On lions and sheep in today’s Turkey

Most will be familiar with A Song of Ice and Fire, the famous fantasy novel by  American writer George R. R. Martin and Game of Thrones, the TV series based on the novel, which recounts the power struggle between different noble houses. One of the leading characters of the series is Lord Tywin Lannister, the fearless and fierce patriarch of Casterly Rock’s House Lannister.

We meet Lord Lannister towards the end of Season 1 of the series. Busy sharpening his knife to butcher the carcasse of a deer in a tent at the Lannister’s army camp, Lord Lannister is busy lecturing his older son Jamie, who is in command of the army, about life and responsibility.

“You spend too much time worrying what other people think of you,’’ he says.

“I could care less what anyone thinks of me”, Jamie responds.

“That’s what you want people to think of you. When you hear them whispering Kingslayer behind your back, doesn’t it bother you?”, the father continues, referring to the murder of the former king by his son.

“Of course, it bothers me”, says Jamie.

At that moment, father Lannister utters one of his most memorable phrases: “A lion doesn’t concern himself with the opinion of a sheep.”

Turkey has been ruled by lions – or those who perceive themselves as lions – for some time now. Lions came to power (and hold on to power) through the votes of the majority of the people. They claim to speak in the name of the people, yet their view of people is no different than the elites that have ruled Turkey before them. They take notice of them only when there is an election; at other times, they see them as a herd of sheep, whose opinions they need not concern themselves with.

And the people do not seem to be bothered by the lions’ view, either. They like to be sheep. Sheep who prefer to remain silent – let alone raise any objections to – lions when they turn Kurdish villages into ashes; when the army is bogged down in the swamp we call Syria; when corruption tapes are circulated around and tenders are offered to pro-government businessmen and businesswomen and when the economy is dragged into a crisis which would last years, if not decades.

I can already hear some of you asking “Did you just call the people sheep?” Well, the short answer is no. I don’t call them sheep, but the lions do. Those who hold the power do. I am simply articulating their feelings. Don’t talk about elitism, either. Because, the elites are part of the herd as well. Those who can, run away; those who cannot, obey. We know it, you know it.

In the meantime, others who should be seen as assets to the country – not only those who are “famous” in the country, but the nameless heroes, such as the teaching assistant who signed the Peace Petition, the civil servant jailed on accusations of being a member of a terrorist organization, the baby jailed with his or her mother who is accused of being a coup plotter – are sacrificed on a regular basis for the well-being of the lions.

This time around, it was the turn of 13 academics, activists and intellectuals. There is no need to mention the titles they earned after years of toiling: Betül Tanbay, Turgut Tarhanlı, Meltem Aslan, Yiğit Ekmekçi, Çiğdem Mater, Asena Günal, Hakan Altınay, Bora Sarı, Ayşegül Güzel, Hande Özhabeş, Filiz Telek, Yiğit Aksakoğlu, Yusuf Cıvır.

Their crime is severe. They “organized meetings in a place called DEPO, which belongs to Anadolu Kültür Inc., with the aim of deepening and spreading the Gezi Park incidents, brought activism trainers, moderators and professional protestors from abroad (such as the Standing Man, Man Playing the Piano, the Woman in Red) to maintain the continuity of Gezi Park incidents under the guise of Civil Disobedience and Nonviolent Protest, engaged in activities of creating new media with the aim of bringing the continuation of Gezi Park incidents and similar other incidents like Gezi that are likely to occur to the agenda via their own media outlets.”

It has even been discovered that “their leader”, Osman Kavala, met with several people and institutions in Europe to stop the sale of pepper spray to Turkey, which became an issue during Gezi Park incidents”.

Just imagine: these 13 “traitors” targeted “our” pepper spray stock without which, no doubt, our country would suffer terribly. 13 sheep who forgot that they were sheep and dared to challenge the lions.

How dare they? Don’t you agree, dear members of Open Society? After all, you were quick to issue a public statement to the effect that you had no connection whatsoever to either Osman Kavala or his actions when he was detained.

Right, dear businesspersons? You know and trust the “lion-in-law” Berat Albayrak from his days at the Ministry of Energy, so nothing to worry about.

Right, dear “national left”? The detainees are bloody liberals and members of the “ Not Enough, But Yes” movement, which has supported the AKP once upon a time at the end of the day. Laissez faire, laissez passer. Right?

No, it is not right. As Tyrion Lannister, the younger son of Lord Lannister who has been perpetually loathed by his father for being a dwarf, once said: “Never forget what you are, for surely the world will not. Make it your strength. Wear it like armor, and it can never be used to hurt you.”

Perhaps it will sound too romantic or idealistic, but let us still say it. We will not forget our 13 friends who objected to being a sheep throughout their lives and we will not forget the real sheep who keep aiding and abetting the lions to hold our friends captive. We know who we are. And who you are. We are ready to wear our identity like armours.

Are you? Don’t rush to answer; the lions might be watching. You wouldn’t want the Turkish police knocking on your door at 6 a.m. in the morning, right?

