Pazar günleri

Günün sonunda yalnızsınız.

Kimse acınızı anlayamaz—anlamak zorunda da kalmamalılar zaten. Size ellerinden geldiğince yardım etmek isteyen çok insan da var. Dostlarınız, aileniz, size sevgisini sunmaya hazır ”tanıdık yabancılar”. Ama ne zaman ve nasıl yardım edebileceklerini bilmiyorlar. Acısalar mi, üzülseler mi, empati mi gösterseler. Üstelik bu duygular zamanla buharlaşıyor. 1 yıl oldu; 1.5 yıl; 2 yıl.

Yavaş yavaş unutuyorlar. Zaman iyileştirir, diyorlar. Doğru belki. Ama zaman aşındırıyor da.

Hem Pazar günlerinin en zor olduğunu nereden bilebilirler ki? Beş sene boyunca her Cumartesinizi onunla geçirdiğinizi, parka gittiğinizi, yakalamaca oynadığınızı, ağaçlara tırmandığınızı, Lego’dan uzay gemileri yaptığınızı, birlikte yemek yediğinizi, videolar seyrettiğinizi, kitap okuduğunuzu, kilise çanlarını dinlediğinizi ve yine birlikte uyuduğunuzu. Çıplak ayaklarının bacaklarınıza değişini. Kolunu göğsünüze sardığını.

Pazar günlerinden nefret ediyorum.

Hatırlamak

“Hatırlamak istiyorum” diyordum. Şimdi emin değilim. 

Evet, yaşadıklarımız üzerine düşünmek ve hikayemizi satırlara dökmeye çalışmak hafızamı tazeliyor, daha doğru bir ifadeyle saklandığı yerden çıkarıyor. Ama hafızamla her yüzleşmemde Luca’sız hayatımın ne kadar boş olduğunu fark ediyorum. Ve ne denli soğuk, ayaz.

Üstelik hafızam mutlu anları getirmiyor gözlerimin önüne. Gülüşünü, kokusunu katmıyor eksik hayatımın kuru akışına. Çektiği acıları getiriyor aklıma. Yaşıtları parkta özgürce koşturur, kaydıraktan kayarken hastane koridorlarında göğsündeki katetere bağlı serum makinesini çekiştirerek koşmaya çalışmasını hatırlatıyor örneğin. Vücuduna batırılan sayısız iğneyi, burnundan zorla sokulan düzinelerce tüpü, koluna, penisine takılan kateterleri, geçirdiği irili ufaklı onlarca operasyonu, uykusu olmadan yatırıldığı onca uykuyu. 

Teşhis için yapılan testleri saymazsak geçirdiği ilk operasyon göğsüne kateter yerleştirilmesiydi. Sürekli kemoterapi göreceği için kalıcı kateter zorunluydu. Her tedavi için katetere iğne takılması gerekiyordu. Zamanla alışacaktı ama başlangıçta iğne batırılırken – hemşireler ne kadar tecrübeli olursa olsun – canı yanıyordu. O yüzden Erika ile bir ödül mekanizması geliştirmiştik. İğne takıldıktan sonra bir lolipop ya da Kinder çikolata veriyorduk. Hemşireler de plastik bir kutuda saklanan minik hediyelerden seçmesine izin veriyorlardı. Bu sayede bir sürü küçük arabası ve dinozoru olmuştu. 

Kateter özgürlüğünü kaybetmesinin simgesiydi aynı zamanda. Kemoterapi ilaçlarının verilmesi saatler sürüyordu. Ayrıca kemoterapi gördüğü sürece dehidrasyona karşı serum verilmesi gerekiyordu ve serum tedavi boyunca, yani günlerce takılı kalıyordu. Gece gündüz. Enerjisi yerindeyken bisiklete binmek istediğinde bizim de serum makinesiyle birlikte aynı hızda peşinden koşmamız gerekiyordu, göğsündeki iğne çıkmasın diye. Elbette her zaman senkronize hareket etmek mümkün olmuyordu ve tüpler geriliyor, iğne göğsünü acıtıyordu. Bazen her şeye rağmen yerinden çıkıyordu ve yeni iğne takılması gerekiyordu. Yeniden acı-lolipop-Kinder-dinozor döngüsü.

Sebep olduğu bunca acı yetmiyormuş gibi, enfeksiyona da yol açıyordu göğsüne takılı kateter. Birinci kateter yüzünden iki kez hastalanmıştı. Önce bakterinin nereden geldiğini anlamayan doktorlar sonunda enfeksiyonun kökenini bulmuşlar, göğsündeki kateteri yine bir operasyonla çıkarmak zorunda kalmışlardı. 

Başka bir seferinde 24 saat boyunca idrar toplamak zorunda oldukları için penisine kateter takmışlardı. Henüz küçük olduğu ve bez taktığı için başka türlü idrar toplamak mümkün değildi (yıllar sonra, başka bir enfeksiyon yüzünden komaya girdiğinde de penise kateter takacaklardı).

Bir yetişkini bile rahatsız edecek bu kateter yüzünden Luca neredeyse gün boyu aralıksız ağlamıştı. Konuşmaya başlamadığı için bizlerle işaret diliyle anlaşıyordu. Sürekli iki bacağının arasına işaret ediyor, kateteri çıkarmamız için adeta yalvarıyordu. Erika ve ben dikkatini dağıtmak için elimizden ne gelirse yapıyorduk ama en ufak harekette canı yandığı için yine ağlıyor, yine yalvarıyordu. O acıyı içimizde hissediyorduk. Teşhis konduğu gün midemizi kemirmeye başlayan tırtıl olarak, bir yumru olarak, beynimizi delen bir burgu olarak. Çıkartıp atmak istiyorduk o kateteri ve Luca’yı alıp olabildiğince uzağa kaçmak. Hastaneden, doktorlardan, hemşirelerden, kanserden.

Kemoterapinin doğal sonucu olarak yemeden içmeden kesilmesi ise en acı olanıydı. En sevdiği yemekleri yapıyor, önüne koyuyorduk ama midesi bulandığı için bırakın yemeyi, görmek, kokusunu almak bile istemiyordu. Bazen, özellikle bulantıya karşı Aloxi verildiğinde, yiyecek gibi oluyor, sevdiği bir şey istiyordu – köfte, pilav, yumurta ya da tutkusu sushi. Büyük bir heyecan ve sevinçle hazırlıyor, önüne koyuyorduk. Bir lokma alıyordu, sonra o lokma ağzında büyüyor, büyüyordu. Ve midesine ulaşmadan tabağa geri tükürülüyordu. Günler günleri kovalıyor, kilolar birer birer eriyordu. Bacakları el bileklerimiz kadar inceliyordu. Biz de yiyemiyorduk. Boğazımızdan geçmiyordu. Onunla birlikte eriyorduk. 

Sonunda dayanamıyor, hem görüntüsünü, hem anlamını, hem işlevini sevmediğimiz burun tüpünün takılması için hastanenin yolunu tutuyorduk. O tüpün burun deliklerinden sokulup boğazından geçirilmesi, Luca’nın öğürtülerine karışan çığlıkları Engizisyon işkencelerinden farksızdı. İlerleyen yıllarda ağızdan alınan kemoterapi ilacı da kullanmak zorunda kalacağı (ve o ilacın iğrenç tadına tahammül edilemeyeceği) için burun tüpü yüzünün bir parçası haline gelecekti. Ona her baktığımızda bize kanseri hatırlatan. 

