bir tarafsızlık çağrısı ise pek bir işe yaramadığı.

Bu, Öcalan’ın Kürt hareketi açısından önemini azaltmıyor. Yaptığı çağrıların dikkate alınmayacağı anlamına da gelmiyor. Unutmayalım, aynı Öcalan kısa bir süre önce tek bir mektupla aylardır süren açlık grevlerini sona erdirdi.

Üzerinde asıl kafa yormamız gereken mesele de bu zaten. Öcalan’ın etkisini yitirip yitirmediği değil, ne kadar etkiye sahip olduğu. Önderlik mekanizmasının sınırları.

Ufak bir zihin egzersizi yapalım ve Öcalan’ın muğlak bir tarafsızlık çağrısı yerine Kürtleri açıkça iktidarı desteklemeye çağırdığını düşünelim. Zorla ya da isteyerek, Kürtler için en doğrusunun bu olduğuna inanarak.

Sizce Kürtler Öcalan’ı dinler miydi? 

Ben “Hayır, dinlemezdi” diyemiyorum.

  • Bu yazı Ahval News sitesinden alınmıştır. Yazının orijinaline Ahval uygulamaları ya da VPN ile ulaşılabilir.

Grief is…

“Grief felt fourth-dimensional, abstract, faintly familiar. I was cold.”

Grief feels multi-dimensional, concrete, and terribly familiar. I am cold. Always cold.

“But, I thought, in support of myself, everything has changed, and she is gone and I can think what I like.”

Yes, everything has changed. He is gone. But I can’t think what I like. I don’t know what I like. Sometimes I like the things that I used to like. I feel the way I used to feel. Sometimes I don’t like anything. And I feel I can’t like anything. Not the same way. Maybe more, maybe less.

“The house becomes a physical encyclopedia of no-longer hers … She was not busy dying, and there is no detritus of care, she was simply busy living, and then she was gone.”

The world is a physical void it-used-to-be hims. He was full of life, limping when he couldn’t walk, rolling when he couldn’t limp, swallowing when he couldn’t chew, smiling when he couldn’t laugh. He didn’t know how to die, so he was living. When he couldn’t breathe, he was gone. Leaving behind a detritus of pain.

“I will stop hearing her breathing.”

I liked to listen to his breathing. I always had difficulty sleeping – I couldn’t sleep without ear plugs even when I was sleeping alone. I didn’t need ear plugs when I with him. His breathing was soothing. Hypnothizing. Not that day. It wasn’t even him breathing. It was the methadone. Slow, rhythmic, artificial. I wish I could have put my ear plugs in. I couldn’t for we were waiting. Then the methadone stopped breathing.

“I want to be there again. Again, and again. I want to be held, I wanted to hold.”

But I know that I can’t be there again. He would never hold me again. No one can ever hold me like that again. Will I ever be able to hold someone the same way again? Will I ever hold someone again?

“I missed her so much that I wanted to build a hundred-foot memorial to her with my bare hands. I wanted to see her sitting in a vast stone chair in Hyde Park, enjoying her view. Everybody passing could comprehend how much I miss her. How physical my missing is. I miss her so much it is a vast golden prince, a concert hall, a thousand trees, a lake, nine thousand buses, a million cars, twenty million birds and more. The whole city is my missing her.”

I miss him so much that I want to rip the whole world apart with my bare hands. Leave no memorial behind. Leave no living sould behind. I would take their eyes out. So that they don’t see anything. Not my missing. Not me. Not the world as it is. That is how brutal my missing is. I miss him so much I can’t even remember him. Picture him. Hear him. A dark hole. Full of crawling bugs. Climbing on me. Flowing through my cavities. Suffocating me. Blinding me. Slowly. Killing me. The whole world is killing me. Life is killing me.

“We used to think she would turn up one day and say it had all been a test.”

I would have liked to think he would turn up one day and say it had all been a bad joke. But I know he won’t. I know it’s not. He is in a green urn. Buried under a beautiful stone. A stone nonetheless. On the right-hand corner of a yard. In a cemetary. Behind the chapel. In a now-so-ugly, oh-so-ugly city.

“Moving on, as a concept, is for stupid people, because any sensible person knows grief is a long-term project. I refuse to rush. The pain that is thrust upon us let no man slow or speed or fix.”

Moving on? I haven’t even started to move! Am I stupid? Am I normal? Am I sensible? Do I know grief is a long-term project? Did I say project? Is grief a “project”? How does one do that project? Do grief? The pain that is carved into my soul, my whole being will never leave me, so how can I speed, or slow, or fix? How do I live with it? How do I move with it?

Move on? Come on!

* All quotations are from Max Porter, Grief is the Thing with Feathers, Faber and Faber, 2015. This piece is originally published in Ahval News. https://ahvalnews.com/life/grief?utm_medium=Social&utm_source=Twitter#Echobox=1559490607

Action plan for Turkey’s opposition in Istanbul rerun

Turkey has managed to fit five elections into the past four years. On June 23, 2019, residents of the country’s largest city will go to the polls for a sixth time. A generation that all-too-often has said it is tired of bearing witness to history will once more take the witness stand and vote on the future of Turkey’s democracy.

Still, there is some truth in the conventional view that this vote will be different from those that came before. The June 2015 elections ended the Justice and Development Party’s (AKP) parliamentary majority for the first time since 2002. Still the powers that be, allied with the nationalist opposition and a trigger-happy Kurdistan Workers’ Party (PKK), managed to nullify that vote and recover its lost parliamentary seats five months later. 