  • This article is first published at Ahval News.

judas-goat.jpg

Aslanlar ve koyunlar

Amerikalı yazar George R. R. Martin’in A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) adlı romanından ekrana uyarlanan Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisini bilmeyen yoktur muhtemelen.

Farklı hanedanların iktidar mücadelesini anlatan bu fantastik romanın ünlü “kötü adamlarından” biri de Lannister hanedanının kontrolünü elinde tutan Casterly Rock Lordu Tywin Lannister’dir.

Taht, yani iktidar, oyunlarını en iyi oynayanlardan biri olan Lord Lannister, güçlü olduğu kadar da küstah ve kendini beğenmiştir.

Lannister karakteri ile dizinin birinci sezonunun sonlarına doğru tanışırız. Savaş alanındaki bir çadırda avladığı bir geyiği parçalarına ayırmakta olan Lannister, bir yandan da hanedan ordusuna komuta eden büyük oğlu Jamie Lannister’a hayat dersleri vermektedir.

Oğluna “başkalarının ne düşündüğünü neden kafana bu kadar takıyorsun?” diye sorar baba Lannister. “Takmıyorum”, diye yanıt verir Jamie.

“Başkalarının ne düşündüğü umurumda bile değil.”

“Bu, tam da başkalarının senin hakkında düşünmelerini istediğin şey. Sana ‘kral katili’ (Jamie, bir önceki kralı arkadan bıçaklayarak, ‘kalleşçe’ öldürmüştür) demeleri umurunda değil mi yani?”

“Tabii ki umurumda.”

Bu noktada baba, dizinin ilerleyen bölümlerinde de sıkça tekrar edilecek ünlü sözünü sarf eder:

“Aslanlar, koyunların ne düşündüğüyle ilgilenmez.”

Türkiye, uzunca bir süredir aslanlar ya da kendini aslan olarak görenler tarafından yönetiliyor.

Halkın ezici çoğunluğunun desteğiyle iktidara gelen, yine bu desteğe dayanarak iktidarda kalan aslanların adına konuştuklarını iddia ettikleri halka bakışları ise Türkiye’yi daha önce yöneten seçkinlerden pek de farklı değil.

Halk, sadece seçim dönemlerinde hatırlanan, bunun dışında ne düşündüğüyle pek de ilgilenilmeyen bir koyun sürüsü.

Üstelik kendini koyun olarak görmeye epey meraklı bir koyun sürüsü bu. Kürt şehirleri yerle bir edildiğinde, sorgusuz sualsiz Suriye bataklığına dalındığında, yolsuzluk kasetleri ortaya saçıldığında, ihaleler yandaş iş insanlarına (aslında siyasi doğruculuğa gerek yok, “iş adamlarına”) peşkeş çekildiğinde, ekonomi içinden yıllarca çıkılamayacak bir krize sürüklendiğinde sesini çıkarmayan, ses çıkarmak bir yana, iktidara desteğini kesmeyen bir sürü.

Biliyorum, “sen halka koyun mu diyorsun?” diye atılacak bazılarınız. Açıklayayım.

Ben demiyorum, aslanlar diyor. Yani iktidarı elinde tutanlar. Ben sadece onların düşündüklerine tercüman oluyorum.

Elitizmden filan da dem vurmayın sakın. Çünkü elitlerimiz de bu sürünün parçası. Kaçabilen kaçıyor. Kaçamayan biat ediyor. Biliyoruz, biliyorsunuz.

Bu arada Türkiye’nin en önemli değerleri – sadece kamuoyunda tanınanlar değil, araştırma görevlisi imzacı akademisyenden darbeci diye hapse atılan devlet memuruna kadar on binlerce isimsiz değer – aslanlara yem olarak atılıyor.

Bugün sıra 13 akademisyen, aktivist ve entelektüeldeydi. Başlarına yıllar boyu didinerek elde ettikleri sıfatları eklemeden sayalım: Betül Tanbay, Turgut Tarhanlı, Meltem Aslan, Yiğit Ekmekçi, Çiğdem Mater, Asena Günal, Hakan Altınay, Bora Sarı, Ayşegül Güzel, Hande Özhabeş, Filiz Telek, Yiğit Aksakoğlu, Yusuf Cıvır.

Suçları büyük:

“Gezi Parkı olaylarını derinleştirmek ve yaygınlaştırmak için Anadolu Kültür AŞ’ye ait DEPO isimli yerde toplantılar düzenlemek”, “Sivil İtaatsizlik ve Şiddetsiz Eylem başlıkları altında Gezi Parkı olaylarının devamlılığını sağlamak için yurt dışından aktivizm eğiticileri, kolaylaştırıcılar ve profesyonel eğitimciler getirtmek”, “Yeni medya oluşturma faaliyetleri içerisine girerek Gezi Parkı sürecinin devamı ve yaşanması muhtemel Gezi benzeri olayların kendi medyaları üzerinden gündem oluşturulmasının” amaçlamak (Türkçe hataları orijinal metinde), tüm bunlar yetmiyormuş gibi “Mehmet Osman Kavala’nın Avrupa’da birçok kurum ve şahısla görüşme yaparak, Gezi Parkı olaylarında gündeme gelen Biber Gazının Türkiye’ye ithalinin durdurularak, yasaklanması için çalışmalar yapmak”!

