Yiğit’e mektup

Sevgili Yiğit

Uzun zamandır sana yazmak istiyordum ama bir türlü elim gitmiyordu. Ne kadar bencilce, değil mi? Sen orada, tek başına bir hücredesin; biz burada, dışarıda, bir mektup göndermeye üşeniyoruz. Geçen haftaydı sanırım, arkadaşlarının oluşturduğu “Yiğit Aksakoğlu’na Özgürlük” hesabı bir twitimi RT’ledi. O gün üzerimdeki ölü toprağını silkeleyip bilgisayar başına oturmaya karar verdim.

Seni almalarından bu yana 123 gün geçmiş. Dün Ünzile ile konuştum. “16 Kasım’da aldılar, 17 Kasım’da da tutukladılar” dedi. Ne garip. 18 Kasım doğum günümdü. Bir iş için İsveç’teydim. O gün ilk defa Luca’nın mezarını ziyaret etmiştim.

Seni, Turgut Tarhanlı’yı, Betül Tanbay’ı, Yiğit Ekmekçi’yi aldıklarını da duymuştum. Herhalde sorgudan sonra bırakırlar diyordum. Herkesi bıraktılar, seni bırakmadılar. O zaman anlam verememiştim, hala veremiyorum.

Ünzile iyi olduğunu söyledi. Tecritte ne kadar iyi olunursa. Zamanının çoğunu avluda geçiriyormuşsun; bol bol kitap okuyormuşsun. Bandrollü kitaplara izin veriyorlarmış, yabancı dilde olsa bile.

Çok sevindim. Günde üç gazete de veriyorlarmış. Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Şafak. Hiç fena sayılmaz. Düşünsene, Star, Yeni Şafak, Yeni Akit de olabilirdi. O zaman ünlü Türk düşünürü Ahmet Hakan’dan, ulusalcı takımın son komplo teorilerinden mahrum kalırdın. Allah muhafaza!

Gazete verildiğini duyunca havaya girdim, “Peki internet?” diye sordum Ünzile’ye. “Yok, o kadar da değil”, dedi. “Tüh, rezil oldum” diye düşünürken yine Ünzile avuttu beni. “İlk görüşmemizde ben de sormuştum, merak etme” dedi. Acı acı güldük, başka ne yapacağımızı bilmediğimizden. Sonra bu koşullar yine iyi diye düşündük. Başkalarına bu kadarını da vermiyorlarmış.

Haftada bir görüşme rutinini İştar’dan biliyordum. İskender her pazartesi sabah uçağıyla İzmir’e gidiyordu, Şakran’a. Bu arada duymuşsundur, onu da kaybettik. Pis bir kansere. Bir nevi Luca’nın vaftiz babası sayılırdı (uzun hikâye, görüştüğümüzde anlatırım). Luca’dan bir ay önce gitti. Canım İştar’ım Luca için “İskender’le geldi, İskender’le gitti” demişti. Yalan değil.

Of, yine sıkıntı bastı. Boğaz düğüm, gözler sulu. Konu değiştirmem lazım. Kafanı dağıtmak, yüzünü bir parça da olsa gülümsetmek için yazıyorum, konuştuğum şeylere bak!

Dur, tamam, neden bahsedeceğimi buldum. Bak, bu bayağı eğlenceli. Mektubu yazmaya karar verdiğimden beri seninle ne zaman tanıştığımızı hatırlamaya çalışıyorum. Esra ile konuşuyorduk, ikimiz de hangi vesileyle tanıştığımızı hatırlıyoruz, ama tarihi çıkartamıyoruz bir türlü.

Esra, “Benim doğum günüm 31 Mayıs, Yiğit’inki sanırım 28 Mayıs, birlikte kutlamıştık o yıl. Bir ay sonra da Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışının 50. yıl kutlamaları vardı” dedi. “Kutlamalar Haziran 2002’de olduğuna göre, o akademik yılın başında, yani Eylül-Ekim 2001 gibi tanışmış olmamız lazım.”

LSE’de tanıştığımızı ben de hatırlıyordum. Sen master yapıyordun; ben de misafir araştırmacı olarak oradaydım ve Türkiye üzerine bir seminer dizisi düzenliyordum.

İlkbaharda Kemal Derviş’i LSE’ye getirmiştim. Yeni Ekonomi Bakanı olmuştu. Yani 2001 krizi yaşanmış, Ahmet Necdet Sezer anayasa kitapçığını Ecevit’in kafasına fırlatmış olmalıydı. Google’ladım, Sezer kitapçığı 19 Şubat 2001’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında fırlatmış. Derviş de mart ayında 17 aylığına bakan olmuş. Yani tarihler tutuyor. Neden bütün bunları anlatıyorum? Çünkü o konferansı sizin yardımınızla düzenlemiştim; hatta konferans sonunda Kemal Bey’e LSE’deki Türk öğrenciler adına çiçek vermiştiniz. Mayıs 2002 gibi tanışmışız yani.

17 sene olmuş be Yiğit. Zaman ne çabuk geçiyor değil mi? O arada sen Bilgi’de çalışmaya başladın. Bizim Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktoraya başladın. Tezini benimle yazacaktın, sivil toplum ve milliyetçilik üzerine. Sonra “Abi, burada doğru düzgün geçinemiyorum. Biraz dolaşacağım” demiştin. Uzun süre senden haber alamadım. Sonra bir gün – Ünzile’ye sordum, 2009 dedi – bir davetiye geldi. İzmir’den bir düğün davetiyesi. Senden. Düğünleri ve cenazeleri sevmem. Gelmemiştim. Zaten kısa bir süre sonra da ben “dolaşmaya” çıktım. Çıkış o çıkış.

Sonrası… Sonrası malum. Londra’da öğrenciyken evinde kaldığım bir ablam vardı. Tijen (onu da kanser aldı). “Hayat bizim için bilardo gibi” derdi. “Biri – bir olay, sıradan şeyler ya da sadece zaman – gelip masanın ortasında düzenli bir şekilde duran toplara vuruyor ve hepimiz ayrı ayrı yönlere gidiyoruz.” O dönemden hala görüştüğüm kişileri düşünüyorum. Ben önce İsveç’te, şimdi(lik) Barselona’da, Esra Fransa’da, başka dostlar Oxford’da, Brüksel’de. Herkes bir şekilde aile kurmuş, çoluk çocuğa karışmış.

Senin de iki kızın olduğunu duymuştum. Deniz yedi yaşına gelmiş bile. Leyla üç yaşındaymış. Yediyi bilmiyorum ama üç ne tatlı yaştır. Her şeyi merak ederler, obsesif bir şekilde aynı şeyleri sorup dururlar. Leyla da sürekli “Babam güneş yastığımı almasın” diyormuş! Epey güldüm duyunca.