“Her şeyi yeniden yaşamaya hazırım. Yeter ki hatırlayayım.” diyordum. Şimdi emin değilim.

Katalanlar, Kürtler ve şu gururlu Türkler

15 Ekim Pazartesi sabahı İspanya Anayasa Mahkemesi yaklaşık iki senedir hapiste olan 12 Katalan siyasetçi hakkındaki kararını açıkladı. Söz konusu siyasetçiler 1 Ekim 2017’de Katalonya’nın bağımsızlığının onaylandığı bir referandum gerçekleştirmişler, referandumda “evet” sonucunun çıkması sonucu yirmi altı gün sonra, yani 27 Ekim 2017’de Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etmişlerdi. 

Gerek referandum, gerekse bağımsızlık ilanı 1978 tarihinden beri yürürlükte olan anayasaya aykırıydı. Anayasa Mahkemesi de 1 Ekim 2017 öncesinde bağımsızlık oylamasının anayasaya aykırı olduğunu ilan etmiş, siyasetçileri uyarmıştı.

Nitekim mahkeme “kalkışmaya tahrik” ve “kamu kaynaklarının kötüye kullanılması” suçlarının işlendiğine kanaat getirerek 12 siyasetçiden 9’unu 9 ila 13 yıl arası hapis cezasına mahkum etti.

Kararın duyulması ile beraber yüzbinlerce bağımsızlık yanlısı Katalan sokaklara döküldü. Gösteriler kısa sürede polisle çatışmaya dönüştü. 15 Ekim gecesi Barselona havaalanı El Prat göstericiler tarafından işgal edildi; karayolları trafiğe kapatıldı; tren seferleri aksadı. Üniversiteler, gösterilere katılan öğrencilerin zarar görmemesi için önlemler aldı. Gösteri ve çatışmalar azalarak da olsa devam ediyor.

Son iki haftadır yaşananlara tanıklık ederken sık sık Türkiye ve Türk milliyetçiliğini düşünür buldum kendimi. Sonunda belirli bir plan dahilinde olmasa da düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. 

Özerklik-Bağımsızlık: Katalonya 1978’den bu yana İspanya içinde özerk bir bölge. Kendi parlamentosu, başkanı, bütçesi, polisi var. Kendi dillerini konuşmakta serbestler. Hatta Katalonya’da Katalanca bilmek neredeyse şart. İspanyolca ile idare etme şansınız var ama radikal bağımsızlık yanlısı biriyle karşılaşırsanız muhtemelen sizinle İspanyolca konuşmayı red edecektir. Nitekim ulusal arenada yarışan siyasetçiler de etnik kökenleri ne olursa olsun Katalanca konuşmaya, bu yolla Katalonya’dan oy toplamaya çalışıyorlar.

Yani durum Türkiye’dekinden çok farklı. Kürtler, Katalanların sahip oldukları hakların onda birine sahip olsalar Türkiye’de Kürt sorunu diye bir şey olmazdı, orası kesin. Bu noktada bir Türk milliyetçisi çıkıp “İyi ama hem Katalanların özerk olduğunu söylüyorsun, hem de hala bağımsızlık istediklerini. Kürtlere de benzer haklar tanısak ayrılıkçılık azmaz mı?” 

Bu soruya verilecek yanıt basit. Bir, “Bilemeyiz”. Sonuçta Katalonya’nın bağımsız bir devlet olmasını savunanlar yüzde 50’nin üzerinde değil. Nüfusun diğer yarısı verili durumun devam etmesini ya da Katalonya’nın federal bir İspanya içinde bir eyalet olmasını savunuyor. İki, özerkliğin bağımsızlık talebini arttıracağını kabul etsek bile bu şu an içinde bulunduğumuz durumdan kötü bir seçenek değil. 

Kürtler, Cumhuriyet kurulduğundan beri özerlik talep ediyor. Türk devleti bu talebi silah zoruyla bastırıyor. Bu uğurda dökülen kanı ölçecek birim icat edilmedi. Nitekim şu anda da Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeler fiili bir olağanüstü hal rejimi altında. Kürt siyasetçiler hapiste. Dışarıda olanlar da birer birer hapse atılıyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Türkiye Kürt varlığını sona erdirmek için açıkça başka bir ülkenin topraklarını işgal etti. Yine kan döküldü. O topraklarda ne kadar kalacağımız belli değil. Yani 90 yılda bir arpa boyu yol almış sayılmayız. 

Faşizm-Demokrasi: Radikal ayrılıkçı Katalanlar, 15 gündür yaşanan çatışmalarda polisin orantısız güç kullandığını, İspanyol devletinin faşizan politikalar benimsediğini iddia ediyorlar. Uluslararası sol kamuoyu da konu hakkında bilgi sahibi olmadan bu iddianın arkasında duruyor. Bu noktada insanın içinden “hop, bir saniye” demek geçiyor. Bir, iki haftadır devam eden çatışmalarda yaralanan insan sayısı yaklaşık 750. Bunun yarıya yakını (tam rakam 320) polis! Evet, yanlış okumadınız. Yaralananların yarısı polis. 

Evet, polis zorda kaldığında tazyikli su ya da plastik mermi de kullanıyor ve bu nedenle şu ana kadar dört gösterici birer gözünü kaybetmiş durumda. Öte yandan göstericiler de sosyal medya ve özel uygulamalar aracılığıyla organize oluyor ve gösterilere çatışmaya hazır bir şekilde “silahlanarak” gidiyor. 

Kullanılan silahlar sadece mermer parçası, sopa değil. Şu ana kadar 1000’i aşkın çöp konteyneri ve yüzlerce araba ateşe verilmiş durumda. Çatışmalara projektör tutan helikopterler havai fişekle düşürülmeye çalışılıyor. Bu tabloyu Türk polisi ve özel harekat birimlerinin yöntemleriyle karşılaştırmaya kalkarsak – ki bunun için Güneydoğu’ya gitmeye gerek yok; İstanbul’un göbeğinde kutlanan LGBT Pride yürüyüşüne katılanlara yapılanları hatırlayın – İspanyol devletine faşist demenin ne kadar fantastik olduğu anlaşılıyor. 

Milli kimlik-Milli çıkar: Yukarıda da bahsettiğim gibi, Katalanlar ayrılıkçılık konusunda farklı düşünüyorlar. Kimileri bağımsız bir devlet kurulmasını talep ediyor; kimileri İspanya’nın federal bir yapıya kavuşturulmasını; kimileri ise özerkliğin, yani var olan durumun devamını. Çatışmalar sırasında kimse “Ne istediğimizin önemi yok; İspanyol polisi ile Katalan göstericiler çatışırsa kendi milletimin yanında dururum” demiyor. 

Bir kere gösterilere müdahale edenler sadece İspanyol polisi değil. Katalan yerel polisi de düzeni sağlamaya çalışıyor. Düzeni korumaya çalışan Katalan polislere “soysuz” denmiyor. Bağımsızlık karşıtı Katalanlar gösterilerin bir an önce bitirilmesini arzu ediyor; bunu açıkça da dile getiriyor. Özetle, Katalan “milli” çıkarlarının neyi gerektirdiği konusunda bir görüş birliği yok. Bu da son derece doğal.