Düşünün, bu 13 “hain” Türkiye’nin biber gazı stokuna gözlerini dikmiş, ülkemizin yokluğunda büyük acılar çekeceği biber gazının ithaline engel olmak için Avrupa’da ülke ülke, kurum kurum dolaşarak düşmanlarımızla işbirliği yapmış. 13 “koyun”, koyunluğunu unutmuş, aslanlara meydan okumakta.

Ne hadlerine? Değil mi Osman Kavala gözaltına alındığında alelacele “bahsi geçen Osman Kavala ve faaliyetleri ile hiçbir ilişkileri” olmadığını iddia eden açık toplumcular?

Değil mi Berat Albayrak’ı Enerji Bakanlığı’ndan tanıyan, söylediğini yapan bir kişi olarak bilen iş dünyamız?

Hem gözaltına alınanlar zamanında AKP’ye destek vermiş “Yetmez Ama Evetçi” sol liberaller, değil mi sevgili solcu?

Bırakalım yapsınlar, bırakalım geçsinler. Değil mi?

Değil!

Lord Lannister’in sadece “cüce” olduğu için nefret ettiği küçük oğlu Tyrion Lannister’ın dediği gibi:

“Kim olduğunuzu asla unutmayın, çünkü dünyanın geri kalanı unutmayacak. Onu bir zırh gibi kuşanın. O zaman kim olduğunuz asla size karşı kullanılamaz.”

Biraz lirik olacak belki ama biz hayatları boyunca koyunluğu reddetmiş bu 13 isimli-isimsiz dostu da, onları esir alan aslanlara yardakçılık eden gerçek koyunları da unutmayacağız.

Kim olduğumuzu biliyoruz. Kim olduğunuzu da.

Biz kimliğimizi bir zırh gibi kuşanmaya hazırız.

Siz?

Aman aslanlara dikkat, cevap vermeden iyi düşünün!

Sabah 6’da kapınız çalınmasın sonra.

peter-dinklage-family-chilren-daughter-Zelig-Dinklage

The freedom of the press

The famous English writer George Orwell finished writing Animal Farm, his allegorical novel criticising the events of the Russian Revolution and its aftermath towards the end of 1943. Yet he could not find a publishing house to publish his novel. After being turned down by four publishers, the novel was finally published two years later in August 1945.

Orwell considered the attitude of publishers as a form of censorship and wrote a preface entitled “The Freedom of the Press” to be published in the first edition of the novel. The preface somehow vanished and was not published in the first edition. It was only discovered in 1971 and published in the Times Literary Supplement in 1972 with an introduction by Sir Bernard Crick.

According to Orwell, the biggest obstacle to the freedom of the press and expression is not state-led censorship:

“If publishers and editors exert themselves to keep certain topics out of print, it is not because they are frightened of prosecution but because they are frightened of public opinion. In this country, intellectual cowardice is the worst enemy a writer or journalist has to face … The sinister fact about literary censorship in England is that it is largely voluntary,” Orwell wrote.

It is quite sad that this text, written 75 years ago in wartime England, fits so well the Turkey of 2018. We all know the statistics; a Turkey that ranks 157th among 180 countries according to the Press Freedom Index of Reporters without Borders and is listed among the countries where the press is not free according to the 2017 report of Freedom House.

What is even more painful is that much of this censorship is voluntary. A business world that purchases newspapers and changes their editorial policy to favour the government in order to get a greater share of public tenders; journalists who abstain from writing the realities for fear of losing their jobs; a readership that does not read or, even when it reads, uncritically accepts everything presented as the truth.

In such a voluntarily constructed dystopian world, journalism is not easy. You have to be financially self-sufficient; you should have a management that does not impose its own editorial preferences upon you; you have to take the risk of being prosecuted, even imprisoned unless you have the means to live abroad; and last but not least, you should have a thick skin to remain unscathed in the face of defamation and smear campaigns not only by government controlled media, but also the opposition groups.

When Ahval’s editor Yavuz Baydar called me about a year ago to telling me he was planning to create an independent news portal similar to Glenn Greenwald’s The Intercept, asking me to contribute to it, I had to think of all of the above myself.

Firstly, I was neither a journalist, nor a columnist. I didn’t know whether I wanted to follow current events in Turkey or to write on a regular basis. Moreover, my son had serious health problems, hence I might not have been able to contribute as much as I would have liked to.

Secondly, I didn’t know who financed Ahval and with what purpose, Yavuz’s reassurances with regards to editorial independence notwithstanding. True, I was not based in Turkey, the paranoia that prevailed in the country was affecting me. Could the Gülen movement be behind Ahval for example?