The constitutional referendum of 2017 paved the way for a presidential-style executive regime, and with the June 2018 vote, the parliament virtually abolished itself.

Turkey’s March 31 local elections ended AKP hegemony over major municipalities, including the country’s economic power house Istanbul, at least temporarily. The opposition’s victory in the Istanbul mayoral race rekindled belief in democracy among Turkish citizens, breathing new life into the silent majorities who had grown tired of government repression.

Prompted by an almost existential fear of losing control, the hegemon once more interfered in the political process and decided that the Istanbul elections should be re-run. This was tantamount to jettisoning its rhetoric of “the national will” and crossing the red lines President Recep Tayyip Erdoğan had drawn himself. He did not care; the price to pay was too great. 

There is no point in a dwelling too much on how we got here. Now is the time for action.

So let us reiterate the question Lenin posed in 1902: What is to be done?

Before delving into our action plan, a few reminders:

  • Turkey is an autocracy, a one-man regime. We should stop acting as if there is even a semblance of democracy and give up describing the current situation with flashy political science terms like “competitive authoritarianism.” Whatever epithet one might use to describe a regime that disregards the rule of law and overturns election results, one should avoid the word “democracy”. 
  • A majority of voters still support this autocracy. Sure, the election process is not fair, and results are tampered with. Particularly in regions with a high percentage of Kurdish voters, all sorts of election fraud occurs in order to secure victory for the AKP. Still, over 50 percent of voters across Turkey, meaning around 23 million people, support the AKP’s nationalist coalition. Overall, the AKP took 44 percent of the vote, 14 percent ahead of the second highest share.
  • The hegemonic political culture, ideology, and sociological structures work to the advantage of the regime. By this I am not referring to the classic right-left divide, or the oft-quoted dictum that “70 percent of the Turkish electorate is on the political right.” It is known that a large majority of voters hold conservative nationalist values, and prefer stability and safety to freedom, equality, and social justice. Add to this the pervasive aversion to minorities, the advantages of being in power for 17 years, and the ample possibilities for indoctrination, and it is clear how difficult the road ahead will be for those who want democracy.
  • Global political momentum also favours the ruling coalition. Established western democracies have been taken over by far-right movements, amid a nationalist, anti-immigrant, isolationist style of politics. Countries that openly reject liberal democracy, such as Hungary and Poland, are members of the European Union (EU). The United States is led by a demagogue who believes in the supremacy of a white Anglo-Saxon, Protestant majority. A party that was established a few weeks ago in Britain is topping the polls ahead of the forthcoming European Parliament elections. In short, we live in an era of populists, nationalists, and autocrats.

Keeping all this in mind, here is what Turkey’s opposition should do:

  1. Boycotting the elections is not an option. Unless all parties take part in the boycott, no good can come from refusing to vote. The calls for boycotting to avoid conferring legitimacy on the government are an exercise in futility. The government is not democratically legitimate anyway. By overturning the elections, it clearly proved that it does not care for democracy. No matter what the results may be, everyone should go to the polls.
  2. Since the local elections have been transformed into a personal referendum, those who are dissatisfied with the trajectory of the country and want democracy need to think strategically and agree on a single candidate. This candidate should of course be the CHP’s Ekrem Imamoğlu, who defeated the AKP on March 31 thanks to a clever, all-inclusive campaign.
  3. Ideological polarisation must be set aside to thwart AKP efforts to divide the opposition, which needs to move beyond the past and look toward the future.
  4. It is clear the AKP will do everything in its power to win, and will resort to any form of fraud. All political parties and civilian opposition groups must fiercely guard the ballot box. Even if it may be impossible to prevent fraud, they should do whatever is necessary to expose fraud if it occurs.
  5. In spite of all these precautions, the regime can (and probably will) proclaim victory. It could ignore the objections, repress protests through violence, and even try to incarcerate Imamoğlu. At this point, it is worth remembering that the ruling party has already lost Istanbul. Any election results that government-run media organisations may announce on June 23rd will not change this fact. 
  6. If the goal is democratisation, March 31 should be seen as a milestone, independent of the June 23 result. The overturning of the elections is proof that the regime is aware of this as well. Clinging to Istanbul to preserve the status quo and ensure personal survival will only delay the inevitable.
  7. Finally, Turkey’s democratisation should not be understood as an institutional issue. Institutions are shaped by the dominant political culture. Leaders that “kill” democracy are a product of the people they represent. The opposition itself does not have a bright democratic track record. Nevertheless, it has no choice but to fight.

In the preface of “What Is to be Done?” Lenin states that his initial plan was to write a continuation of an earlier article titled “Where to Begin?” He even apologised to his readers for his delay in writing the sequel. Perhaps the question that should be asked of those who oppose the AKP regime is not “what is to be done?” but rather “where to begin?” The seven points I outline above are an attempt to answer this question.

NOTE: I am aware that the tone of this piece differs from my other writings. This is because the times we live in require such a tone. As noted above, what is needed now is not analysis, but action. It is with this in mind that the above piece is written.

© Ahval English

23 Haziran’da ne yapmalı? Yedi Maddelik Eylem Planı

Türkiye son dört seneye beş seçim sığdırmayı başardı. 23 Haziran 2019’da altıncı kez sandık başına gidecek. Sosyal medyada da sıkça tekrarlandığı gibi, tarihe tanıklık etmekten yorgun düşmüş bir kuşak, bir kez daha tanık kürsüsüne çıkacak ve demokrasinin geleceğini oylayacak.