Bir de tabii her gün “Ne zaman gelecek babam?” diye soruyormuş. Haliyle gülemedim bunu duyunca. Deniz, yaşı itibariyle durumun daha farkındaymış tabii. Ünzile anlattı, geçen pazar birlikte “Sihirli Dadı McPhee 2”yi seyrediyorlarmış. Film, İkinci Dünya Savaşı’nda geçiyormuş ve baba cephedeymiş.

Çocuklar ve anneleri babanın öldüğünü düşünüyorlarmış. Ama baba filmin sonunda, asker üniforması ve yaralı bir kolla çıkıp geliyormuş. Çocuklar koşup babalarına sarılıyorlarmış. Tam o sırada Deniz ağlamaya başlamış. “Bir daha bu filmi seyretmeyelim anne” demiş Ünzile’ye.

Biliyorum, anlatmamalıydım bunu mektupta. Hem Ünzile sen üzülme diye söylememiştir belki. Ama mesele çocuklar olunca kendimi kontrol edemiyorum işte. Baba olmak ne demek, ölesiye özlemek ne demek bildiğimden. Ve babaları (ve elbette anneleri) çocuklarından ayıranlara karşı büyük bir öfke duyduğumdan.

Ne hakla? Neye dayanarak?

İddianame dedikleri o şeyi okudum. Hukukçu değilim, yorum yapmamam lazım diyeceğim ama zaten ne metin hukuk metni, ne yazanlar hukukçu. Türkçe bildikleri bile şüpheli. 657 sayfalık bir koca…

Neyse. Seni neden tutukladıkları, neyle suçladıkları da belli değil. Birkaç telefon konuşması. Sivil itaatsizlik eylemleri üzerine. Ama diyorum ya, yazanlar hukukçu değil diye. Sivil itaatsizliği şiddet ve terör eylemi sanıyorlar! Şaka gibi. Kapkara, kasvetli, pis bir şaka. Masum insanları özgürlüğünden eden.

Kusura bakma, neşeli bir tonda bitiremedim mektubu. Hapiste doğan bebekleri, yok Fetö’cü, yok Gezi’ci, yok darbeci diye çocuklarından alıkonan binlerce, yüz binlerce ana babayı düşününce neşeyle dolmuyor insan.

İki gün önce, 18 Mart, Luca’nın doğum günüydü. Belki biraz da o yüzden bugün yazmaya karar verdim mektubu. Ben çocuğuma kavuşamayacağım, onu bir daha koklayamayacağım, biliyorum. Ama sen kavuşmalısın, kavuşacaksın. Haftada bir kere, o da 10 dakikalık telefon konuşması ile değil. Kokularıyla buluşmalısın. Bir gün sürpriz yapmalı, Ünzile’ye gizlice Sihirli Dadı 2’yi koymasını söylemeli, sonra tam film biterken, baba askerden dönerken kapıyı çalıp Deniz’e ve Leyla’ya sarılmalısın.

Öyle işte.

Dikkat et kendine, olur mu? Ünzile için. Deniz ve Leyla için. Cemal Süreya’nın dediği gibi, “Sonrası iyilik güzellik”.

Umut

WhatsApp Image 2019-03-20 at 09.55.30

* Bu yazı Ahval News sitesinden alınmıştır.

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/node/42371?amp

18 March 2013

“How are you? What will you do tomorrow?”, the short text message read. Tomorrow? Why tomorrow? What is tomorrow? But… Of course. How couldn’t I?

I couldn’t, for I was suffering from short term memory loss. I wasn’t able to remember him, neither the pain, the void (which was good), nor the happy moments, the laughter (which was terribly bad). Our family doctor was stating the obvious when he told me that I had PTSD, or post traumatic stress disorder – the obvious that had been escaping me for months now, probably because I could not bring myself to admit it. I was trying to move on, not to a future without him, but to be able to create a future with him. How vain, how foolish… Surely, Max Porter knew better.

“Moving on, as a concept, is for stupid people, because any sensible person knows grief is a long-term project. I refuse to rush. The pain that is thrust upon us let no man slow or speed or fix.” (Grief is the Thing with Feathers).

“Sh.t, I forgot”, I replied. “I was feeling somewhat off for the last couple of days but didn’t know why. Did you plan anything?”

“I will just write something on my blog I think. I want to be able to celebrate, but I don’t know how. Just eat some cake. There are so many sad days, so many days I mourn, and I wish tomorrow could be a day for all the happy memories.. The day he was born was such a happy day.”

It was. We had been at hospital for several hours. He had been taking his time, and, well, who could blame him? Who would want to leave the comfort of the “inside” and step into the cold, cruel outside? Maybe he knew what life had in store for him. But we convinced him to come out. We promised him we will love him, so much so that he would never miss the inside and he would never feel lonely.

I saw him, the moment the doctors took him out. I was the first to see his eyes. My eyes in his eyes, for his eyes were my eyes (no, mamma won’t be offended, she was the first to notice it). The eyes which would turn from blue to green, from green to honey brown. I was the first to see him, but mamma was the first to hold him. He stopped crying the moment he felt his mamma’s warmth. He was calm, peaceful, not regretting he was out. For mamma was caressing him. For his tiny hand was tightly gripping mamma’s finger. A tear drop slipped out of the corner of her right eye – I am not making it up; it was one tear drop and it was her right eye. She was happy, he was happy. I was happy.

Happy birthday oğlum.

download

In Liverpool

I remember saying in one my posts, I guess in Black, that I will keep going back to writing about, or getting help from music. Particular songs. The song of the day, of that day. Sometimes the song itself is the source of inspiration. At other times, I have something to write about in mind, a theme, a feeling, mostly – always? – when I am feeling bad, and a song magically finds its way into the theme, capturing the feeling better than anything I could write.

That’s what happened today when I took myself forcibly off of the bed to take a stroll in the empty streets of Vienna, with the vain hope of drenching my solitude in strangers’ eyes, furtive looks and improbable encounters. As always, I looked for “cafés nearby” in Google Maps and decided on one, some Luxor-Bar on Grünentorgasse 19B, which seemed promising for someone in search of “eyes, looks and encounters”.

The weather was gloomy, the streets emptier, the café more woeful than I expected. Cheezy music, uncomfortable chairs, and one customer, a middle-aged nice-looking guy with messy hair (the proverbial “artist” or writer), taking notes on his laptop while sipping his cafe. I could have chosen any chair as the whole place was mine and his, but I chose to sit across him. Maybe I was trying to attract his attention, to exchange a smile.