Thirdly, I wasn’t sure I was willing to be dragged into unnecessary polemics because of the platform I was contributing to. Was I ready to be labelled this or that for writing for Ahval?

After some thinking, I have decided to give it a try. I had things to say about the “new Turkey”, and writing on a regular basis would give me a chance to pen these opinions without delay, laying the groundwork for my future academic work.

In a similar vein, I was not against newspapers or other media outlets having a political stance. All major respected newspapers in the world have an ideological stance that directs their editorial policy. What was more important for me was whether I had sympathy for this stance or not. I couldn’t write on, say, a Kemalist, nationalist, or Islamist platform. Ahval seemed to have a liberal editorial line. What counted at this stage was the issue of editorial independence. Thus, for instance, would I be able to criticise prevailing understandings of liberalism or the choices of liberals in Turkey? Could I criticise the owner of Ahval should circumstances require? Yavuz guaranteed that there would not be any intervention in my articles.

And for the first time in my life, my work was valued. By valued, I don’t mean the amount paid per piece, but sound editorial checks and having articles translated into different languages, including when the topic demands, into Arabic.

All that remained was to trace the source of the money. The owner of the news outlet is Dr. Haitham El-Zobaidi, who also owns the London-based media outlet Al-Arab Publishing House. I had this information confirmed by other sources as well, without telling Yavuz. Just like everyone else, I was extra sensitive about the Gülen Movement and Fethullah Gülen himself after the botched July 2016 coup. Yavuz told me they aimed to publish something where every political group and/or view would be criticised, including the Gülen Movement.

I thus left my paranoias behind and started writing at Ahval. After a little while, the site published a series of articles by the Istanbul-based Canadian freelance journalist Nick Ashdown on the dissolution of the Gülen Movement after the coup attempt. Later, Gökhan Bacık, one of the former ideologues of the Gülen movement and co-founder of Kıtalararası news analysis website, who had also broken with Gülen, joined the Ahval family and started writing critical and highly informative pieces on both the Gülen movement and Islamic conservatism. For me, the question of Gülenism was over.

I was happy with writing at Ahval. I could write whatever I wanted and however I wanted. The only problem was not being able to write on a regular basis but, as I said before, I wasn’t a columnist. My relationship with writing was special; I couldn’t write just for the sake of writing.

After a while, I couldn’t write at all. My son’s condition was getting critical. Let alone writing, even living had become a burden. And … You know the rest of the story. First, I disappeared. Then to be able to go on living, I started writing again.

At first, I was writing for my personal blog. But Yavuz and the other editors, Ergün Babahan and Ilhan Tanır, started publishing these pieces at Ahval and helped me reach a larger audience. I wasn’t expecting that; I was happily surprised.

I am not an easy person. When my editors ask me “would you like to write on this topic?”, I mostly refuse. Often, I don’t even allow anyone to touch a single word or comma in my pieces. They put up with all my whims. But most importantly, the Ahval family stood by me during the most difficult period of my life.

For this reason, this time I’m writing the piece Yavuz asked for. Because I feel grateful to the Ahval family.

Happy anniversary!

if-liberty-means-anything.png

Basın özgürlüğü

Ünlü İngiliz yazar George Orwell 1917 Rus Devrimi ve sonrasını eleştirdiği alegorik romanı Hayvanlar Çiftliği’ni (Animal Farm) yazmayı 1943 yılı sonlarına doğru bitirir. Ancak bugün 20. yüzyıl edebiyatının klasikleri arasında sayılan romanı yayımlayacak bir yayınevi bulamaz. Dört yayınevi tarafından reddedilen roman ancak iki yıl sonra, 17 Ağustos 1945’te yayımlanır.

Yayınevlerinin tutumunu bir tür sansür olarak değerlendiren Orwell, kitabın ilk baskısında yer almak üzere “Basın Özgürlüğü” başlıklı bir önsöz kaleme alır. Bir şekilde ortadan kaybolan ve kitabın ilk baskısında yer almayan önsöz, 1971 yılında keşfedilir ve Sir Bernard Crick’in sunumuyla 1972 yılında Times Literary Supplement’de yayımlanır.

Orwell’e göre basın ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engel iktidar kaynaklı sansür değildir.

“Yayıncılar ve editörler bazı konuları tartışmaktan kaçınıyorlarsa bunun nedeni soruşturmaya uğrayacakları korkusu değil, kamuoyunun tepkisinden çekinmeleridir… Entelektüel korkaklık bir yazarın ya da gazetecinin en büyük düşmanıdır… İngiltere’de edebiyat dünyasına yönelik sansürün en kötü tarafı büyük ölçüde gönüllü olmasıdır.”

Bundan tam 75 yıl önce yazılmış, İkinci Dünya Savaşı İngiltere’sini anlatan söz konusu metnin 2018 yılı Türkiye’sine bu kadar uyması oldukça düşündürücü. Veriler malum.

Reporters without Borders Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157. sırada yer alan, Freedom House 2017 raporunda basın özgürlüğünün olmadığı ülkeler arasında yer alan bir Türkiye.