Yine de önümüzdeki seçimlerin diğerlerinden farklı olduğunu söylemek mümkün. Haziran 2015 seçimleri, AKP’nin parlamento çoğunluğunu kaybetmesi açısından önemli olsa da Türkiye’yi 2002’den beri yönetmekte olan siyasi irade, muhalefet ve PKK ile el ele vererek seçim sonuçlarını geçersiz kıldı ve Kasım 2015’te kaybettiğini fazlasıyla geri aldı. 2017 referandumu rejim değişikliğine giden yolu açarken, Haziran 2018 seçimleri parlamentonun kendi kendini feshetmesiyle malumu ilam etti.

31 Mart 2019 yerel seçimleri ise AKP’nin büyükşehirler üzerindeki hegemonyasını kırması açısından önemliydi. Özellikle İstanbul’un muhalefete geçmesi demokrasiye inancı canlandırdı, baskı rejiminden bunalanların üzerlerindeki ölü toprağını atmasına vesile oldu.

Ancak İstanbul’u kaybetmekten ölesiye korkan siyasi irade bir kez daha sürece müdahale etti ve İstanbul seçimlerinin yenilenmesine karar verdi. Bu, başı sıkıştıkça sarıldığı milli irade söylemini tarihin çöplüğüne yollaması, kendi çizdiği kırmızı çizgileri silmesi anlamına geliyordu. Umursamadı. Ödenecek bedel büyüktü. Ödemeyi göze alamadı.

Süreci uzun uzadıya analiz etmenin, bu noktaya nasıl geldiğimizi “yine yine yeniden” tartışmanın anlamı yok. Sözün hükmü bitti, eylem zamanı.

O halde Lenin’in 1902 yılında sorduğu soruyu tekrarlayalım: Ne yapmalı?

Eylem planına geçmeden önce bağlama dair birkaç hatırlatma:

Türkiye bir otokrasi, yani tek adam rejimi. O yüzden demokrasi varmış gibi davranmayı bırakalım; var olan durumu “rekabetçi otoriterlik” gibi cafcaflı siyaset bilimi terimleri ile açıklamaya çalışmaktan vazgeçelim. Hukukun üstünlüğünü tanımayan, tek bir sözüyle meşru seçimleri iptal ettirebilen bir irade tarafından yönetilen bir rejimi başına hangi sıfatı getirirseniz getirin, demokrasi ile ilişkilendiremezsiniz.

Bu otokrasi hala seçmen çoğunluğunun desteğine sahip. Seçim süreci adil değil, evet. Seçimlerin kendisine de müdahale edildiğini de biliyoruz. Özellikle Kürt seçmenlerin yoğun olduğu bölgelerde sonuçların iktidar lehine çıkması için ne gerekiyorsa yapılıyor. Yine de AKP-MHP ittifakı Türkiye genelinde %50’nin üzerinde, yaklaşık 23 milyon seçmenin desteğine sahip. Belediye başkanlığı seçimlerinde AKP’nin oranı %44, en yakın rakibi CHP’ninki %30.

Hakim siyasi kültür, ideolojik ve sosyolojik yapı iktidarın lehine. Burada sadece klasik sağ-sol ayrımından, “Türkiye’nin yüzde 70’ci sağcı” tekerlemesinden bahsetmiyorum. Seçmen kitlesinin büyük çoğunluğunun milliyetçi muhafazakar değerlere sahip olduğu, istikrar, güvenlik gibi değerlere özgürlük, eşitlik, sosyal adalet gibi kavramlardan daha fazla önem verdiği malum. Buna farklı kimliklere ve azınlıklara duyulan alerjiyi ekleyin. Çıkan sonucu da 17 yıl boyunca iktidarda olmanın getirdiği avantajlarla, endoktrinasyonla çarpın. Demokrasi isteyenlerin işinin ne kadar zor olduğunu anlayacaksınız.

Genel küresel konjonktür de yine iktidarın safında. Yerleşik Batı demokrasileri bile aşırı sağ hareketlerin, milliyetçi, göçmen karşıtı, içe kapanmacı partilerin söylemine teslim olmuş durumda. Liberal demokrasiyi açıkça reddeden Macaristan, Polonya gibi ülkeler AB üyesi. ABD, Anglosakson, Protestan, Beyaz çoğunluğun üstünlüğüne inanan bir demagogun kontrolünde. İngiltere’de birkaç hafta önce kurulan bir parti, AB karşıtlığı üzerinden Muhazakar Parti ile İşçi Partisi’ne darbe üzerine darbe indiriyor. Önümüzdeki hafta yapılacak AB Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın oy patlaması yapması bekleniyor. Özetle çağ, otokratların çağı.

Verili koşulları göz ardı etmeden yapılması gerekenleri sıralayalım.

1. Boykot, kesinlikle düşünülmemeli. Tüm partilerin katılımı olmadan girişilecek boykotun herhangi bir yarar sağlaması mümkün değil. Meşruiyet üzerinden yapılan boykot çağrıları da abesle iştigal. İktidar zaten demokratik meşruiyete sahip değil. Seçimlerin iptali meşruiyetin önemsenmediğinin de en somut kanıtı. Dolayısıyla sonuç ne olursa olsun, sandığa gidilmeli.