Peki Türkiye’de ne oluyor? Milli çıkarlar söz konusu olunca herkese hizaya giriyor ve devlet ne derse onu yapıyor. AKP iktidarına karşı olanlar, iktidarı sabah akşam her konuda eleştirenler bile Barış Pınarı Harekâtına destek veriyor. Twitter, Mehmetçik’e şans dileyenlerle doluyor. Sosyal medya, deyim yerindeyse, kurt kesiliyor ve “uluyor”! 

Öte yandan Türkiye’nin birlik ve beraberliği açısından son derece tehlikeli gelişmeler yaşandığında, örneğin halkın oyuyla seçilmiş belediye başkanları göz altına alındığında, ufak bir azınlık dışında kimsenin sesi çıkmıyor. Devlet, sivil itaatsizlik eylemlerini terör eylemi olarak kabul ediyor. Zaten kimse de sivil itaatsizliğe kalkışmıyor. 

Devam edebilirim aslında ama bu kadarı bile içimin sıkılmasına yetiyor. Ne diyeyim, Allah diktatörünüzü versin!

Luca ile ilgili bir duyuru

Uzun süredir sizi Luca ile ilgili projelerimiz hakkında bilgilendirme fırsatı bulamadım. Travma uzmanlarının yasın doğal bir parçası olarak nitelendirdiği kısa süreli hafıza kaybı, onsuz hayata alışma, onu yeniden hayatımın bir parçası yapma çabası… Derken günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.

Yolculuğun bu noktasında sizlere birkaç haber vermek istedik. Epeydir aklımızda olan bir projeyi hayata geçirdik ve İsveç’te Luca adına bir vakıf kurma sürecini başlattık. Nöroblastoma ile ilgili bilinçlenme yaratmak ve bu hastalığın pençesine düşen çocuklara, ailelerine yardım etmek amacıyla kurulacak olan Luca Can Vakfı, birkaç aya kadar faaliyete geçecek.

Bu arada Luca’nın ve bizlerin yolculuğunu anlatan Luca’nın Kitabı. Ölmek Sıkıcı, Yaşamak Eğlenceli başlıklı kitabı yazmaya başladım. Erika’nın bloğundan alıntılar ile daha önce kamuoyuyla paylaşmadığımız fotoğrafları da içerecek olan kitap, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden biri tarafından Luca’nın 7. doğum gününde okuyucuyla buluşacak. Kitaptan elde edilecek tüm gelirler Luca Can Vakfı’na aktarılacak.

Finansal kaynağımız olmadığı için geçici olarak dondurduğumuz belgesel projesinden de vazgeçmiş değiliz. Finans arayışımız sürüyor. Belgeseli öyle ya da böyle mutlaka çekeceğiz.

Sevgiyle kalın.

An announcement from Luca and me

It has been many moons since I last updated you on my journey with Luca. I should have said my journey “to” Luca for I have long been on temporary ground, devoid of memories, a floating lily island moving over slowly sideways. Thank heavens, Luca has been there for me, taking my hand and guiding me towards his light whenever I felt lost. Giving me the strength I needed to resume our projects.

I am thus happy to inform you that we have now started the process of establishing a non-profit foundation in his name, Luca Can Foundation, to raise awareness on and to help kids with neuroblastoma and their parents.

I have also started writing our story, the ups and downs of his struggle against the debilitating disease, the miracles we have witnessed along the way and, most importantly, his endless joie de vivre. The book will be entitled The Book of Luca. Death is Boring, Living is Fun, include excerpts from his mother’s blog and previously unshared pics of him, and published by a major publisher in Turkey. All the income generated from the book (and possible editions in English and other languages) will accrue to the foundation to help further our cause.

Finally, though put on hold for lack of finances, we have not abandoned the idea of shooting the documentary, Like Son Like Father, and working towards securing funding which would enable us to keep on with it.

Lots of love from me and Luca.

* The parts in italics are excerpts from the lyrics of Jack White song Temporary Ground.

Baltacı Kemal Paşa

Hayır, yanlış okumadınız. Baltacı Mehmet Paşa değil, Baltacı Kemal Paşa.

Nasıl yani, Osmanlı tarihinin en büyük vezirlerinden Baltacı Mehmet’i biliyoruz. Hani şu 1711’deki Prut Savaşı sırasında Rus Çariçesi Katerina ile ilişki yaşayan, bu yüzden Rus ordusunun etrafındaki kuşatmaya son vererek Prut Antlaşması’nı imzalayan Baltacı Mehmet. Baltacı Kemal Paşa’yı hiç duymadık?

Duydunuz aslında. Çok iyi tanıyorsunuz onu, çünkü aramızda, hala yaşıyor. Yok, 350 yaşında bir vampir filan değil. Sizin benim gibi ölümlü bir insan.

Ama önce biraz tarih. Aman yanlış anlaşılmasın, tarihçi değilim, olduğumu da iddia etmiyorum. Mesleğim gereği tarihle ilgiliyim elbette, ama belli konularda doğru bilgi sahibi olmak için araştırma yapmam, okumam gerekiyor. Bu konuyu da biraz araştırdım.

Sıkı bir Türk milliyetçisi ya da siyasi İslamcı değilseniz, Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina arasında yaşanan ilişki faslının bir efsaneden ibaret olduğunu biliyorsunuzdur muhtemelen.

Üzerine kitaplar, tiyatro oyunları yazılan bir efsane. 18. yüzyılda yaşayan ünlü Fransız düşünürü ve yazarı Voltaire bile ilk cildi 1759, ikinci cildi 1763’te yayımlanan “Büyük Petro Döneminde Rus İmparatorluğu’nun Tarihi” adlı eserinde bu ilişkiye atıfta bulunur.

Öte yandan edebiyatı bir kenara bırakır, ciddi kaynaklara yönelirseniz, Baltacı Mehmet ile Katerina’nin hiç karşılaşmadığını, Katerina’nin “Deli Petro” olarak da bilinen reformist Rus Çarı I. Petro’ya bağlı olduğunu, 1712 yılında onunla evlenip ondan 11 çocuk sahibi olduğunu öğrenebilirsiniz.

Dedikodulara neden olan başka bir iddia ise Katerina’nın Baltacı Mehmet’e rüşvet olarak para ve mücevher yolladığı, bu rüşveti yardımcıları Osman Ağa ve Ömer Efendi ile paylaşan Baltacı Mehmet’in kuşatmayı kaldırarak Prut Antlaşması’nı imzaladığıdır.

Her ne kadar dönemin padişahı III. Ahmet’in kuşatma dönüşü Osman Ağa ile Ömer Efendi’yi idam ettirmesi, Baltacı Mehmet’i de azlederek Midilli Adası’na sürgüne göndermesi bu iddiaların doğru olabileceği izlenimini yaratsa da, pek çok tarihçi rüşvet dedikodularının da gerçekleri yansıtmadığını, padişahın Prut Antlaşması’ndan memnun olmadığı için Baltacı Mehmet’i azlettiğini iddia eder. Baltacı Mehmet, azlinden bir sene sonra, 1712 yılında Midilli’de hayata veda eder.