Daha acı olansa sansürün gönüllü olması. İktidarın bol keseden dağıttığı ihalelerden pay almak için gazete satın alan ve yayın politikasını iktidarın isteyeceği şekilde değiştiren bir iş dünyası, işsiz kalmamak için gerçekleri yazmaktan kaçınan ya da doğrudan iktidar yardakçılığı yapan bir “gazeteci” güruhu ve zaten okumaktan haz etmeyen, okuduğunda da kendisine sunulan her şeyi doğru kabul eden, gerçeklerden çok hamaseti seven bir okur kitlesi.

El birliğiyle kurulmuş bu gönüllü distopik dünyada gazetecilik yapmak kolay değil. Finansal olarak ayakta duracaksınız; size editoryal tercihlerini dayatmayan bir patronunuz ya da yönetiminiz olacak; yargılanma, hapse girme riskini göze alacaksınız ya da imkânlarınız el veriyorsa yurt dışında yaşayacaksınız; sadece iktidarın ve iktidar medyasının değil, kendini muhalif olarak tanımlayan kesimlerin de yaftalama, karalama kampanyalarına dayanacak kalın bir deriniz olacak…

Yavuz Baydar bundan yaklaşık bir sene önce beni arayarak Glenn Greenwald’in bağımsız haber platformu The Intercept konseptine yakın bir site kuracaklarını, benim de yazılarımla bu siteye katkıda bulunmamı istediklerini söylediğinde yukarıda saydıklarımı düşünmedim değil.

Bir kere gazeteci ya da köşe yazarı değildim. Güncel siyaseti takip etmek, düzenli olarak yazmak isteyip istemediğimi bilmiyordum. Kaldı ki oğlumun ciddi sağlık sorunları vardı ve bu koşullar altında istesem de gerekli katkıyı sunamayabilirdim.

İkincisi, Yavuz bana editoryal bağımsızlık sözü verse de Ahval’in kim tarafından ne amaçla kurulduğunu bilmiyordum. Türkiye’de yaşamasam da ülkenin geneline hâkim olan paranoya bana da sirayet etmişti.

İşin arkasında örneğin Gülen Cemaati olabilir miydi?

Ve üçüncüsü, ben “bunlar şucu bucu” sataşmaları ile uğraşmak istiyor muydum?

Emeğimin karşılığını alacak olmak bile Ahval’de yazdığım için üzerime boca edilecek yafta yağmuruyla ıslanmaya değer miydi?

Birkaç gün düşündükten sonra denemeye karar verdim. Yeni Türkiye hakkında söyleyeceklerim vardı; düzenli yazmak ileride akademik çalışmalarımda kullanmak istediğim bu düşünceleri gecikmeden kâğıda dökmeme imkân tanıyacaktı.

Öte yandan haber platformları ya da gazetelerin siyasi çizgileri olmasına karşı değildim. Dünyanın belli başlı, saygı duyulan tüm gazetelerinin yayın politikalarına yön veren bir ideolojik duruşları vardı.

Önemli olan bu duruşu paylaşıp paylaşmadığınızdı. Ulusalcı, milliyetçi, İslamcı ve benzeri platformlarda zaten yazmazdım. Ahval liberal olarak nitelendirebileceğimiz bir çizgiye sahip olacak gibi görünüyordu.

Bu durumda önemli olan editoryal bağımsızlık meselesi, yani istersem – örneğin – (Türkiye’de hakim olan) liberalizmi ya da (Türkiyeli) liberalleri eleştirmeme karşı çıkılıp çıkılmayacağı idi. Yavuz bana yazılarıma müdahale edilmeyeceği garantisini veriyordu.

Emeğimin karşılığını da alacaktım. Kastettiğim, yazı başına ödenecek olan para değil sadece. Yazılarım işinin ehli editörler tarafından kontrol edilecek, İngilizce yazıyorsam Türkçeye, Türkçe yazıyorsam İngilizceye çevrilecekti. Konuya göre bazı yazılarım Arapça olarak da yayınlanacaktı.

Geriye bir tek suyun kaynağını araştırmak kalıyordu. Sitenin sahibi, Londra merkezli Al-Arab Publishing House medya grubunun sahibi Haitham ai-Zobaidi idi. Yavuz’u kırmamak için ona söylemeden başka kaynaklardan da bu bilgiyi teyit ettirmiştim.

Cemaat ve Fethullah Gülen konusunda özellikle Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası herkes gibi ben de epey hassastım. Adımın onlarla ilişkili bir platformla anılmasını istemiyordum. Yavuz ise bana gerekli olduğunda cemaat dâhil her siyasi grubun eleştirileceği bir haber sitesi kurmayı amaçladıklarını söylüyordu.

Paranoyayı bir kenara bıraktım ve Ahval’de yazmaya başladım. Kısa bir süre sonra site, İstanbul’da yaşayan Kanadalı gazeteci Nick Ashdown’ın cemaatin darbe sonrası yaşadığı dağılma sürecini anlatan yazı dizisini yayınladı.