This was exactly when Suzanne Vega’s angelic voice broke into my reality, kidnapping me from myself and the present:

In Liverpool
On Sunday
No traffic
On the avenue
The light is pale and thin
Like you
No sound, down
In this part of town
Except for the boy in the belfry
He’s crazy, he’s throwing himself
Down from the top of the tower
Like a hunchback in heaven
He’s ringing the bells in the church
For the last half an hour
He sounds like he’s missing something
Or someone that he knows he can’t
Have now and if he isn’t
I certainly am

I knew it was coming. I knew he was coming. I knew I was missing something, or someone I knew I can’t have now, at least not in the reality I inhabit.

Maybe he was still here with me as mamma keeps telling me. “When you cry he’s by your side, hoping you will see all the good things in life”, she recently reminded me, when I reached out to her in one of my many breakdowns. But if he was here, why wasn’t I able to see him, to feel his presence as she could? Why couldn’t I even look at pictures of us, laughing, playing, having fun (living is fun, dying is boring, right my son?)?

Maybe I had to change my reality to be able to see him. Not the way I perceive reality for, as I said above, this wasn’t possible, but start thinking about inhabiting another reality, his reality, the place I could find him. This required a huge sacrifice, not for me, but for those who love me, and maybe for him too. “He wants us to live in all the ways he couldn’t”, said mamma. For that, I had to stay alive. I had to persevere, endure the breakdowns. But how could I know that this is what he would want? He wasn’t old enough to know the meaning of altruism. This is us imparting ideas on him, to make his departure from the world of the living more bearable. We all suffer in different ways, and we are all:

Homesick for a clock
That told the same time

And yet, there is no such clock. Clocks show different times; it is 13:51 in Vienna, 06:51 in Guadalajara; it is Suzanne Vega here, the Little Mermaid over there. But what time is it where he is? What song is he listening to? If he were here, we would be listening to Despicable Me. But he is not here. And sometimes, most of the times, I don’t want to be here either.

The guy sitting across me packed and left. I am still here.

Happy Father’s Day Sweden…

R-2277122-1273955830.jpeg

Speed. I am speed.

“Okay, here we go. Focus. Speed. I am speed. One winner, 42 losers. I eat losers for breakfast. Breakfast? Maybe I should have had breakfast? Brekkie could be good for me. No, no, no, focus. Speed. Faster than fast, quicker. I am Lightning. Speed. I am Speed.”
I don’t know how many times we watched this. It was one of his all time favourites after all. Pixar’s box office hit, The Cars, the computer-animated story of Lightning McQueen who intends to be the first rookie to win the famous Piston Cup race. The movie would start with the above monologue by McQueen, a self-motivating mantra he repeats before each race. When time is up, the doors of Mac, the veteran trailer which carries him, would open; and we hear the rallying cry “Oh yeah” while the cameras are flashing in the background. Every detail of this opening scene was carved into our minds; so was the timing of the exclamation. We used to shout with him: “Oh yeah”. For we were McQueen.
I had never thought how much McQueen’s mantra described me, from my mannerisms to my overall philosophy of life, until he was gone. I was speed; I had to be faster than fast, quicker than quick. I had to be active, or “pro-active” if you are into those fancy neologisms, to simply live. Speed and action was a means of survival. I felt I would die, cease to exist, if I slowed down, let alone stopped.
Now people are telling me to slow down. People who truly love and care about me, with the best of intentions. I know they are right. Both in their diagnosis and in their suggested cure. “Slow down”, they say. “You’ve been racing all these years. Now it is time to slow down, to take care of yourself.”
Some, like the wise P., introduced me to “slow living”, the movement which was born in Italy in 1999, through the idea of cittaslow, or slow cities. “Towns where men are still curious of the old times, towns rich of theatres, squares, cafes, workshops, restaurants and spiritual places, towns with untouched landscapes and charming craftsman where people are still able to recognise the slow course of the seasons and their genuine products respecting tastes, health and spontaneous customs,” as explained in the Cittaslow Manifesto.
Others warn me about the dangers of speed, in particular in the aftermath of a traumatic experience. “We know that you want to see concrete results, and start life anew. A life that is not structured around him. A life that includes him, but that does not consist solely of him.” “This is all very understandable”, they say, “but not feasible”. Again, I know they are right deep down inside. It is neither realistic nor healthy to expect others to keep up with my pace. Why should they? They haven’t experienced what I have experienced. They might have had similar traumas in their pasts, but there is no set way of recovering from them, of coming to terms with loss. And people are different. For what we know, they may have the opposite need, not only to slow down, but also to isolate themselves, to enter into a dialogue with their inner selves. Who am I to expect them to hold my hand and run with me, towards an unknown, undefined destination?
So where does this leave me? How am I supposed to break through the impasse? It is not that I don’t try to slow down. To breathe, and to enjoy each and every breath. But the moment I slow down, my mind starts playing tricks on me. I start asking questions, soon ending up facing the worst question of all, “why?”. Failing to come up with a reasonable answer, I go all van Gogh, vanishing in a dizzying maze of memories and images, crippled with a sudden burst of anger. Like van Gogh’s, the anger is directed at myself because, as he put it in a letter to his brother Theo, “I cannot do what I should like to do, and at such a moment one feels as if one were lying bound hand and foot at the bottom of a deep dark well, utterly helpless.”
And this leaves me nowhere. My impasse is a deep dark well. I fill in the well with projects, words, (often failed) connections, but the well leads to the void. It is indeed deep and dark. Speed keeps me alive. So is anger. For now.
Disney-cars-mcqueen

Hız. Ben hızım.

“Tamam, başlıyoruz. Odaklan. Hız. Ben hızım. Bir kazanan, kırk iki kaybeden. Ben kaybedenleri kahvaltı niyetine yerim. Kahvaltı? Belki de kahvaltı yapmam gerekirdi. Kahvaltı bana iyi gelebilirdi. Hayır, hayır, hayır, odaklan. Hız. Hızlıdan daha hızlı, çabuktan daha çabuk. Benim adım Şimşek. Hız. Ben hızım.”

Bu sahneyi kaç kere izlediğimizi hatırlamıyorum. Sonuçta onun en sevdiği filmlerdendi.

Ünlü Piston Kupası yarışlarını kazanan ilk çaylak olmayı isteyen Şimşek McQueen’in hikâyesini anlatan, Pixar Stüdyosu’nun bilgisayar animasyonlu filmi, The Cars.

Film yukarıda alıntıladığım, McQueen’in her yarıştan önce kendini motive etmek için tekrarladığı monolog ile başlar.