2. Yerel seçimler kişisel bir referanduma indirgendiğine göre, ülkenin gidişatından memnun olmayanlar ve demokrasi isteyenler stratejik düşünerek tek bir aday üzerinde birleşmeli. Bu aday da elbette iktidarı yenilgiye uğratan ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı bileğinin hakkıyla kazanan Ekrem İmamoğlu olmalı.

3. Seçime giden süreçte geçmiş hesaplaşmalar, ideolojik kamplaşmalar bir kenara bırakılmalı, iktidarın muhalefeti bölme planları bozulmalı. Gözünün üzerinde kaşı var noktasını çoktan geçtik. Zaman, “İmamoğlu muhafazakar kitleye hoş gözükmeye çalışıyor”; “İmamoğlu Demirtaş’ı hapiste ziyaret etmedi”leri tartışma zamanı değil. Muhalefetin zaferinde büyük emeği olan Kürtleri AKP ile anlaşmakla suçlamak ise kendi ayağına kurşun sıkmaktan farksız. Kılıçdaroğlu’nu, Akşener’i, HDP’yi sevmek zorunda olmasak da stratejik düşünmeli, hiç tereddüt etmeden İmamoğlu’na oy vermeliyiz.

4. İşi seçimleri iptale kadar götüren iradenin yenilenen seçimleri kazanmak için elinden geleni yapacağı, her tür hileye başvuracağı açık. Bu noktada tüm partiler ve sivil muhalefet sandığa sahip çıkmak, hile yapılmasını engellemek mümkün olmasa bile en azından bu hileyi açığa çıkaracak önlemleri almak zorunda.

5. Her tür önleme rağmen iktidar seçimleri kazandığını iddia edebilir (muhtemelen edecektir). Sonuçlara yapılacak itirazları görmezden gelebilir; protestoları şiddet kullanarak bastırabilir; gerek görürse İmamoğlu’nu terör örgütü kurmakla suçlayıp tutuklamaya bile kalkışabilir. (Bu iddiaları hayal ürünü olarak görenlere yukarıda listelenen dört maddeye ek olarak Gezi İddianamesi’ni okumalarını öneriyorum.) Bu noktada kendimize hatırlatmamız gereken iktidarın İstanbul’u zaten kaybettiğidir. 23 Haziran’da Anadolu Ajansı tarafından servis edilecek sonuçlar bu gerçeği değiştiremez.

6. Hedef demokratikleşme ise, 23 Haziran’dan bağımsız olarak 31 Mart bir milat olarak görülmelidir. Seçimlerin iptali siyasi iradenin de bu gerçeğin farkında olduğunu göstermektedir. Rant ve kişisel bekaa kaygısıyla İstanbul’a sarılmak kaçınılmaz sonucu geciktirmekten başka ise yaramayacaktır.

7. Son olarak, Türkiye’nin demokratikleşmesi kurumsal bir mesele olarak görülmemelidir. Kurumları şekillendiren, hakim siyasi kültürdür. Demokrasiyi “öldüren” liderler, halkın içinden çıkmaktadır ve o halkın çoğunluğunun desteğine sahiptir. Bugün iktidarı yenilgiye uğratmasını beklediğimiz muhalefetin demokrasi sicili de pek parlak değildir. Yine de mücadele etmekten başka yol yoktur.

Lenin, “Ne Yapmalı?” başlıklı kitapçığının önsözünde ilk planının sürgündeki Rus sosyalistler tarafından çıkarılan Iskra dergisinde Mayıs 1901’de yayımlanan “Nereden Başlamalı?” makalesinin devamını yazmak olduğunu belirtir ve bunu gerçekleştirmekte geç kaldığı için okuyuculardan özür diler. Belki de asıl sorulması gereken bu, yani “ne yapmalı?” değil, “nereden başlamalı?” sorusudur. Yukarıda sıraladığım yedi madde bu soruya bir yanıt verme çabası olarak görülebilir.

Okuyucuya Not: Bu yazının üslup olarak diğer yazılarımdan farklı olduğunu biliyorum. Öte yandan içinde yaşadığımız olağandışı koşullar, bu tür bir üslubu zorunlu kılıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, ihtiyacımız olan analiz değil, eylem planı. Hoşgörüyle karşılamanız umuduyla.

Makbul vatandaşlar, mahkûm vatandaşlar

31 Mart yerel seçimlerinin sonuçları birçoğumuzu heyecanlandırdı. Belki seçimlerin adil olmadığını bildiğimizden, belki demokrasiye inancımızı çoktan yitirdiğimizden, Ekrem İmamoğlu mazbatasını aldığı gün cemre düştü, Türkiye’ye bahar geldi sandık. Sevindik, umutlandık.

Umutlanmak iyi elbette, ama bizi köreltmediği, gerçeklerle bağımızı kopartmadığı sürece. Rakamlar ortada. Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters without Borders) tarafından hazırlanan 2019 yılı Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 157. sırada.

Bağımsız bir uluslararası sivil toplum örgütü olan Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project) hukukun üstünlüğü sıralamasında ise 126 ülke arasında 109. sırada. Ana muhalefet partisi başkanına yönelik linç girişiminin “protesto hakkı” olarak nitelendirildiği bir ülke için bu rakamlar yine iyi. Biraz zorlarsak 2020’de Togo, Kenya, İran, Mali, Nijerya ve Mozambik’in önüne geçebilir, ilk 100’e girebiliriz!