Daha sonra uzunca bir süre cemaatin ideologları arasında yer alan, daha sonra hareketle ilişkisini keserek Ahmet Kuru ve Özgür Koca ile birlikte Kıtalararası adlı bir site kuran Gökhan Bacık Ahval ailesine katıldı ve cemaate yönelik ağır eleştiriler de içeren son derece öğretici yazılar kaleme almaya başladı.

Benim için Gülen konusu da kapanmış oldu.

Ahval’de yazmaktan memnundum. İstediğim konuda, istediğim gibi yazabiliyordum.

Tek sorunum, editörlerin benden talep ettiği gibi düzenli yazamamaktı. Dediğim gibi, köşe yazarı değildim. Yazıyla ilişkim özeldi; sırf yazmış olmak için yazamıyordum.

Bir süre sonra ise hiç yazamaz oldum. Luca’nın durumu ağırlaşmıştı. Bırakın yazmayı, yaşamak yük olmuştu. Ve…

Sonrasını biliyorsunuz. Önce ortadan kayboldum. Sonra yaşamaya devam edebilmek için yeniden yazmaya başladım.

Başta Yavuz, editörlerim Ergun Babahan ve İlhan Tanır, kişisel bloğum için yazdığım bu yazıları Ahval’de yayınlamaya başladılar ve yazıların çok daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağladılar. Beklemiyordum; şaşırdım; sevindim.

Kolay biri değilim. “Şu konuda yazar mısın?” dediklerinde çoğu zaman karşı çıkıyorum.

Zaman zaman yazılarımda bir virgüle dokunulmasına bile izin vermiyorum. Her nazım çekiliyor. Daha da önemlisi, Ahval ailesi bu zor dönemimde ellerinden geldiğince yanımda duruyor, bana destek oluyor.

“İşte bu yüzden, sırf bu yüzden” (Derya Köroğlu’nun kulakları çınlasın) bu kez Yavuz’un benden talep ettiği yazıyı yazıyorum. Çünkü Ahval ailesine minnettarım.

Nice yıllara!

orwell_freedomofthepress1.jpg

Sabahları uyanınca ilk iş

Hayko Bağdat

Dertleniyorum bazen, yalan yok. Çoluğu çocuğu toplayıp, eşimle düştük gurbet yollarına. Evimizden uzaklara geldik işte. Bu yaşımıza kadar kıymetlimiz saydığımız ne varsa geride bırakarak geldik. Ülkemizi kaybettik…

Gönüllü falan gelmedik üstelik. Laf aramızda memlekette canımı biraz zor kurtardım ben. Hatta burada, Almanya’da da ne güvenlik hikâyeleri oldu bir bilseniz. “Sosyal medyadaki o mizahi çocuk, sahnedeki hikâyeci herif bu olamaz, bu kadar ciddiyetin arasında hâlâ gülümseyemez” dersiniz arkamdan.

Sabahları Kurtuluş’taki evimde uyandığımı zannederek ve huzurlu güne başlayıp saniyeler içerisinde bir film şeridi gibi, tüm olanları tekrar tekrar hatırlamak zorunda kalıyorum. Güne yorgun başlıyorum ben…

Bir kavga sahnesi gibi imgeleniyor beynimde son 10 yılım. Hayalle gerçek arası bir sahnede, bir sokak kavgasında, haklı ve güçsüz olanlarız sanki biz. Kötü taraftakiler vursalar da acımıyor canımız, çünkü mahallemizi korumaktan başka şansımız yok. Haklı bir kavganın doğru tarafında olmanın hissi doluyor sonra sabah yorgunluğumla beraber iliklerime.

Yorgun ama gururlu uyanıyorum sabahları ben…

Sonra çocuklarımı izliyorum. Uyanışlarını, sabah kokularını, şımarıklıklarını, mimiklerini, hallerini izliyorum. Okula gidiyor çocuklar.

Sonra haber gündemini tarıyorum şöyle bir.

Öldürülmüş arkadaşlarımın katillerinin duruşma günleri oluyor bazen. Hep bakıyorum o haberlere. Adalet beklentisi, asla sönmeyecek bir yangın gibi sanki. Adalet gelmedikçe, dostlarının öldürüldükleri andaki duygu sabit kalıyor belleğinde. Acıtıyor.

Tutsak arkadaşlarım için tahliye kampanyalarını paylaşıyorum sonra. Belki özgür olurlar hatta belki Berlin’e beni görmeye bile gelirler diye umutlanıyorum. Sonra onların özgürlük ihtimalini kendi hasretlerime meze yapmışım gibi utanıyorum. Ama özledim, çok özledim onları.
Tanımadığım insanların dramlarına bakıyorum sonra. Meriç’te çocuklar çok boğuluyor artık. Ege’de denize girenlerin bir mülteci cesedine çarpmamaları ise mucize gibi.