Peki, Mehmet Paşa’ya neden “Baltacı” denir? Bu lakap nereden gelmektedir? Çeşitli kaynaklardan edindiğim, tarihçi dostların da doğruladığı bilgiye göre Baltacı lakabı Zülüflü Baltacılar’dan geliyor. Topkapı Sarayı resmi sitesine göre Zülüflü Baltacılar, saray hizmetlerinde ve haremin odun ihtiyacının karşılanmasında kullanılan kapıkulu mensuplarıydı. (Bu hizmetlilerin ordu sefere çıktığında önden ilerleyerek askerlerin yürüyüşünü engelleyen ağaçları kestiği de rivayet edilir. Başka kaynakların bu bilgiyi doğrulamadığını belirtelim).

Baltacılar, “dolama” adı verilen ve haremde çalıştıkları için etrafı görmelerini engelleyecek yükseklikte yakaları olan lacivert bir elbise giyerlerdi. Zülüflü lakabı da başlıklarının iki tarafından sarkan iki perçemden geliyordu.

Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler, Eski Saray Baltacıları ile Zülüflü Baltacılar arasındaki farkı da anlatan Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi’ne bakabilirler. Bu yazı için bilmemiz gereken Baltacı lakabının Topkapı Sarayı’nda ikamet eden Zülüflü Baltacılar’dan geldiği, Baltacılar’ın “saray hizmetlisi” oldukları.

“İyi de bize ne?” diyeceksiniz. Baltacı Kemal Paşa kim? “Hani bize onu anlatacaktın, hani tanıyorduk onu?” diye sitem bile edebilirsiniz.

Baltacı Kemal Paşa’yı tanıyorsunuz. Ama Osmanlı tarihinin önemli bir şahsiyeti olarak değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin, hatta bugünün “önemli” (!) bir siyasi figürü olarak tanıyorsunuz. Baltacı Kemal Paşa ya da halk arasında daha iyi bilinen adıyla Kemal Kılıçdaroğlu.

Baltacı Kemal Paşa gerçekten örnek alınacak bir “saray hizmetlisi”.

Padişah milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasını mı buyuruyor? Baltacı Kemal Paşa ve emrindeki Baltacı Ocağı iş başında. Hemen emirleri yerine getiriyor ve kararın Meclis-i Mebûsan’dan geçmesine olanak sağlıyor.

Padişah, muhtemelen hala Halep Sancağı sınırları dahilinde sandığı Afrin’in alınmasını mı emretti? Başvezir Baltacı Kemal Paşa hemen kılıçları kuşanıyor:

“Kahraman ordumuza güvenimiz tam, operasyona da desteğimiz tam. Bizim için önemli olan sınırlarımızın güvenliği. Hiçbir ülke kendi sınırlarında terör örgütünün yuvalanmasını istemez. Türkiye’nin sınırlarında terör örgütünün konuşlanması hepimizin tepki göstereceği bir olaydır.”

Diyarbakır, Mardin ve Van’da halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları görevden alınıp yerlerine kayyım mı atanıyor? Başvezir Baltacı Kemal Paşa hemen ulakları salıyor ve yerel halka sükûnet çağrısında bulunuyor:

“Bu tür olaylar yaşanınca sokağa çıkmak, protesto etmek gibi durumları doğru bulmuyoruz. Biz milletin ferasetine güveniyoruz. İstanbul’da da aynı şeyi YSK eliyle bize yaptılar. ‘Ya sokağa çıkın ya boykot edin’ dediler. İkisini de yapmadık. Halkın ferasetine güvendik ve gördük.”

Halk saf değil tabii, Baltacı Kemal Paşa’ya soruyor. “Milletin ferasetine güvendiniz de ne oldu? Görevden alınanlar zaten milletin seçtiği belediye başkanları. İstanbul’da da sizin belediye başkanınızı seçtiler, Padişah seçimi iptal etti. Millet gerçekten ferasetli, bir daha seçti. Padişah, sizin başkanı da görevden alabileceğinin sinyallerini veriyor. O zaman ne yapacaksınız?”

Ona da biz cevap verelim. Baltacı Kemal Paşa muhtemelen o gün de sokağa çıkmayı “uygun görmeyecek”, sadık bir saray hizmetlisi olarak Padişahının buyruklarını uygulamaya devam edecek. Ha diyelim başkaldırdı, o zaman ne olacak? Midilli’ye sürgüne gönderilecek; sürgün kararı alındığında da yanında kimseyi bulamayacak.

Ah o sürgün kararı bir an çıksa… Baltacı Kemal Paşa II. Prut Savaşı yaşanmadan başvezirlikten alınsa… Ya da biz bir Katerina bulsak da Baltacı Kemal’i gönüllü sürgüne ikna etsek? 

Irkçı değilim, benim de Suriyeli arkadaşlarım var

“Irkçı da sizsiniz faşist de. Gelecek güzel günlerde, Türkiye’nin başını Suriye’de belaya sokmanın öncelikli failleri kabul edileceksiniz.”

29 Temmuz’da siyasi İslamcı Haksöz gazetesi’nin kendisiyle ilgili bir haberine tepki olarak attığı twitte böyle feveran ediyordu Hürriyet gazetesi yazarı İsmail Saymaz. 

Olayı anlamak için bir gün öncesine gitmemiz ve Saymaz’ın Suriyeli mülteciler konusuna değinen diğer twitlerine bakmamız gerekiyor. 28 Temmuz’da birbiri ardına attığı üç twitte şunları yazıyor İsmail Saymaz:

“Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına geldi. Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği bu sorunu, halkı suçlayıp faşizmin kahrolmasın[ı] temenni etmekle çözüleceğini sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.”

“Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor. Suriyelilerle biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmak yerine kibirli bir dille halkı ırkçı ve faşist diye suçluyorlar.” 

“Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı, İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir.” (Tek bir düzeltme dışında imlaya dokunmadım.)  

Sosyal medyada haklı olarak epey tepki çeken bu twitlere ilk yanıt verenlerden biri aynı gün bu konuda bir yazı yazan Banu Güven’di (https://t24.com.tr/haber/banu-guven-suriyeliler-defolsun-esittir-turken-raus,832535). Başka isimlerin de katılımıyla bir süre devam eden bu tartışmayı konunun içeriğinden çok magazinsel boyutunu öne çıkarmayı tercih eden farklı medya platformlarından okuyabilirsiniz. 

Ancak konu, iki gazeteci arasında yaşanan bir tartışmaya indirgenemeyecek kadar önemli. Saymaz’ın tepkilere verdiği öfkeli, kimi bel altı (Güven’e yönelik “Çalıştığın Alman kuruluşuna şunu anlatman iyi olur”; “Hiç mi insanlarınıza karşı aidiyet hissetmiyorsun?”) yanıtlara hiç girmeyelim. Öte yandan mülteci karşıtlığı, ırkçılık, milliyetçilik ilişkisi irdelenmeye değer.

İşe şunu belirtmekle başlayalım. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke, 4 milyonun üzerinde mülteciyi kaldıramaz. Ekonomik durumu Türkiye’den çok daha iyi durumda olan Almanya, İsveç gibi mültecilere karşı görece daha olumlu politikalar izleyen AB ülkeleri bile 2015 yılında yaşanan krizden sonra ya sınırlarını tamamen kapattılar ya da kabul ettikleri göçmen sayısını büyük ölçüde kısıtladılar. Zaten Türkiye’deki Suriyeli sayısının patlamasının bir nedeni de AB ile 2016 yılında imzalanan anlaşma (anlaşma metni için bkz. https://www.europarl.europa.eu/legislative-train/theme-towards-a-new-policy-on-migration/file-eu-turkey-statement-action-plan). Kaldı ki mülteci sorunu sadece ekonomik de değil. Kültürel farklılıklar ve bunun doğurduğu çatışmalar, mültecilerin arasına sızan terör örgütü mensuplarının yarattığı güvenlik açığı… Dolayısıyla, evet, bu sorunun konuşulması ve zamana yayılarak, kimse mağdur edilmeden, çözülmesi gerekiyor.