Türkiye askeri darbelerle kesintiye uğrayan yarı-demokratik bir rejimden halk destekli otoriterliğe nasıl geçti sorusu üzerine epey yazdık, çizdik. Ama devletçi cemaatçilikten kurtulamadığımız, birbirimizle didişmekten toplum olmayı unuttuğumuz için sorunun adını koyamadık, çözüm üretemedik.

Lafı dolandırmadan söyleyelim. Türkiye’nin sorunu, temelde bir demokrasi sorunu. Ciddi bir seçmen kitlesi, güvenlik ve istikrarı, özgürlük, adalet, eşitlik gibi değerlerden daha önemli görüyor. Yüzdeler tartışmalı olsa da 17 yıldır ülkeyi yöneten AKP’ye 31 Mart’ta Türkiye genelinde verilen desteğin hala yüzde 40’in üzerinde olduğunu unutmayalım. Bırakın hak ve özgürlüklerde yaşanan erozyonu, dış politikaya damgasını vuran eksen kayması, hatta ekonominin içler acısı hali bile bu desteği azaltmıyor. Recep Tayyip Erdoğan birçoklarının gözünde vazgeçilmez olmaya devam ediyor.

Çünkü bu kitle, matematiksel çoğunluk, “makbul” ve “mahkûm” vatandaşlardan oluşuyor. Türkiye gündemini yakından takip edenler bu terimlerin Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Füsun Üstel’e ait olduğunu fark edecektir.

Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attığı için 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bir yıl iki ay hapis cezasına mahkûm edilen, cezası İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi (istinaf) tarafından da onaylanan, dolayısıyla bugünlerde hapse girecek olan Füsun Hoca’ya.

Füsun Üstel’in öğrencisi olmadım. Ama Türkiye’de milliyetçilik, vatandaşlık konuları üzerine çalışan her akademisyen gibi ben de hocanın “İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği. Türk Ocakları 1912-1931” ve “‘Makbul Vatandaş’ın Peşinde: II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi” kitaplarını başucumdan ayırmadım.

2000’li yıllardan itibaren onunla hem akademik, hem sosyal ortamlarda birlikte zaman geçirme şansına da sahip oldum, ondan “öğrenmeye” devam ettim. Şimdi ise oturmuş, birçok eski öğrencim, dostum, meslektaşım gibi “mahpusluğu” tadacak olan Füsun Hoca’nın terimlerinden ilhamla yazı yazıyorum.

Füsun Üstel’in hapse girecek olmasının, Selahattin Demirtaş’ın, Osman Kavala, Yiğit Aksakoğlu, Ahmet Altan ve daha nicelerinin demir parmaklıklar arkasında çürümesinin, yüz binlerce KHK’linin işsiz, Kürtlerin yersiz, yurtsuz ve sessiz bırakılmasının nedeni ise sadece Türkiye’yi yöneten siyasi irade değil. Aynı zamanda bu iradeyi desteklemeye devam eden kitleler.

Geçtiğimiz hafta İstanbul Tabip Odası’nda verdiği derse 2004 tarihli “Makbul Vatandaşın Peşinde” kitabından esinle “Mahkûm Vatandaşın Peşinde” başlığını veren Füsun Hoca’nın mahkûm vatandaş terimini tam olarak hangi anlamda kullandığını bilmiyorum. Salonda bulunma şansım olsa, hocanın 1980 darbesinden sonra Türkiye’de sivil vatandaşlığın yerini devletle bütünleşmiş militan bir vatandaşlık kavramına bıraktığı tezinden yola çıkarak bugünün Türkiyesi’nde kimin makbul, kimin mahkûm vatandaş olduğunu sorardım.

Makbul vatandaşlar, sadece eğitimsiz/daha az eğitimli, geçim derdinde olan kesimlerden ibaret değil elbette. Kaldı ki çoluğunun çocuğunun karnını doyurabilmek için bir çuval kömüre, bir paket erzaka muhtaç bırakılan bu kesimler makbulden çok mahkum vatandaşlar. Açlıkla, işsizlikle sınanmamış olanlarımızın o insanları yargılamaya hakkı yok.

Asıl makbul vatandaşlar, iktidarın dağıttığı ihalelerden nemalanan, sahip oldukları ayrıcalıkları kaybetmek istemeyen elitler, sermaye sahipleri ya da en geniş anlamda Türkiye burjuvazisi. İdeolojik yönden iktidarla en ufak bir ortak paydası olmayan Türkiye seçkinleri bugün yasadığımız siyasi tablonun gerçek sorumluları.

Kimleri mi kastediyorum? Örneğin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yeni ekonomi programını açıkladığı 11 Ağustos 2018 tarihli toplantısının ardından “Sayın Bakanımızı Enerji Bakanlığı’ndan tanırız. Söylediğini yapan bir kişidir… duyduğumuz orta ve uzun vadeli planın ön hatları[nın] bakanımızın geçmişini de bildiğim için… tek tek uygulanacağına ve Türkiye’nin, ülkemizin hak ettiği dönüşümü gerçekleştireceğine olan inancımız tamamdır” yorumunu yapan Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’yı.