Yarış zamanı geldiğinde, McQueen’i taşıyan emekli treyler Mac’in kapıları açılır ve patlayan flaşlar eşliğinde gururlu McQueen’in “Oh yeah” haykırışını duyarız.

Bu açılış sahnesinin her detayı ve haykırışın zamanlaması zihinlerimize o kadar kazılıydı ki her izleyişte onunla birlikte bağırırdık: “Oh yeah”.

Çünkü biz McQueen’dik.

Onu kaybedene kadar, McQueen’in kendini motive etme biçiminin davranışlarımdan hayat felsefeme beni ne kadar iyi anlattığını hiç düşünmemiştim.

Ben hızdım, hızlıdan hızlı, çabuktan çabuk.

Hayatta kalabilmek için aktif – yeni moda terimlere meraklıysanız ‘proaktif’ – olmalıydım.

Hız ve aktif olmak benim için sadece birer araçtı.

Durmak bir kenara, sadece yavaşlarsam bile yok olacağımı, varlığımın somut bir şekilde son bulacağını hissederdim.

Şimdilerde dostlarım, beni gerçekten seven ve değer veren dostlarım, tamamen iyi niyetle bana yavaşlamamı söylüyorlar.

Hem teşhislerinde hem de önerdikleri tedavi konusunda haklılar, biliyorum.

“Yavaşla” diyorlar, “Bunca yıldır yarış halindesin. Artık yavaşlayıp kendine bakma zamanı geldi.”

Bilge P. gibi bazı dostlarım beni 1999 yılında İtalya’da ortaya çıkan cittaslow, yani yavaş şehir akımı aracılığıyla ‘yavaş yaşam’ hareketi ile tanıştırdı.

Cittaslow Manifestosu’nda anlatıldığı gibi “İnsanların hâlâ eski zamanları merak ettiği, tiyatrolarla, meydanlarla, kafelerle, atölyelerle, restoranlarla ve ruhani yerlerle dolu, manzaraların bozulmadığı, büyüleyici zanaatkârların çalıştığı, insanların mevsimlerin yavaş yavaş değişiminin ve beraberlerinde getirdikleri mevsimlere özgü lezzetlerin, kendiliğinden oluşan adetlerin farkında olunduğu kentler…” ve yaşama biçimi.

Başka dostlarım ise beni özellikle travmatik bir deneyim sonrasında hızlı hareket etmenin tehlikeleri konusunda uyardı.

“Sıfırdan başlamak istediğini, bir an önce somut sonuçlar elde etmek istediğini biliyoruz. Onu da içinde barındıran ama sadece ondan ibaret olmayan, onun etrafında kurgulanmamış bir hayat. Bunlar tamamen anlaşılabilir” diyorlar.

“Ama çok da gerçekçi değil”. Dediğim gibi, içten içe haklı olduklarını biliyorum.

Başkalarının benim hızıma yetişmesini beklemek ne gerçekçi ne de sağlıklı bir davranış.

Hem neden yetişsinler ki?

Benim yaşadıklarımı yaşamadılar.

Geçmişte benzer travmalar yaşamış olsalar bile kayıp duygusu ile hesaplaşmanın ya da iyileşebilmenin belli bir yöntemi yok.

Ve insanlar farklı. Kim bilir belki de ihtiyaçları tam zıttını, yavaşlamak bir yana, yalnız kalmayı ve iç dünyalarıyla diyalog içine girmeyi gerektiriyor.

Hangi hakla elimden tutup benimle birlikte bilinmedik, tanımlanmamış bir hedefe koşmalarını isteyeyim?

Peki, o zaman ben hangi noktadayım?

Bu çıkmazdan nasıl kurtulabilirim?

Yavaşlamayı deniyorum elbette; nefes almaya ve her nefesten zevk almaya çalışıyorum. Ama yavaşladığım an zihnim bana oyunlar oynamaya başlıyor.

Sorular sormaya başlıyorum ve her seferinde en kötü soruyla yüzleşmek zorunda kalıyorum, “Neden?”

Mantıklı bir cevabı olmayan bu soruyla karşı karşıya kalınca da kendimi baş döndürücü ve öfke nöbetleriyle dolu bir hatıralar ve görüntüler labirenti içinde buluyorum.

Tıpkı van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektupta söylediği gibi, öfkem aslında kendime yönelik.

“Yapmak isteyebileceğim şeyleri yapamıyorum ve böyle bir zamanda insan kendini elleri ve ayakları bağlı, derin ve karanlık bir kuyunun dibinde, tamamen çaresiz hissediyor.”

Ve bu beni boşlukta bırakıyor.

Benim çıkmazım da van Gogh’unki gibi derin ve karanlık bir kuyu.

Kuyuyu projelerle, kelimelerle ve çoğunlukla başarısız ilişkilerle dolduruyorum ama kuyunun dibi yok.

Derin ve karanlık.

Hız, beni hayatta tutuyor.

Tıpkı, öfke gibi.

Şimdilik.

WhatsApp Image 2017-08-26 at 19.27.54

I am tired

Your wheels are turning but you’re upside down
You say when he hits you, you don’t mind
Because when he hurts you, you feel alive
Is that what it is

Red lights, gray morning
You stumble out of a hole in the ground
A vampire or a victim
It depends on who’s around
— Faraway, So Close! U2

I am tired. More than anything else, I am tired. Of not sleeping. Of trying to drench the pain in meaningless activities. Of the rage. Of idiots. Of “vampires and victims”. Of having to come back to Sweden. Of Sweden. Of Tiny Toon. Of seeing him wherever I look. Of knowing that he is not coming back. Of writing. Of crying. Of not being able to cry. Of the absence of choices. Of not having the freedom to leave, to cease to exist. Of you. Of myself. My wheels are turning – I guess – but I am upside down.

34118

Öfke

Kübler-Ross ve Kessler’e göre yas tutmanın ikinci aşaması “öfke”, mantıklı bir nedene dayalı olmak zorunda değildir. Kimi zaman kaybettiğiniz kişiye kızarsınız, kendine iyi bakmadığı için; kimi zaman kendinize, ona daha iyi bakmadığınız için.

İnkâr aşamasında olduğu gibi gerçeği – sevdiğiniz kişinin aslında ölmek istemediğini – bilirsiniz. Ama duygularınız bu açıklamayı kabul etmez. Önemli olan tek gerçek, “öldüğüdür” ve size göre ölmemesi gerekmektedir.