Ancak sorunu ırkçı yaklaşımlarla ya da ırkçılığı besleyen milliyetçi hamasetle aşmak mümkün değil. İsmail Saymaz’ın twitlerinden yola çıkarak meseleyi anlatmaya çalışayım.

  • “Resmi işsizlik beş milyona dayanmış, üniversiteli işsizler ordusu yarım milyonu geçmiş. Asgari ücret, açlık sınırının altına inmiş. Kira, maaşın yarısını götürüyor”sa bunun sorumlusu Suriyeliler midir? Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na göre Türkiye’de çalışma izni verilen Suriyeli sayısı 31 bin 185. CHP, 1 milyondan fazla Suriyelinin kayıt dışı çalıştığını iddia ediyor (https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49150143?ocid=socialflow_twitter). CHP’nin verdiği rakamın doğru olduğunu kabul etsek bile bunun sorumlusu yine Suriyeliler değil, buna göz yuman Türkiye Cumhuriyeti hükümeti. Saymaz, bu konuda tek kelime etmiyor.
  • “Tanzim satışta patatesi taneyle alan, evlatları atanamayan, binbir umutla üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan, tekstil atölyesinde ve sanayi sitesinde asgari ücretle çalışan yoksul Türk halkı İslamcıların ümmetçi hayallerinin bedelini ödemek zorunda değildir”, evet. Burada da öncelikle Kızılay ve Dünya Gıda Programı (WFP) tarafından yürütülen (ve sadece Suriyelilere yönelik olmayan) anket sonuçlarına göre işi olmayan mültecilerle, düzenli işi olan mültecilerin kazançlarının asgari ücretin altında olduğunu belirtmek gerekiyor. Asıl soru ise evlatların atanamaması ile Suriyelilerin ne ilgisi olduğu! Bilebildiğimiz kadarıyla Suriyeli mülteciler bürokraside yüksek pozisyonlara gelmiş değiller. Bakanlık filan yapmıyorlar; dolayısıyla KHK’lerden, üniversiteyi bitirdiği halde emekli babasının eline bakan genç işsizler ordusundan sorumlu da olamazlar. 
  • “Kim dedi bunun sorumlusu Suriyelilerdir?” diye çıkışıyor İsmail Saymaz Banu Güven’e ve onu “niyet okumakla” suçluyor. Suçluyor da, Saymaz’ın twitleri pek de niyet okumaya yer bırakmıyor. Mülteciler meselesini “Yoksulun daha yoksula, ezilenin daha ezilene ezdirildiği” bir sorun olarak tanımlayan Saymaz’ın kendisi. Kim daha yoksul, daha ezilen? Türk halkına ırkçı denilmesine içerlediğine göre ezen Türkiyeli yoksullar olamaz. O zaman? Yoksulu, ezileni ezen Suriyeliler olmuyor mu? Başka bir twitinde “Türk/Kürt yoksul ile Suriyeli yoksul karşı karşıya getiriliyor” diyerek kendini savunmaya çalışıyor Saymaz. Peki, kim getiriyor bu insanları karşı karşıya? 
  • “İslamcılar” ve onların “ümmetçi hayalleri” mi? Kim bu İslamcılar? Haksözcüler mi? Ümmetçi hayaller kuranlar peki? Suriye’de savaşa müdahil olan kim sevgili Saymaz? Şu an Afrin’i elinde bulunduran cihatçı grupları kim destekliyor? İŞİD’ci bombacılar yüzünden ülke “Dingo’nun ahırına döndü” diyorsun. Kim soktu o bombacıları ülkeye? Kim yaralı İŞİD’cileri Türkiye’deki hastanelerde tedavi etti? Banu Güven’in vatan sevgisini ya da çalıştığı kuruluşu sorgulayacağına, yazdığın kitaplara referans vereceğine açıkça söylesene. Türkiye’yi yöneten kim İsmail Saymaz? Ümmetçi hayaller kuranlar nerede? Washington’da mı?
  • Şu ana kadar sorduğum tüm soruların cevabını biliyorsun değil mi? Ama yazamazsın. Yazarsın da, o zaman laf attığın Haksöz, Güneş gibi paçavralardan çok da farkı olmayan, satışı 40 bin’lerde sürünen amiral geminde yazmaya devam edemezsin değil mi? Edebilir misin? Sakın yine hamasete sarılıp “yurt dışından atıp tutmak kolay. Sıkıyorsa buraya gel, öyle konuş” deme. Beni işe hiç karıştırma, çünkü gazeteci değilim. Yurt dışında bulunma nedenlerim de çok iyi bildiğin gibi özel. Ama işlerini özgürce yapamadıkları için “Alman kuruluşlarında” çalışmak zorunda kalan meslektaşlarına laf etme istersen. Kimse keyfinden Almanya’ya gitmiyor malum. Kimileri hapis korkusundan ailesine, eşine, dostuna hasret. Sen bir seçim yaptın, Radikal kapatılınca “ümmetçi hayaller kuranların” eline geçen amiral gemisine kapağı attın. İstediğini yaparsın, kimse sana hesap soramaz. Sonuçta hepimiz kendi yaptığımız tercihlerden sorumluyuz. Ama sen de başkalarına hesap soramazsın. İsteyen Alman kuruluşunda çalışır; isteyen İngiliz kuruluşunda. 

Bitirmeden şu ırkçılık meselesine de girelim istersen. “Suriyeliler bahsi her açıldığında kendi halkını ırkçı diye suçlayanlardan fazlasıyla gına” gelmiş ya sana. Bu kez akademisyen şapkamı takıp da cevap vereyim izninle. “Vatanı için savaşmayanlar plajımıza giremez” yazan Sinoplu işletmeci, “Ellerine silah almaya yürekleri yetmez, yetseydi ülkelerinde kalırlardı” diye slogan atan ekşisözlük yazarı, “Yok mesele gerçekten Suriyelilerin iyiliğini istemekse, o zaman bu, zaten Suriyelilerin Suriye’ye gitmesini istemeyi gerektiriyor. Çünkü nitelikli modern bir toplumdan gelmeyen bu insanların, Türk toplumuna uyum sağlamaları mümkün değil” diye yazan köşe yazarı hem ırkçıdır, hem faşisttir sevgili Saymaz. 

Irkçıya ırkçı demeden “Suriyelilere biriken bu öfkeyi anlamaya çalışmalıyız” diye twit atmak da ırkçılık değilse bile yangına körükle gitmektir. Sadece Twitter’da 1.4 milyon takipçisi olan, hemen her TV kanalına çıkabilen az sayıda insandan birisin. İyi niyetliysen (ben öyle olduğuna inanmak istiyorum) ve gerçekten mülteci sorununun çözümüne katkıda bulunmak istiyorsan ırkçıya ırkçı demekten korkmaman gerekiyor. Bir de tabii bu sorunu yaratanlara iki çift laf etmekten. 