Ya da 11 Ocak 2016 tarihinde Habertürk gazetesine verdiği röportajda kendine liberal diyenlerin AKP’yi destekleyenlerin yanında olması gerektiğini savunan, kurucusu olduğu Açık Toplum Vakfı’ndan “AKP’ye muhalefet etmeyi” düşündükleri için ayrıldığını iddia eden, bugün bu açıklamaları Gezi İddianamesinde bir zamanki yol arkadaşları Osman Kavala, Hakan Altınay gibi isimleri terör örgütüne üye olmakla suçlamak için kullanılan Can Paker’i.

Daha birkaç hafta önce, 25 Mart 2019’da Sabah gazetesine verdiği bir röportajda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “son derece feminist” bulduğunu açıklayan, Erdoğan’ın “kadına çok değer veren”, kadın ve erkeğin eşitliğini savunan bir lider olduğunu iddia eden Leyla Alaton’u.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama önemli olan Güler Sabancı, Can Paker, Leyla Alaton ve benzerlerinin küçücük çocukları Almanya vatandaşı olma hayali kuracak hale getiren karanlık Türkiye tablosunun gerçek sorumluları olduğunu vurgulamak. Ve bu tabloda asıl mahkûmların, makbul olmayı reddeden, bu uğurda hapis yatmayı göze alan Füsun Üsteller değil, bu kokuşmuş düzeni desteklemeye devam eden Sabancılar, Pakerler, Alatonlar olduğunu akıldan çıkarmamak.

NOT: Ahval için milliyetçilik, popülizm, siyasi doğruculuk, demokrasinin krizi gibi konuları tartışacağım “PARTİZAN: Umut Özkırımlı ile Düşünceler, Akımlar, Eğilimler” adlı bir podcast serisine başladım. Dünyadaki siyasi gelişmeler ve bu gelişmelerin Türkiye’ye yansımaları ile ilgileniyorsanız hem Türkçe, hem İngilizce içeriklerin yer alacağı podcast serisine şu link’lerden ulaşabilirsiniz.


AhvalPod: https://buff.ly/2ISQi0D 

SoundCloud: https://buff.ly/2IQdjkB 

iTunes: https://podcasts.apple.com/de/podcast/ahval/id1454485156?i=1000436173260

PARTİZAN: Umut Özkırımlı ile düşünceler, akımlar, eğilimler

Yeni bir yolculuk. Milliyetçilikten popülizme, siyasi doğruculuktan demokrasinin krizine birçok konuda benimle birlikte düşünmek istiyorsanız “PARTİZAN: Düşünceler, Akımlar, Eğilimler” podcast serime beklerim.

☑️ AhvalPod:

☑️ SoundCloud:

☑️ iTunes: https://podcasts.apple.com/de/podcast/ahval/id1454485156?i=1000436173260

Solun asıl krizi sınıf siyasetini popülizme indirgemesi. Bağımsızcılık ya da anti-emperyalizm adına milliyetçiliğe sarılması.

Milliyetçilik ve popülizm, anaakımı etkileyen faktör değil, anaakımın ta kendisi.

Siyasi doğruculuk ya da aşırı duyarcılık yaşam tarzı, kültür ve değerlere dayalı derin bir kutuplaşma yaratıyor.

Diyalog, dünya görüşünüzü değiştirmenizi gerektirmiyor. Solcuysanız, sağcılarla dost olun, faşizmle mücadeleyi bırakın demiyor.

Varlığımızı tehdit eden düşüncelerle mücadele ederken bizi biz yapan değerlerden vazgeçmemize gerek yok.

Demokrasi krizi kitleleri sistem dışı, demokrasi karşıtı hareketlere yöneltiyor.

Güvenlik ve istikrar, özgürlük ve eşitlikten daha öncelikli bir sorun olarak algılanıyor.

Sadece seçimlerin adil olmadığı ülkelerde değil, yerleşik demokrasilerde bile güçlü lider arayışı öne çıkıyor.

Gerçek tehlike, korku ve suskunluk. Sorunların adını koymaktan kaçmak.

Kurban ya da cellat olmayı reddetmeli, “insanlık onurunu” korumak için mücadele etmeliyiz.

Umut-Özkırımlı-AhvalPod

Yiğit’e mektup

Sevgili Yiğit

Uzun zamandır sana yazmak istiyordum ama bir türlü elim gitmiyordu. Ne kadar bencilce, değil mi? Sen orada, tek başına bir hücredesin; biz burada, dışarıda, bir mektup göndermeye üşeniyoruz. Geçen haftaydı sanırım, arkadaşlarının oluşturduğu “Yiğit Aksakoğlu’na Özgürlük” hesabı bir twitimi RT’ledi. O gün üzerimdeki ölü toprağını silkeleyip bilgisayar başına oturmaya karar verdim.

Seni almalarından bu yana 123 gün geçmiş. Dün Ünzile ile konuştum. “16 Kasım’da aldılar, 17 Kasım’da da tutukladılar” dedi. Ne garip. 18 Kasım doğum günümdü. Bir iş için İsveç’teydim. O gün ilk defa Luca’nın mezarını ziyaret etmiştim.

Seni, Turgut Tarhanlı’yı, Betül Tanbay’ı, Yiğit Ekmekçi’yi aldıklarını da duymuştum. Herhalde sorgudan sonra bırakırlar diyordum. Herkesi bıraktılar, seni bırakmadılar. O zaman anlam verememiştim, hala veremiyorum.

Ünzile iyi olduğunu söyledi. Tecritte ne kadar iyi olunursa. Zamanının çoğunu avluda geçiriyormuşsun; bol bol kitap okuyormuşsun. Bandrollü kitaplara izin veriyorlarmış, yabancı dilde olsa bile.