Öfke, yaşanan kayba rağmen hayatta kalmayı seçtiğinizi gösterir, onsuz bunu nasıl başardığınıza şaşırırsanız da. Tam da bu yüzden en çok başınıza gelenlere öfke duyarsınız. Neden o? Neden siz? Neden bu durumla karşı karşıyayım? Neden yaşamaya devam etmeliyim? Ve neden yaşamaya “onsuz” devam etmeliyim?

Öfkenin sınırı yoktur. Yeri gelir, arkadaşlarınıza, doktorlara, ailenize, kendinize ve kaybettiğiniz kişiye kızmakla yetinmez, tüm inanç sisteminizi sorgularsınız. Tanrı’ya inanıyorsanız, ona hesap sormak istersiniz. İyilere bir şey olmayacağına inandırmışlardır sizi çünkü. Siz, üzerinize düşeni yapmışsınızdır. İbadetinizi aksatmamış, başkalarına karşı nazik, anlayışlı olmuş, gerektiğinde ihtiyacı olanlara yardım eli uzatmaktan çekinmemişsinizdir. Yani ödülü hak etmişsinizdir. Sevdiğinizi kaybetmekse pek de ödüle benzememektedir. Başa dönersiniz: Neden bu onca insan dururken sizin başınıza gelmiştir?

Öfkenin altında yatan şey acınızdır. Bunu ifade ettiğinizde terkedilir, yalnız bırakılırsınız. Çünkü içinde yaşadığımız toplum öfkeyi ve acıyı sevmez. Dostlarınız, tanıdıklarınız size öfkenizi kontrol etmeniz gerektiğini söyler; hatta sizi eleştirir, öfkenizi aşırı bulur. Kübler-Ross ve Kessler’e göre, öfke sonuna kadar yaşanmalıdır, aceleye getirilmemelidir. Başkaları bunu anlamıyorsa bu onların sorunudur. Kimse size öfkenizi nasıl yaşayacağınızı söyleyemez. Herkes bir gün bu tür bir kayıp yaşayacak, yas tutmak zorunda kalacak ve yaşadıklarınızı anlayacaktır. Size düşen, kendi öfkenize sahip çıkmak, ona saygı duymaktır.

Öfkeye sahip çıkılmalıdır, çünkü öfke “güçlü olmak” demektir. İçine düştüğünüz dipsiz boşlukta, anlamsızlık denizinde bir çıpa işlevi görür. Ölümle yüzleştiğinizde yön duygunuzu kaybeder, amaçsızca oradan oraya savrulmaya başlarsınız. Sonra bir şeye, birine, birilerine öfke duyarsınız. Sizi arayıp sormayanlara, acınıza saygı duymayanlara, diyelim cenaze törenine katılmayanlara. Bu noktada savrulmayı bırakırsınız. Yön duygunuzu, hayatın anlamını yeniden keşfeder, daha doğrusu öfkenizi bir noktaya yönlendirerek hayata tutunur, ayakta durmaya çalışırsınız.

Ona karşı öfke duyamam, çünkü o masumdu. Bırakın başına gelenlerden sorumlu olmayı, başına ne geldiğini bile anlayamayacak kadar küçüktü. İlk kemoterapisini gördüğünde 11 aylıktı. Kanser kelimesini heceleyebilmek için önce konuşmaya başlaması gerekecekti. Kanserin herkesin başına gelebilecek normal bir şey olduğunu anlamak içinse büyümesi.

Kendime de kızamazdım, çünkü elimden geleni yapmıştım. Elimizden geleni yapmıştık. En iyi hastanelere gitmiş, en iyi doktorlarla çalışmış, umutla bir denemeden diğerine koşmuştuk. Ölümle yaşam arasındaki ince köprüde birkaç tur atmış, onun ne zaman nasıl yaşayacağına karar veren yargıçlar olarak her zaman onun için en iyi olan seçeneği bulmaya çalışmış, sonunda “onun iyiliği için” yaşamdan bile vazgeçmek zorunda kalmıştık.

Tanrı, bu tabloda yoktu. Keşke olsaydı. Keşke ben de inançlı biri olsam, yaşadıklarımı kader ile açıklayabilseydim. Keşke onun bu dünyada acı çekmekten kurtulup cennette rahata kavuştuğunu düşünseydim. Keşke kızacak bir Tanrı bulsaydım.

Ama bulamadım. Öfkemi yönlendirecek insanlar vardı elbette. Hatta yanı başımdalardı. Yakınım sandıklarım uzak, uzak sandıklarım yakındı. Aşkın, sevginin mesafesi yoktu.

Kübler-Ross ve Kessler, “öfke, aşkın büyüklüğünün bir göstergesidir” diye yazmışlardı … Kendinizi suçlayabilirsiniz; bu öfkenin içe, kendinize dönmesidir. Ama suçlu olan siz değilsiniz. Yaşananları değiştirebilecek gücünüz olsa değiştirirdiniz. O güce sahip değildiniz. Öfke, hala hissedebildiğinizin, sevdiğinizin ve sevdiğinizi kaybettiğinizin kanıtıdır.”

Ben öfke duyduğum için kendimi suçlamıyorum. Öfkeliyim, çok öfkeliyim, çünkü çok seviyorum. Çok sevdiğimi kaybettim. O kadar.

** Bu yazı ilk olarak Ahval News sitesinde yayımlanmıştır.

img_0169_5982e8d9ddf2b334d6c74ffd

Denial

“The five stages of grief”, developed by the Swiss-American psychiatrist Elisabeth Kübler-Ross in her 1969 book “On Death and Dying”, is one of the most well-known analytical frameworks of modern psychology. Based on Kübler-Ross’ comprehensive fieldwork on terminally ill patients, the model originally aimed to understand how people cope with death, and not grief per se. In later years, Kübler-Ross extended her model to the process of grieving as well, to correct widely held misconceptions about the model, showing in particular that these stages are not consecutive stops in some linear timeline in grief . This was indeed the main thrust of her book “On Grief and Grieving” that she co-authored with David Kessler in 2004.

Noting that, “there is no correct way or time to grieve,” Kübler-Ross and Kessler begin by exploring the notion of “anticipatory grief”, which they describe as the “beginning of the end”. During this initial phase, one operates in two different worlds at the same time; the familiar world in which we feel safe, and the unfamiliar world, deserted with the death of the loved one, where we no longer feel safe. Anticipatory grief, the authors say, is one of the mechanisms the subconscious deploys to prepare us for a new, uncertain world.

Anticipatory grief is more silent than grief after a loss. It is experienced introvertedly. It is impervious to external reactions. It does not like to talk, and often it cannot be verbalised. For that reason, a person experiencing anticipatory grief prefers silent interactions, such as being comforted by a gentle touch or silently sitting together.