NOT: Bu yazı aşağıdaki podcast ile bir bütün oluşturuyor. Gerek yazı, gerek podcast Ahval sitesinde yayımlanmış, kişisel bloguma oradan alınmıştır. https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/irkci-degilim-benim-de-suriyeli-arkadaslarim-var?amp

📌 http://bit.ly/Ozkirimli_Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli-Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli–Podcast5

Alternatif link: https://thevoid.blog/2019/08/05/podcast-5-irkcilik-uzerine/

 

Türkiye’de demokrasi: Amatörce bir teori

Uzun süre yurt dışında yaşamak, Türkiye’de olan bitenlere belirli bir mesafeden bakmak ve çok sık olmasa da arada “geri dönmek” insana farklı bir perspektif kazandırıyor. Bu farklı bakış kimi zaman bir zenginlik sağlıyor. Her şeyin ortasında yaşarken, yaşadıklarınız hayatınıza türlü şekilde yansırken göremediğiniz şeyleri görüyorsunuz.

Kimi zaman ise sizi nüanslara körleştiriyor. Kendinizi uzaktan ahkâm keserken bulabiliyorsunuz, çünkü söyledikleriniz hayatınıza değmiyor. Diyelim haksızsınız, yanlış bir fikir öne sürmekten başka bir bedel ödemiyorsunuz.

Geçen haftaların birinde yabancı bir yayın organı için İstanbul seçim sonuçlarının ne anlama geldiğini bir “sürgün” gözüyle yorumlamam istendiğinde öncelikle sürgünde olmadığımı, kendimi bir sürgün olarak da görmediğimi hatırlattım kendilerine.

Bu, Türkiye’de de çok bilinmiyor aslında. Beni kişisel olarak tanıyanlar dışında çoğu kişi siyasi nedenlerle yurt dışında olduğumu sanıyor. Ama öyle değil.

Ben Türkiye’den 2011 yılında, profesyonel nedenlerle, geçici bir iş teklifi aldığım için iki seneliğine ayrıldım. O süre zarfında Luca doğdu ve İsveç’te kaldım. Luca olmasaydı kalır mıydım, bilmiyorum.

Barış imzacısı değilim; bildiri önüme gelmedi bile. Gezi’den sonra medya ve sosyal medya görünürlüğüm arttı; akademik özgürlükler, haksız yere hapse atılanlar uğruna aktivizmi artırdım ama şanslıydım, başıma bir iş gelmedi.

Sanırım bunun bir nedeni de Luca’yı ABD’ye götürebilmek bağış kampanyası başlatmamızdı. 2014’te teşhis konulan Luca’nın durumunu iki sene sonra, 2016’da kamuoyu ile paylaştık. Paylaştığımız anda sosyal medya ile sınırlı kalan ölüm tehditleri, saldırılar bıçak gibi kesildi. Açıkçası beklediğim bir şey değildi; şaşırdım.

Her neyse lafı uzatmayayım, sürgünde değilim. Sürgün hiç değilim. Bu lafı kendimi tanımlamak için kullanmak gerçek sürgünlere edilebilecek en büyük hakaret olur. Ama Türkiye’yi uzaktan gözlemlemenin getirdiği avantajlardan yararlanmaya çalışıyorum. Elbette bugüne dek öğrendiklerimle ve yaşadıklarımla yoğurarak.

İşte tam da bu noktada yas ile demokrasi arasındaki benzerliği fark ettim. Yas denilen o ele gelmez, göze görünmez şeyi anlamaya çalışırken fark ettiğim şeylerden biri ilerleme kaydetmenin ne kadar zor olduğu, ne kadar zaman aldığı oldu.

Bırakın günleri, haftaları, aylarca uğraşıyor, birkaç bebek adımı atarak bir yere geliyorsunuz (diyelim, iki sayfadan fazla okuyabilecek konsantrasyona kavuşuyorsunuz). Sonra ufacık bir şey oluyor, kat ettiğiniz tüm mesafeyi bir anda kaybediyor, başladığınız yere dönüyorsunuz! Tıpkı çiy gibi.

Bir sürü etkenin bir araya gelmesiyle yaprakların üzerinde çiy taneleri oluşuyor. Bütün gece sürüyor o damlacıkların oluşması. Sonra birisi, bir şey gelip yaprakları bir silkeliyor, tüm çiy taneleri dağılıyor.

Yas böyle bir şey. Galiba Türkiye’de demokrasi de. Açıklamaya çalışayım.

Çiy dediğimiz basit doğa olayı, aslında o kadar da basit değil. Ben de bilmiyordum, biraz termodinamik okudum, amatörce de olsa süreci biraz anladım.

Öncelikle çiy oluşması için havanın açık, sakin olması gerekiyor. En fazla çok hafif bir rüzgâr. Havanın açık olması önemli, çünkü bu tür havalarda korunaklı olmayan yüzeyler ısı/enerji kaybediyor. Eğer bu ısı kaybını dengeleyecek bir başka faktör yoksa yüzey soğuyor.

Çimenler, yapraklar, çiçekler radyasyona, Türkçesiyle ışınıma, enerji iletimine havadan daha yatkın. Yani havadan daha çabuk soğuyorlar. Ve kendilerini çevreleyen havayı da soğutuyorlar. Eğer hava yeterince nemliyse “çiy noktası” denilen dereceye erişiliyor; hava yoğunlaşarak sıvılaşıyor ve çiy dediğimiz su damlacıklarını oluşturuyor.

Gördüğünüz gibi amatör bir anlatım bile bir paragraf sürüyor. Bu arada çiy deyip geçmeyelim. Kurak bölgelerde çiy biriktirmek için çiy havuzları kuruluyor ve bu havuzlardan elde edilen kaynakla örneğin hayvancılık yapılıyor. Akademik literatürün en saygın dergilerinden Journal of the Royal Agricultural Society’e göre ilk çiy havuzu 1865 yılında kurulmuş örneğin.

Bilmiyorum, buraya kadar yazdıklarım Türkiye’nin demokrasi deneyimi ile ilgili bir çağrışıma yol açtı mı kafanızda. Açmadıysa devam edeyim. Türkiye’de demokratik bir atmosfer oluşması için aynı anda birçok etkenin devreye girmesi gerekiyor. Açık, durgun bir hava; doğru sıcaklık/soğukluk; yeterli nem seviyesi…

Bu etkenlerin tümü aynı anda devreye girerse -ki bunda şansın da payı yüksek- çiy damlacıklarından oluşan minik bir demokrasi vahasına kavuşuyoruz. Şanslıysak koşullar uygun olmaya devam ediyor; damlacıklar büyüyor, çoğalıyor, birbirleriyle birleşiyor, demokratik ortam da bununla doğru orantılı olarak kalıcılaşıyor.

Örneğin Gezi böyle bir andı. Kıbrıs meselesinin çözülür gibi olduğu, Türkiye’nin birbirine ardına AB’ye uyum paketleri geçirdiği kısa dönem de.

Ancak bunca zorlukla oluşan çiy damlacıkları maalesef çok kırılgan. Tek bir fiske ile dağılıveriyorlar. Kimi zaman bu fiske ordudan geliyor, kimi zaman Menderes, Erdoğan gibi seçilmiş bir siyasetçiden. Ve demokratik an buhar olup gidiyor.