Burak Acerakis’in Twitter hesabı mutlaka “bakılacaklar” listemde oluyor. Eşi hamileydi biz tanıştığımızda. Köln’de bizim Ermeni cemaati ile bir yemek yediydik hep beraber de Mıgırdiç Margosyan’ın büyülü hikâyeleri zamanda muhteşem bir yolculuğa çıkardıydı bizleri.

Doğdu onun çocuğu. Şimdi galiba beş yaşında olmuştur. Aras, Down Sendromlu doğdu. Burak, mademki kavga budur, gereken yapılacaktır düsturuyla kuşandı cebindeki tüm kelimeleri ve yüklendi klavyeye.

Hadi dedi… Hadi, Aras şanslıdır çünkü ailesi yanındadır ve güçlüdür. Ama mademki o aile güçlüdür, Down Sendromlu tüm çocuklar Aras’tır gayrı…

Yüz binlerce insana ulaştı Burak’ın sesi. O kadar çok çocuğa dokundu ki yüreği, Aras artık daha güçlüdür…

Umut Özkırımlı’nın hesabını açıyorum ardından. Oğulları Luca, kanserle savaşında, çok kısa süre önce bitkin düştü ve gitti melekler dünyasına. Beş yaşını yeni geçmişti Luca…

Çocuğun son isteğini, bulunması neredeyse imkânsız o Lego oyuncağı dünyanın bir ucundan getiren dostları görüyorum orada.
Kanser veya her ne haltsa, o bela ile mücadele etmek için insanın elinden ne gelirse, işte o kadarını eksiksiz ve tam yapan Umut’a bakıyorum. Luca gitmiş olsa da, kanserle mücadele eden binlerce çocuk ve aileleri de ona bakıyor.

Umut Özkırımlı kadar, Burak Acerakis kadar baba olabilirmiş demek insan. Seviniyorum bu ölçüye şahit olduğumuza.

Süleyman Demirtaş’a bakıyorum sonra. Sonra Emel Kormaz’a, Gülsüm Elvan’a bakıyorum. Kürt illerinden haberler geliyor ardından. Kadınlardan, işçilerden, öğrencilerden, başka çocuklardan…

Ardından harfler kovayla boca ediliyor başımdan aşağıya. Kelimeler başka bir dilden kelimelermiş gibi anlamsızlaşıyor. Kan damlamaya başlıyor ülkemden. Ölümlerin, işkencelerin, tutsaklıkların haberini veren gencecik kadınlar, erkekler, ancak mahcup bir gülümsemeyle yapabiliyorlar bu lanet görevi.

Gülümseyen profil fotoğraflarında ışıltılı gözlerle bakan insan suretleri felaket tellalına dönüşüveriyor. Her bir sosyal medya hesabı, olay yerinden bildiren cevval muhabir sanki ve hep kötü haberler geliyor hanelerden.

Güne yorgun ve gururlu başlıyorum ben.

Sonra aniden, omuzlarımda insanlığın yükü varmışçasına “peki şimdi ne yapacağım” diye soruyorum kendime. “Ya sabahları beni de okuyarak güne başlayan bir kişi varsa? Ya onun yorgunluğuna iyi gelecek bir şeyler yapmam gerekiyorsa? Burak Acerakis mesela, ya bir gün olsun benden kaynaklı moral bulduysa? Ya adını bile bilmediğim birkaç kişiye dokunma, iyi gelme imkânım varsa?”

Aniden geçiyor yorgunluğum. “Seninki de dert mi oğlum” diyorum kendi kendime…

“Hadi, davran bakalım. Atıp tuttun o kadar, yaz, çiz, konuş, yürü, koş, ne halt edersen et, iyi gel iyi insanlara.”

Alıyorum elime kalemimi.

Direniyorum ben de her gün işte.

Felix Nussbaum: Orgelmann

Felix Nussbaum, 1943

Love expressed, love betrayed

“Love expressed and love betrayed,” said my godmother, while I was munching the tortilla she cooked for me in the scorching heat of the Barcelona summer. “A pithy summary of my last six months,” I thought.

J. was a writer and a philosopher, shaped in the huge blast furnace we call life, though I knew she would prefer to describe herself as a translator above all else. I knew her through Fred Halliday, my mentor and second father (yes, I have a preponderance of parents), who died of cancer in Barcelona in 2010. “This must be a ‘twisted’ twist of fate”, I had thought when we ended up in Sant Joan de Déu to give Luca one last chance. I had never dared to visit Barcelona after Fred passed away, and deserted my godmothers like a rebellious teenager. They didn’t even know I had a son, let alone a terminally sick one.

And yet, like family, they were there when it mattered most. The seven years that had elapsed since I last saw them was nothing more than a blink of an eye – an eye they have continued to cherish in defiance of silence and the inexorable passage of time. They were there when love mattered most. This is “love expressed”, I said to myself, nothing less nothing more. For love could be expressed without words, through a green heart posted by perfect strangers, a hug or a kiss on the head by your godmother, a friendly look by Sixto or Jonas.