Çok sevindim. Günde üç gazete de veriyorlarmış. Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Şafak. Hiç fena sayılmaz. Düşünsene, Star, Yeni Şafak, Yeni Akit de olabilirdi. O zaman ünlü Türk düşünürü Ahmet Hakan’dan, ulusalcı takımın son komplo teorilerinden mahrum kalırdın. Allah muhafaza!

Gazete verildiğini duyunca havaya girdim, “Peki internet?” diye sordum Ünzile’ye. “Yok, o kadar da değil”, dedi. “Tüh, rezil oldum” diye düşünürken yine Ünzile avuttu beni. “İlk görüşmemizde ben de sormuştum, merak etme” dedi. Acı acı güldük, başka ne yapacağımızı bilmediğimizden. Sonra bu koşullar yine iyi diye düşündük. Başkalarına bu kadarını da vermiyorlarmış.

Haftada bir görüşme rutinini İştar’dan biliyordum. İskender her pazartesi sabah uçağıyla İzmir’e gidiyordu, Şakran’a. Bu arada duymuşsundur, onu da kaybettik. Pis bir kansere. Bir nevi Luca’nın vaftiz babası sayılırdı (uzun hikâye, görüştüğümüzde anlatırım). Luca’dan bir ay önce gitti. Canım İştar’ım Luca için “İskender’le geldi, İskender’le gitti” demişti. Yalan değil.

Of, yine sıkıntı bastı. Boğaz düğüm, gözler sulu. Konu değiştirmem lazım. Kafanı dağıtmak, yüzünü bir parça da olsa gülümsetmek için yazıyorum, konuştuğum şeylere bak!

Dur, tamam, neden bahsedeceğimi buldum. Bak, bu bayağı eğlenceli. Mektubu yazmaya karar verdiğimden beri seninle ne zaman tanıştığımızı hatırlamaya çalışıyorum. Esra ile konuşuyorduk, ikimiz de hangi vesileyle tanıştığımızı hatırlıyoruz, ama tarihi çıkartamıyoruz bir türlü.

Esra, “Benim doğum günüm 31 Mayıs, Yiğit’inki sanırım 28 Mayıs, birlikte kutlamıştık o yıl. Bir ay sonra da Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışının 50. yıl kutlamaları vardı” dedi. “Kutlamalar Haziran 2002’de olduğuna göre, o akademik yılın başında, yani Eylül-Ekim 2001 gibi tanışmış olmamız lazım.”

LSE’de tanıştığımızı ben de hatırlıyordum. Sen master yapıyordun; ben de misafir araştırmacı olarak oradaydım ve Türkiye üzerine bir seminer dizisi düzenliyordum.

İlkbaharda Kemal Derviş’i LSE’ye getirmiştim. Yeni Ekonomi Bakanı olmuştu. Yani 2001 krizi yaşanmış, Ahmet Necdet Sezer anayasa kitapçığını Ecevit’in kafasına fırlatmış olmalıydı. Google’ladım, Sezer kitapçığı 19 Şubat 2001’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında fırlatmış. Derviş de mart ayında 17 aylığına bakan olmuş. Yani tarihler tutuyor. Neden bütün bunları anlatıyorum? Çünkü o konferansı sizin yardımınızla düzenlemiştim; hatta konferans sonunda Kemal Bey’e LSE’deki Türk öğrenciler adına çiçek vermiştiniz. Mayıs 2002 gibi tanışmışız yani.

17 sene olmuş be Yiğit. Zaman ne çabuk geçiyor değil mi? O arada sen Bilgi’de çalışmaya başladın. Bizim Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktoraya başladın. Tezini benimle yazacaktın, sivil toplum ve milliyetçilik üzerine. Sonra “Abi, burada doğru düzgün geçinemiyorum. Biraz dolaşacağım” demiştin. Uzun süre senden haber alamadım. Sonra bir gün – Ünzile’ye sordum, 2009 dedi – bir davetiye geldi. İzmir’den bir düğün davetiyesi. Senden. Düğünleri ve cenazeleri sevmem. Gelmemiştim. Zaten kısa bir süre sonra da ben “dolaşmaya” çıktım. Çıkış o çıkış.

Sonrası… Sonrası malum. Londra’da öğrenciyken evinde kaldığım bir ablam vardı. Tijen (onu da kanser aldı). “Hayat bizim için bilardo gibi” derdi. “Biri – bir olay, sıradan şeyler ya da sadece zaman – gelip masanın ortasında düzenli bir şekilde duran toplara vuruyor ve hepimiz ayrı ayrı yönlere gidiyoruz.” O dönemden hala görüştüğüm kişileri düşünüyorum. Ben önce İsveç’te, şimdi(lik) Barselona’da, Esra Fransa’da, başka dostlar Oxford’da, Brüksel’de. Herkes bir şekilde aile kurmuş, çoluk çocuğa karışmış.

Senin de iki kızın olduğunu duymuştum. Deniz yedi yaşına gelmiş bile. Leyla üç yaşındaymış. Yediyi bilmiyorum ama üç ne tatlı yaştır. Her şeyi merak ederler, obsesif bir şekilde aynı şeyleri sorup dururlar. Leyla da sürekli “Babam güneş yastığımı almasın” diyormuş! Epey güldüm duyunca.