Belki de 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimleri de böyle bir anı simgeliyordu. Hava açık ve durgundu. Ordu devreden çıkmıştı. PKK en azından bir süredir ciddi bir askeri tehdit oluşturmuyordu. Gülen Cemaati dağıtılmıştı.

Hava sıcaklığı istenen noktadaydı. Ekonomi iyi gitmiyordu. Dış politikada sorunlar birikmiş, S-400 krizi kapıya dayanmıştı. Yeterli nem de vardı. Muhalefet ilk kez karizmatik bir aday etrafında birleşmiş, hatta Kürtlerin de desteğini arkasına almıştı. Ülkeyi yöneten siyasi iradenin seçimleri iptal etmesiyle tüm ülke yüzeyi koca bir yaprak oldu, havayla temas etti. Türkiye 24 Haziran sabahı çiy ile kaplanmıştı.

Unutmayalım ama. Çiyin oluşması zor, dağıtılması kolay. Ülkeyi yönetenlerin çiy damlalarını bir havuzda birikmeden tek bir fiske ile dağıtması mümkün. İşte bu noktada amatör çiy teorimin de sınırlarına geliyoruz. Sonuçta siyaset ve termodinamik farklı. Siyaset teorileri fizik teorileri gibi katı değil; kuralları eğip bükmek, değiştirmek mümkün.

O yüzden iş demokrasiden yana olanlara düşüyor. Çiy tanelerini biriktirmek, büyütmek istiyorsak “yeşili korumak” zorundayız.

İş yine ağaca, yeşile, çevreye bağlandı, iyi mi…


© Ahval Türkçe

İkinci Kürt açılımı (!)

Bu yazıyı 23 Haziran Pazar günü Barselona-İstanbul uçağında yazmaya başladım. Uçakta internet olmadığı için ikinci İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kimin kazandığını bilmiyordum.

Havaalanı çıkışı sloganlar ve taksi kornaları eşliğinde dans edenleri görünce herhalde Türk milli takımı Fransa’yı bir daha yendi; taraftarlar onları karşılamaya geldi sandım. 

Bindiğim taksinin şoförü “Abi nasıl [biiiip]! 340.000 oy fark!” deyince Ekrem İmamoğlu’nun seçimi ikinci kez kazandığını anladım. Taksici bana neden güvendi, böyle rahat konuştu, anlamasam da çok umursamadım. “High five” yaptık. Eşi dostu aramak için telefona sarıldığımda fark 700.000’e dayanmıştı.

Pazar gecesinden bu yana seçimle ilgili birçok yorum okuduk. Zaten yoruma açık fazla bir şey de yok. Demokrasi dışı yollarla seçime müdahale edilmezse sonucun bu şekilde olması beklenen bir şeydi.

Belli ki ülkeyi yöneten siyasi irade çoktan katlettiği demokrasiyi henüz gömmeye karar vermemiş, morgda tutuyor. Cesetle ne yapmayı planladığı meçhul. 

Gelecekle ilgili tahminlerde bulunmayı sevmediğim için ikinci seçim yerine başka bir ikinci, İstanbul’u kaybetmemek için her şeyi göze aldığı anlaşılan iktidarın “İkinci Kürt Açılımı” üzerine yazmaya karar verdim.

Açılımın fitili seçimden birkaç gün önce iktidar medyasında ateşlendi. Sabah gazetesi Ankara temsilcisi Okan Müderrisoğlu, 20 Haziran’da yayımlanan “İstanbul… Kürt kökenli seçmenler” başlıklı yazısında “kararsızlar ve Kürt kökenli seçmenlerin dengeleri değiştirebilecek güce” sahip olduğunu yazdı.

Müderrisoğlu’na göre “kararsız olarak tanımlanan ve yakın markaja rağmen renk vermeyen bu grubun anlaşılabilir kaygıları veya memnuniyetsizlik nedenleri” vardı.

Selahattin Demirtaş, muhalefetin aday İmamoğlu’na destek isterken İmralı’nın ne dediği henüz bilinmiyordu. [Devlet diline alışık olmayanlar için açıklayalım. “Kürt kökenli seçmen”, Kürtler; “İmralı”, PKK lideri Abdullah Öcalan demek.] Müderrisoğlu yazısını yıllardır kimsenin uğra(ya)madığı, 31 Mart öncesi ve sonrasında ise yol geçen hanına dönen İmralı’dan bir işaret gelmesi gerektiği yönündeki temennisini ifade ederek bitiriyordu. Duyumlar, İmralı’dan seçimlerde nötr kalınması gerektiği yönünde bir çağrı geleceği şeklindeydi.

Nitekim beklenen çağrı gecikmedi. Aynı gün akşam saatlerinde Anadolu Ajansı “İmralı Cezaevi’nden açıklama yapan teroristbaşı Öcalan, HDP’ye İstanbul seçimlerinde tarafsızlık çağrısı yaptı.” haberini geçti.

Haberin detayları ertesi gün netleşti. Öcalan bir mektup yazmıştı ve bu mektubu kamuoyuna avukatları üzerinden değil, kendisiyle görüştüğü anlaşılan Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı ve Rektör Danışmanı Doç. Dr. Ali Kemal Özcan aracılığıyla paylaşmayı seçmişti.

[Devlet diline alışık olmayanlar için belirtelim. “Tunceli”, Dersim demek.] Pek çok kişinin adını ilk kez duyduğu Özcan, akademik camiada, özellikle Kürt meselesi üzerine çalışanlar arasında kendisinin de açıkça reddetmediği “derin ilişkileri” sayesinde iyi bilinen biriydi.

Özcan’ın ilettiği mektupta, Öcalan iktidar ve muhalefet bloklarından farklı bir üçüncü alternatiften, “HDP’de ifadesini bulan Demokratik İttifak’tan bahsediyor, yeni bir çözüm süreci odaklı bu ittifakın ‘güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmaması’ gerektiğini vurguluyordu. Başka bir deyişle, Kürtlerin seçimlerde tarafsız kalmasını öneriyordu.

Ali Kemal Özcan’a göre bu görüşme Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayıyla gerçekleşmişti. Nitekim Erdoğan da kendisiyle yapılan bir röportajda sorulan bir soru üzerine Öcalan’ın mektubunda “Eğer siz beni destekliyorsanız, ne oraya ne şuraya değil, siz kendi gücünüzü ortaya koymalısınız, herhangi bir yere değil kendi tarafsızlığınızı ortaya koymalısınız” dediğini iddia etti; böylelikle Özcan’ı dolaylı da olsa doğruladı.

Erdoğan’a göre bu mektup, Öcalan ve Demirtaş arasında bir iktidar mücadelesi olduğunu gösteriyordu. Demirtaş HDP’nin İmamoğlu’nu desteklemesi çağrısında bulunurken Öcalan tarafsız kalınması istiyordu; bu da Erdoğan’ın deyimiyle “kendi iktidarını bunların hiçbirine kaçırmak” istemediği anlamına geliyordu.

İşin daha da ilginç tarafı, kamuoyu henüz Erdoğan’ın açıklamalarını sindirmemişken devreye Cumhur İttifakı ortağı MHP’nin başkanı Devlet Bahçeli de girdi ve “Teröristbaşının mektubu[nun] HDP’nin vahim sapmasına, zillet ittifakına verdiği rezil desteğine itirazın, tepkinin ve bundan duyduğu rahatsızlığın eseri ve sonucu” olduğunu iddia etti.

Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak, Öcalan’ın asılması için idam cezasının geri getirilmesini savunan, meydanlarda destekçilerine ip atan Bahçeli, Öcalan’ın desteğinden medet umuyordu. 

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, devletin resmi kanalı TRT Kürdi 22 Haziran gecesi Öcalan’ın kırmızı bültenle aranan kardeşi Osman Öcalan’ı ekrana çıkardı ve İstanbul seçimleri ile ilgili görüşlerini aktardı. Osman Öcalan’a göre Ekrem İmamoğlu Kürtlere ciddi bir mesaj vermemiş, tersine Kürtlerden kaçmıştı. Kürtler, Abdullah Öcalan tarafından verilen mesajı dinleyecek, CHP’nin adayına oy vermekten kaçacaktı.

2015 seçimlerinden sonra PKK ile topyekün savaşa girerek Güneydoğu’da taş üzerinde taş bırakmayan, sivil halkın cesetlerini gömmesine bile izin vermeyen, Suriye’deki iç savaşa dahil olarak Afrin’i işgal eden Türkiye Cumhuriyeti İstanbul uğruna Kürt politikasını 180 derece değiştirmeyi göze almış, bir gecede “İkinci Kürt Açılımı”nı (!) başlatmıştı. “Kızıl elma” İstanbul için ödenmeyecek bedel yoktu.

Ama olmadı. Ödenen bunca bedele rağmen İstanbul 800.000 oy ile kaybedildi. Anlaşılan “İkinci Kürt Açılımı” da işe yaramamıştı. İktidar medyası büyük bir sessizliğe gömülürken, büyük Türk düşünürü Ahmet Hakan asıl kaybedeni ilan etti.

Önümüzdeki 50 yıl içinde Pulitzer ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Hakan’a göre “en büyük kaybeden”, “HDP tabanına egemen olmadığı ortaya çıkan… Kandil’e bile söz geçiremediği belli olan… Karizması fena halde çizilen… Bundan sonraki süreçte muhatap alınması tehlikeye giren…” Abdullah Öcalan’dı. 

Mektubun Öcalan tarafından yazılıp yazılmadığını bilmiyoruz. Avukatları ve HDP yönetiminden yapılan açıklamalar, mektubun gerçek olduğunu gösteriyor. Keza mektubun muğlak, her yöne çekilmeye açık üslubu da Öcalan’ın daha önceki mesajlarında kullanılandan farklı değil.

Öcalan bu mektubu neden yazdı, neden bu tür bir zamanlamayı seçti, hedefi neydi, bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, yapılan gerçek bir tarafsızlık çağrısı ise pek bir işe yaramadığı.

Bu, Öcalan’ın Kürt hareketi açısından önemini azaltmıyor. Yaptığı çağrıların dikkate alınmayacağı anlamına da gelmiyor. Unutmayalım, aynı Öcalan kısa bir süre önce tek bir mektupla aylardır süren açlık grevlerini sona erdirdi.

Üzerinde asıl kafa yormamız gereken mesele de bu zaten. Öcalan’ın etkisini yitirip yitirmediği değil, ne kadar etkiye sahip olduğu. Önderlik mekanizmasının sınırları.

Ufak bir zihin egzersizi yapalım ve Öcalan’ın muğlak bir tarafsızlık çağrısı yerine Kürtleri açıkça iktidarı desteklemeye çağırdığını düşünelim. Zorla ya da isteyerek, Kürtler için en doğrusunun bu olduğuna inanarak.

Sizce Kürtler Öcalan’ı dinler miydi? 

Ben “Hayır, dinlemezdi” diyemiyorum.

  • Bu yazı Ahval News sitesinden alınmıştır. Yazının orijinaline Ahval uygulamaları ya da VPN ile ulaşılabilir.

Grief is…

“Grief felt fourth-dimensional, abstract, faintly familiar. I was cold.”

Grief feels multi-dimensional, concrete, and terribly familiar. I am cold. Always cold.

“But, I thought, in support of myself, everything has changed, and she is gone and I can think what I like.”

Yes, everything has changed. He is gone. But I can’t think what I like. I don’t know what I like. Sometimes I like the things that I used to like. I feel the way I used to feel. Sometimes I don’t like anything. And I feel I can’t like anything. Not the same way. Maybe more, maybe less.

“The house becomes a physical encyclopedia of no-longer hers … She was not busy dying, and there is no detritus of care, she was simply busy living, and then she was gone.”

The world is a physical void it-used-to-be hims. He was full of life, limping when he couldn’t walk, rolling when he couldn’t limp, swallowing when he couldn’t chew, smiling when he couldn’t laugh. He didn’t know how to die, so he was living. When he couldn’t breathe, he was gone. Leaving behind a detritus of pain.

“I will stop hearing her breathing.”

I liked to listen to his breathing. I always had difficulty sleeping – I couldn’t sleep without ear plugs even when I was sleeping alone. I didn’t need ear plugs when I with him. His breathing was soothing. Hypnothizing. Not that day. It wasn’t even him breathing. It was the methadone. Slow, rhythmic, artificial. I wish I could have put my ear plugs in. I couldn’t for we were waiting. Then the methadone stopped breathing.

“I want to be there again. Again, and again. I want to be held, I wanted to hold.”

But I know that I can’t be there again. He would never hold me again. No one can ever hold me like that again. Will I ever be able to hold someone the same way again? Will I ever hold someone again?

“I missed her so much that I wanted to build a hundred-foot memorial to her with my bare hands. I wanted to see her sitting in a vast stone chair in Hyde Park, enjoying her view. Everybody passing could comprehend how much I miss her. How physical my missing is. I miss her so much it is a vast golden prince, a concert hall, a thousand trees, a lake, nine thousand buses, a million cars, twenty million birds and more. The whole city is my missing her.”

I miss him so much that I want to rip the whole world apart with my bare hands. Leave no memorial behind. Leave no living sould behind. I would take their eyes out. So that they don’t see anything. Not my missing. Not me. Not the world as it is. That is how brutal my missing is. I miss him so much I can’t even remember him. Picture him. Hear him. A dark hole. Full of crawling bugs. Climbing on me. Flowing through my cavities. Suffocating me. Blinding me. Slowly. Killing me. The whole world is killing me. Life is killing me.

“We used to think she would turn up one day and say it had all been a test.”

I would have liked to think he would turn up one day and say it had all been a bad joke. But I know he won’t. I know it’s not. He is in a green urn. Buried under a beautiful stone. A stone nonetheless. On the right-hand corner of a yard. In a cemetary. Behind the chapel. In a now-so-ugly, oh-so-ugly city.

“Moving on, as a concept, is for stupid people, because any sensible person knows grief is a long-term project. I refuse to rush. The pain that is thrust upon us let no man slow or speed or fix.”

Moving on? I haven’t even started to move! Am I stupid? Am I normal? Am I sensible? Do I know grief is a long-term project? Did I say project? Is grief a “project”? How does one do that project? Do grief? The pain that is carved into my soul, my whole being will never leave me, so how can I speed, or slow, or fix? How do I live with it? How do I move with it?

Move on? Come on!

* All quotations are from Max Porter, Grief is the Thing with Feathers, Faber and Faber, 2015. This piece is originally published in Ahval News. https://ahvalnews.com/life/grief?utm_medium=Social&utm_source=Twitter#Echobox=1559490607