The person facing death starts grieving “in advance” so as to prepare herself for the inevitable end. The people who love her grieve with her, sometimes without even being aware of it. The five stages of grief – denial, anger, bargaining, depression and acceptance – help us understand anticipatory grief as well. Grief is not only experienced after death; it may precede death as well. Kübler-Ross and Kessler note that going through these five stages during the period of anticipatory grief will not make the process of grief after death easier. Anticipatory grief has its own dynamics; it takes its time.

The five stages in question are not chronological and neatly separated from each other. Not everyone experiences these stages in the same way and in the same order. These are all ways of coping with the loss of loved one and learning how to survive without her.

The first stage, denial, does not necessarily entail the repudiation of death itself. We know that the loved one has died. The feeling of denial is more symbolic in this sense. It is about not being able to accept that the loved one is not going to open the door and greet us again when we come home.

Denial is a state of being paralysed, of numbness. It helps us to survive the loss, and the shock of death. At this stage, life is meaningless. Everything is “too much”; everything annoys. We do not know whether we can go on living or how we will go on. Our sole purpose is to get through the day. Denial is the mechanism that makes this possible.

People who have lost loved ones often find themselves telling the story of their loss over and over again. This helps us to cope with the trauma of death. As denial fades, acceptance creeps in. Slowly, we start asking “how” and “why”. As we review the circumstances that have led to the loss of the loved one, we try to find an answer to the question “could it have been different? Was there another way?” Asking those questions means that we begin to accept the reality of loss and its inevitability. She is not coming back. She won’t open the door to us again. This time she couldn’t make it and defeat death. As the feelings of denial fade away, other emotions we suppressed in that process spring to mind.

Elisabeth Kübler-Ross passed away on 24 August 2004 at 20.11 after a prolonged period of struggle with disease, without seeing her book “On Grief and Grieving” published.

The death of Kübler-Ross leads David Kessler to go through the five stages of anticipatory grief and grief himself that they have written about one more time. “I have to say that if I hadn’t seen it for myself, I might not have believed it, “he said in the preface to their book. “Many people agreed that in some way they thought she was immortal. She always said that when she ‘transitioned and graduated’, it would be cause for celebration since she would be ‘dancing in the galaxies among the stars.’”

He, on the other hand, did not know the meaning of death. Or the death he knew of was something that would happen in games. Only “bad guys” died. Good ones never died, and even if they died, they would come back to life with a blow. Sometimes in order to continue playing, it was required to blow the bad guys back to life as well. All in all, death itself was a game.

Real death was boring. Life was fun. That was what he said to mamma one night. But to me, he said he was afraid of death. His grandmother was with us too. She had come all the way from Turkey to see him, to kiss him one last time, despite a healing broken hip and an injured knee. The Swedish and Danish police were mobilised to make it possible for her aging, worn-out body to meet her grandson.

“Baba”, he said while playing with his Lego. “What if the cancer becomes 100, 1,000? Wouldn’t I die then?” I could not answer. Me and mamma never lied to him either, so I replied his question with a question, like mamma used to do. “Why oğlum? Are you afraid of dying?”. “Yes”, he said. His eyes were full with tears. I started crying as well. “Don’t be afraid. No matter what happens, mamma and baba will be with you, you know that, right?” was all I could say.  “Yes”, he replied in a certain and confident tone. I was relaxed somehow.

But now, I cannot relax. Yes, I was by his side, we were by his side until the last moment, and even after that. But he is gone. He is not with us anymore. All these clichés, “He doesn’t suffer anymore”, “He will live in your hearts forever”, “He is watching over you from the sky”, they are just empty talk. You know it; they know it. They are trying to share your pain as best as they can. This the only thing they can do. If I were them, I couldn’t do any more either.

But I am not them. I am the one experiencing the loss. I am the one suffering. In this sense, I am alone. And I am not ready to accept it. Not yet.

**

A note to readers: I know you are bored with that story. Your life is hard, with the dollar rising and the lira falling capriciously, people languishing in prisons for no reason. Evil is everywhere. At least on the weekends, you would prefer to read something light, something beautiful. But I don’t let you. The editors of Ahval are complicit in my crime as they continue publishing my morbid tales. And yet I am not going to apologise, for this is my reality, at least for the time being. In this reality, in this parallel universe, there is no dollar, there are no prisons. There is only cancer and death. I am trying to get through the day, and I do it by writing. I will however stop writing about this once I write about all five stages of grief. The real grief will not end. I don’t know whether I will be able to write on other, more mundane, topics for death has transformed me. But I am sure I will give it a try. I will give life a try. The show must go on, right? Or… Should it?

IMG_3367

İnkâr

İsviçre kökenli Amerikalı psikiyatr Elisabeth Kübler-Ross’un 1969 tarihli Ölüm ve Ölmek Üzerine (On Death and Dying) adlı kitabında ortaya attığı “yas tutmanın beş evresi”, psikoloji alanının en bilinen – bir o kadar da yanlış anlaşılan – modellerinden biridir.

Kübler-Ross’un tedavi seçenekleri tükenen hastalarla yaptığı kapsamlı saha araştırmasına dayalı bu model, aslında yas tutmayı değil, ölümü bekleyen hastaların bu gerçekle, “ölümle”, nasıl yüzleştiğini anlamaya yöneliktir.

Daha sonraki yıllarda modeli yas tutma sürecine de uygulayan Kübler-Ross, bu evrelerin birbirini takip eden ve birbirinden net çizgilerle ayrılmış ruh halleri olarak algılanması eğiliminden yakınmış, bu yanlış okumayı düzeltmek için David Kessler ile birlikte Yas ve Yas Tutmak Üzerine (On Grief and Grieving) başlıklı bir çalışma da kaleme almıştır.

Kübler-Ross ve Kessler’in “Yas tutmanın doğru biçimi ya da zamanı yoktur.” notuyla başlayan kitap ilk olarak “ileriye dönük yas” kavramını ele alır. İleriye dönük yas, sonun başlangıcı olarak da nitelendirilebilir.

Bu başlangıç evresinde kişi eş zamanlı olarak iki farklı dünyada yaşar; alışık olduğu, içinde kendini güvende hissettiği dünya ile sevilen kişinin ölümüyle birlikte “ıssızlaşan”, içinde artık kendini güvende hissetmeyeceği bir dünya.

Bilinçaltının kişiyi bu yeni, belirsizliklerle dolu dünyaya hazırlamak için devreye soktuğu mekanizmalardan biri de ileriye dönük yastır.