Bir de tabii her gün “Ne zaman gelecek babam?” diye soruyormuş. Haliyle gülemedim bunu duyunca. Deniz, yaşı itibariyle durumun daha farkındaymış tabii. Ünzile anlattı, geçen pazar birlikte “Sihirli Dadı McPhee 2”yi seyrediyorlarmış. Film, İkinci Dünya Savaşı’nda geçiyormuş ve baba cephedeymiş.

Çocuklar ve anneleri babanın öldüğünü düşünüyorlarmış. Ama baba filmin sonunda, asker üniforması ve yaralı bir kolla çıkıp geliyormuş. Çocuklar koşup babalarına sarılıyorlarmış. Tam o sırada Deniz ağlamaya başlamış. “Bir daha bu filmi seyretmeyelim anne” demiş Ünzile’ye.

Biliyorum, anlatmamalıydım bunu mektupta. Hem Ünzile sen üzülme diye söylememiştir belki. Ama mesele çocuklar olunca kendimi kontrol edemiyorum işte. Baba olmak ne demek, ölesiye özlemek ne demek bildiğimden. Ve babaları (ve elbette anneleri) çocuklarından ayıranlara karşı büyük bir öfke duyduğumdan.

Ne hakla? Neye dayanarak?

İddianame dedikleri o şeyi okudum. Hukukçu değilim, yorum yapmamam lazım diyeceğim ama zaten ne metin hukuk metni, ne yazanlar hukukçu. Türkçe bildikleri bile şüpheli. 657 sayfalık bir koca…

Neyse. Seni neden tutukladıkları, neyle suçladıkları da belli değil. Birkaç telefon konuşması. Sivil itaatsizlik eylemleri üzerine. Ama diyorum ya, yazanlar hukukçu değil diye. Sivil itaatsizliği şiddet ve terör eylemi sanıyorlar! Şaka gibi. Kapkara, kasvetli, pis bir şaka. Masum insanları özgürlüğünden eden.

Kusura bakma, neşeli bir tonda bitiremedim mektubu. Hapiste doğan bebekleri, yok Fetö’cü, yok Gezi’ci, yok darbeci diye çocuklarından alıkonan binlerce, yüz binlerce ana babayı düşününce neşeyle dolmuyor insan.

İki gün önce, 18 Mart, Luca’nın doğum günüydü. Belki biraz da o yüzden bugün yazmaya karar verdim mektubu. Ben çocuğuma kavuşamayacağım, onu bir daha koklayamayacağım, biliyorum. Ama sen kavuşmalısın, kavuşacaksın. Haftada bir kere, o da 10 dakikalık telefon konuşması ile değil. Kokularıyla buluşmalısın. Bir gün sürpriz yapmalı, Ünzile’ye gizlice Sihirli Dadı 2’yi koymasını söylemeli, sonra tam film biterken, baba askerden dönerken kapıyı çalıp Deniz’e ve Leyla’ya sarılmalısın.

Öyle işte.

Dikkat et kendine, olur mu? Ünzile için. Deniz ve Leyla için. Cemal Süreya’nın dediği gibi, “Sonrası iyilik güzellik”.

Umut

WhatsApp Image 2019-03-20 at 09.55.30

* Bu yazı Ahval News sitesinden alınmıştır.

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/node/42371?amp

18 March 2013

“How are you? What will you do tomorrow?”, the short text message read. Tomorrow? Why tomorrow? What is tomorrow? But… Of course. How couldn’t I?

I couldn’t, for I was suffering from short term memory loss. I wasn’t able to remember him, neither the pain, the void (which was good), nor the happy moments, the laughter (which was terribly bad). Our family doctor was stating the obvious when he told me that I had PTSD, or post traumatic stress disorder – the obvious that had been escaping me for months now, probably because I could not bring myself to admit it. I was trying to move on, not to a future without him, but to be able to create a future with him. How vain, how foolish… Surely, Max Porter knew better.

“Moving on, as a concept, is for stupid people, because any sensible person knows grief is a long-term project. I refuse to rush. The pain that is thrust upon us let no man slow or speed or fix.” (Grief is the Thing with Feathers).

“Sh.t, I forgot”, I replied. “I was feeling somewhat off for the last couple of days but didn’t know why. Did you plan anything?”

“I will just write something on my blog I think. I want to be able to celebrate, but I don’t know how. Just eat some cake. There are so many sad days, so many days I mourn, and I wish tomorrow could be a day for all the happy memories.. The day he was born was such a happy day.”

It was. We had been at hospital for several hours. He had been taking his time, and, well, who could blame him? Who would want to leave the comfort of the “inside” and step into the cold, cruel outside? Maybe he knew what life had in store for him. But we convinced him to come out. We promised him we will love him, so much so that he would never miss the inside and he would never feel lonely.

I saw him, the moment the doctors took him out. I was the first to see his eyes. My eyes in his eyes, for his eyes were my eyes (no, mamma won’t be offended, she was the first to notice it). The eyes which would turn from blue to green, from green to honey brown. I was the first to see him, but mamma was the first to hold him. He stopped crying the moment he felt his mamma’s warmth. He was calm, peaceful, not regretting he was out. For mamma was caressing him. For his tiny hand was tightly gripping mamma’s finger. A tear drop slipped out of the corner of her right eye – I am not making it up; it was one tear drop and it was her right eye. She was happy, he was happy. I was happy.

Happy birthday oğlum.

download