Bu yas, bir kaybın ardından yaşanan yasa göre daha sessizdir. İçe dönük yaşanır. Dışarıdan gelecek tepkilere kapalıdır. Fazla konuşmayı sevmez; deyim yerindeyse, söze gelmez.

Bu yüzden de ileriye dönük yas yaşayan kişi, sessiz paylaşımları tercih eder. Bir dokunuş, konuşmadan birlikte oturmak gibi. Ölümle yüz yüze kalan kişi, kendini kaçınılmaz sona hazırlamak için yas tutmaya “önceden” başlar. Sevenleri de onunla birlikte yas tutacaktır, kimi zaman farkında olmasalar bile.

Yas tutmanın beş evresi – inkâr, öfke, müzakere, depresyon ve kabullenme – bu aşamayı anlamamızı da kolaylaştırır. Başka bir deyişle, yas sadece ölümün ardından hissedilen bir duygu değildir; ölümden önce de hissedilir.

Kübler-Ross ve Kessler, ileriye dönük yas sürecinde bu beş evreyi yaşamanın ölümden sonraki yas sürecini kolaylaştırmayacağını belirtir. “Ölümü bekleyen yas”ın kendi dinamiği vardır; zaman alır.

Söz konusu evreler, popüler kültürde yansıtıldığı gibi, düz gidilen bir güzergâhta sırayla durulan duraklar değildir. Herkes bu evreleri aynı şekilde ve aynı sırayla yaşamaz. Bu beş evre, kaybedilen kişinin yokluğuyla başa çıkma, onsuz yaşamayı öğrenme sürecinin parçalarıdır.

Birinci evre, inkâr, ölüm olgusunun reddini gerektirmez. Sonuçta sevilen kişinin artık var olmadığını biliriz. İnkâr duygusu bu anlamda semboliktir. Sevilen kişinin bir daha bize kapıyı açmayacağını, bizi karşılamayacağını kabullenememektir.

İnkâr bir tür felç olma, hissizleşme halidir. Kayıpla, ölümün şokuyla başa çıkmayı sağlar. Bu aşamada hayatın anlamı yoktur. Her şey “fazla” gelir, rahatsız eder. Yaşamaya devam edip edemeyeceğimizi, edeceksek nasıl devam edeceğimizi bilemez hale geliriz. Tek amaç, günü kurtarmak, bir günü daha bitirmektir. İnkâr, bunu mümkün kılan mekanizmadır.

Kayıp yasayan kişi, sürekli bu kaybın hikayesini anlatır. Bu da travmayla ve gerçeği kabullenme süreciyle başa çıkmamızı kolaylaştırır. İnkâr, zamanla yerini kabullenmeye bırakacaktır.

Yavaş yavaş “neden” ve “nasıl” sorusunu sormaya başlarız. Yaşananların üzerinden geçer, “başka türlü olabilir miydi?” sorusuna cevap bulmaya çalışırız. Bu soruları sormak kaybın gerçekliğinin, kaçınılmazlığının kabullenilmeye başlandığı anlamına da gelir. O, geri dönmeyecektir. Bir daha bize kapıyı açmayacaktır.

Bu kez başaramamış, ölümü yenememiştir. İnkâr duygusu silikleşirken bu süreçte bastırdığımız diğer duygular ortaya çıkacaktır.

Elisabeth Kübler-Ross, uzun bir hastalık döneminin ardından 24 Ağustos 2004 günü saat 20.11’de –  Yas ve Yas Tutmak Üzerine başlıklı kitabının yayımlandığını göremeden – hayata veda eder.

Anlamlandırmaya çalıştıkları ileriye dönük yas ve yas süreçlerini Kübler-Ross’un ölümü ile bir kez daha yaşamak zorunda kalan David Kessler, “Gözümle görmesem öldüğüne inanmazdım”, diye yazar kitabın ön sözünde.

“Birçokları gibi ben de onun ölümsüz olduğunu düşünüyordum. O hep ‘bu dünyadan gelip geçmekten’ ve ‘mezun olmaktan’ bahsederdi. ‘Yıldızların arasında dans edeceğine’ inandığı için de ölümünün bir kutlama vesilesi olmasını isterdi.”

O ise daha ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Daha doğrusu bildiği ölüm, oyunlardaki ölümdü. “Kötü adamlar” ölürdü bir tek. İyiler ölmez, ölseler bile üfleyince canlanırlardı. Bazen oyunun sürmesi için kötülere de üflemek, onları da canlandırmak gerekirdi. Sonuçta ölümün kendisi bir oyundu.

Gerçek ölüm ise sıkıcıydı. Yaşamak eğlenceliydi. Öyle demişti mamma’ya bir gece. Bana ise ölümden korktuğunu söylemişti. Babaannesi de yanımızdaydı.

Onu görmek, son bir kez öpebilmek için ameliyatlı hali, topallayan ayağıyla kalkıp gelmişti. İsveç ve Danimarka polisi seferber olmuştu, pasaportunun geçerliliği bitmek üzere olan bu yorgun bedeni torunuyla buluşturmak için.

“Baba”, demişti, Legolarıyla oynarken. “Kanser 100 olursa, 1000 olursa ölmez miyim?”. Cevap verememiştim. Yalan söylemiyorduk. Ben de mamma’nın yaptığı gibi soruya soruyla cevap verdim.

“Neden? Korkuyor musun ölmekten?” “Evet” derken gözleri dolmuştu. Ben de ağlamaya başlamıştım, onun yanında ağlamama kararımızı unutarak.

“Korkma. Ne olursa olsun, mamma ve baba yanında olacak, bunu biliyorsun di mi?”, demiştim akan burnumu çekerek. “Evet”, diye yanıt verdi kesin ve inançlı bir ses tonuyla. Bir şekilde rahatlamıştım.

Şimdi ise rahatlayamıyorum. Evet, yanındaydım, yanındaydık son ana kadar ve “son andan sonra”.

Ama gitti. Artık yok.

Herkesin tekrarladığı klişeler de bir işe yaramıyor. “Artık acı çekmiyor”, “O hep kalbinizde, içinizde yaşayacak”, “O şimdi cennette, yukarıdan sizi gözlüyor”, “Bir gün kavuşacaksınız”, ve benzerleri.

Boş laflar bunlar, biliyorsunuz. Onlar da biliyor. Ellerinden geldiğince acınızı paylaşmaya çalışıyorlar.

Bu laflardan ötesi de ellerinden gelmiyor. Onların yerinde olsam benim de gelmezdi.

Ama onların yerinde değilim. Ben kaybı yaşayanım. Acıyı çekenim. Bu anlamda bir başınayım.

Ve kabullenemiyorum. Henüz.

***

Okurlara not: Biliyorum, bu hikayeden artık sıkıldınız. Hayat zaten zor, dolar iniyor çıkıyor, insanlar gerekçesiz hapislerde sürünüyor. Kötülük her yerde. Hiç olmazsa Pazar günleri güzel, hafif bir şeyler  okumak istiyorsunuz. Ama izin vermiyorum. Ahval editörleri de buna suç ortaklığı ediyor, yazıları yayınlayarak.

Özür dileyemem çünkü benim gerçekliğim, en azından şu an için, bu. Bu gerçeklikte, bu paralel evrende, dolar, hapis yok. Kanser ve ölüm var. Yaşamaya devam etmeye çalışıyorum, günü kurtarıyor, yazarak bir günü daha bitiriyorum. Dört yazı daha yazacak, yas tutmanın beş evresini anlatmayı tamamlayacağım.

Kendi içimdeki yas ise tamamlanmayacak. Bir daha hiçbir şeyi eski gibi göremeyeceğim, yaşamayacağım için başka konularda yazabilecek miyim bilmiyorum. Denerim muhtemelen. Sonuçta hayat devam ediyor, değil mi? Ya da… Ediyor mu?

* Bu yazı ilk olarak Ahval News sitesinde yayınlanmıştır (https://ahvalnews.com/tr/guncel/inkar).

#LucaCan #GreenHeart

IMG_1218.JPG

Partizan

“Evine hoş geldin”, dedi P. Haftalardır iki gece üst üste aynı yatakta yatmamış, hayatla tek sıkı bağı Whatsapp ve FaceTime olan bir “yersiz yurtsuza” söylenebilecek en kısa, en anlamlı karşılama cümlesi bu olabilirdi ancak.

“Bunu duymaya ihtiyacım vardı”, diye yanıt verdim. Beni havaalanından alıp uzaklarda bir yerlerde hiç bilmediğim bir sahil kasabasına götüreceklerdi. Manevi annem elimi sıkıca tuttu; O’nun merdivenlerden inerken yaptığı gibi parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi ve iki saat boyunca hiç bırakmadı.

Gecenin karanlığını bozan tek şey, dünyanın gölgesinden kurtulmaya çalışan aydan sızan zayıf ışıktı.

Belki de ortamın etkisiyle ilk kez Leonard Cohen’den dinlediğim, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline karşı savaşan bir Fransız direnişçisini anlatan “Partizan” şarkısının sözleri düştü aklıma.

Almanlar sınırı geçmişti

Bana “teslim ol” dediler

Teslim olamazdım

Silahımı aldım ve karanlıkta kayboldum

Adımı yüz kere değiştirdim

Karımı ve çocuğumu kaybettim

Ama bir sürü arkadaşım vardı

Ve bazıları benimle birlikteydi

Yaşlı bir kadın bize evini açtı

Gece boyu bizi çatı katında sakladı

Sonra düşman askerleri geldi

Tek bir fısıltı çıkaramadan öldü

 

Bu sabah üç kişiydik

Akşam tek başınaydım

Ama devam etmeliyim

Sınırlar benim hapishanem

Rüzgar esiyor

Mezarların arasından esiyor

Özgürlük yakında gelecek

Ve biz saklandığımız gölgeliklerden çıkacağız

Durumum Fransız direnişçisi kadar kötü sayılmazdı elbette. En azından hayatım tehdit altında değildi (yoksa öyle miydi?). Evet, tıpkı Fransız direnişçi gibi ben de çocuğumu ve evimi kaybetmiştim ama bana kapılarını açacak bir sürü arkadaşım vardı.

Dünya, yedi sene boyunca ev bildiğim topraklar kadar ıssız, bana yabancı değildi.

Yine de sığındığım çatı katları, bana kucak açan arkadaşlarım içimdeki boşluğu dolduramıyordu. Saat başı çalan küçük kilisenin çanları, sahilde koşuşturan çocuklar, ayaklarımı yakan kum, birlikte kaldığım ailenin tatlı köpeği Sixto (çünkü son geldiğimizde Sixto’yla oynamıştı), her şey bana O’nu ve içimdeki boşluğu hatırlatıyordu.

Biliyordum, artık tek başınaydım.

Ve yine Fransız direnişçi gibi benim de, tek başına da olsa, yola devam etmem gerekiyordu. O’nun için. Yol arkadaşlarım ve O’nu sevenler için. “Direniş” için.

Direnişi sürdürmenin kendi de başlı başına bir mücadeleydi. Bazı geceler gözlerimi kapattığımda sadece kötü şeyleri, en çok da ölümü görüyordum. Bu yüzden gözlerimi kapatmaya korkuyordum. Bazı geceler ise hiçbir şey görmüyordum. İçimdeki boşluk ete kemiğe bürünüyor, yaşanmış güzel anların üzerini örtüyordu.

Yüzünü hatırlamaya çalışıyor, bir türlü beceremiyordum. Sanki belleğim silinmişti. Bir geçmişim olduğunu biliyor, ama kim olduğumu bilmiyordum. Neden yaşadığımı, yaşamam gerektiğini de. Direnişin kendisi, yaşamın (tek) anlamı olmamalıydı.

Belki de direnişe devam etmek, yaşama anlam katmak için henüz çok erkendi. Önce yaşadığımı anlamam gerekiyordu. Elimden düşmeyen cep telefonunun ekranına baktım. Diğer manevi annemin mesajı düştü önüme:

“Acele etme. Hiçbir şeyin seni baskı altında tutmasına izin verme. Ama denize gir mutlaka. Sana kendini hatırlatacaktır. Kendini onun kollarında dalgalanmaya bırak ve suyun ne kadar güzel olduğunu hisset.”

Manevi annemin sözünü dinledim. Suya girdim. Denizin kendine has kokusunu içime çektim. Kendimi suya bıraktım. Hafifçe dalganırken gözlerimi kıyıya çevirdim ve kıyının ardına dizilmiş beyaz evlere, küçük kiliseye, göğe uzanan yeşil tepelere baktım.

O bu çan sesini severdi, diye düşündüm. Son yolculuğuna çıktığı kilisenin çan sesini ise hiç sevmezdi.

Onun sevdiklerini ve sevmediklerini düşünerek ama O’nsuz direnmek, yaşamaya devam etmek mümkün müydü?

Şarkıda bahsedilen özgürlük bu muydu?

Kendi seçimim olmayan, bana dayatılmış bir özgürlük?

Bu sorulara cevap vermek için henüz erken sanırım.

Saklandığım gölgeliklerden çıkmam gerekecek, biliyorum.

Ama daha erken.

Çok erken.

 

partisan.jpeg