Later, J. would object to the term “betrayed”, arguing against herself that this was too strong a term to describe what she meant. “I was actually thinking of dirty love, you know,” she said, “things you would do for someone you love –  and not necessarily in love with, things that would make you vomit, like cutting his/her toe nails, if it were someone else.” Obviously, I had misunderstood her. I was thinking of something more concrete, more tangible, my reservations with the connotations of the term “betrayal” notwithstanding.

I knew of dirty love, of course. Both literally and metaphorically. And I knew that what I called dirty yet “unconditional” love before he came to my life was just garbage compared to the love I felt for him. But I had also learned about love “betrayed”, whatever the connotations of the latter. J. was right. The term was too strong. But the feelings love expressed and love betrayed stirred were strong too. Sometimes too strong, to the point of consuming you.

I thus refused to let go of the term “betrayed”. J. was wise. J. was compassionate and tender. She did not insist. She just offered me another metaphor, which she knew would make the point hammer home later. “You are driving through a series of tunnels”, she said, referring to my ever-changing “state of emotion”. Excruciating pain, outwards expressions of angst and anger, a certainly “uncomfortable” numbness, depression. “These are all tunnels”, she continued. “You will drive through them, one after another. You will always see the light at the end of each one, only to go through another one. Eventually, you will find the light.”

I had just started driving through my third tunnel, a thick, acute depression, thinking I would never see the light. I was becoming more and more aware that I was the partisan who had to go on – alone. No one, nothing could fill in the void. I knew that I had to first reclaim myself, to reclaim him, as J. said. But I was, I am confused.

I read, I watch, I listen to stuff. They all get mixed up in my head which has turned into a giant cocktail shaker since he is gone. Crosby, Still, Nash and Young who are “Helplessly Hoping” that they would see “The Beautiful Boy” surrounded by a “Halo” again, either here or “there”, if there is a “there”; Chavela telling about her childhood to Olga Tokarczuk who is probably busy writing her next novel in a remote village in Poland.

But it is Chavela’s words that were echoing in my mind as I set foot in what used to be my, our, “home”:

I never saw my mother, I didn’t even know where she was. I didn’t see my father. I didn’t see anyone. And I started feeling, not fury or hatred, but every artery and vein in my body started to fill with a rage that was so strong, I swear I could have ripped the walls of that house with my bare hands.

I could too…

_MG_9385.jpg

Aşkın en güzel ifadesi ve aşka ihanet

“Sen aşkın en güzel ifadesiyle de karşılaştın, aşka ihanetle de”, dedi diğer manevi annem, nefes almanın bile zor olduğu bir yaz gecesinde kendisi için pişirilen patates omletini yemeye çalışan “yersiz yurtsuz ”u izlerken. “Son altı ayımın iyi bir özeti”, diye düşündüm. Bu, O’nu kaybettikten sonra uğradığım üçüncü duraktı. Muhtemelen sonuncu da olmayacaktı.

Kendini “çevirmen” olarak tanıtmayı sevse de benim gözümde adına hayat dediğimiz o büyük fırında yoğrulmuş bir bilgeydi J. Onu 2010 yılında Barselona’da kanserden ölen eski hocam ve manevi babam Fred Halliday aracılığıyla tanımıştım (çok sayıda manevi annem ve babam var, biliyorum). Yıllar sonra yolumuz – bu kez dört senedir kanserle mücadele oğlum için – yine Barselona’ya düşünce bu “kaderin kötü bir şakası olmalı” diye geçirmiştim içimden. Çok sevdiğim bu şehre Fred öldükten sonra gitmeye cesaret edememiştim. 18 yaşına gelince evini terk eden asi gençtim manevi ailem için. Bir çocuğum olduğundan bile haberleri yoktu.

Ama tıpkı gerçek bir aile gibi, onlara ihtiyaç duyduğumda yanımdaydılar. Sanki aradan 8 suskun yıl geçmemiş, her an birlikte yaşanmış, her daim anılar paylaşılmıştı. Ve yine tıpkı gerçek bir aile gibi, sevgileri koşulsuz ve karşılıksızdı. Veda bile etmeden kaçıp giden oğulları, saçları ağarmış bir şekilde geri dönmüştü. Üstelik yanında beş yaşını yeni doldurmuş bir çocukla. O halde sorgusuz sualsiz sarılıp sarmalanmalıydı.

“Aşkın en güzel ifadesi bu olsa gerek”, dedim kendi kendime. Ne bir eksik ne bir fazla. Aşkı görebilmek için birine aşık olmak gerekmiyordu ne de olsa. Aşk kendini türlü şekillerde ifade edebilirdi. Kimi zaman tanımadığınız birilerinden gelen yeşil bir kalp olurdu; kimi zaman yanınızdan geçen manevi annenizin yanağınıza kondurduğu bir kaçamak öpücük ya da telefonunuza bırakılan bir sesli mesaj.

Bir gece sonra J. kendi bulduğu “ihanet” terimine karşı çıkacaktı. “Benim kastettiğim duyguyu tanımlamak için fazla sert, fazla güçlü bu kelime”, dedi. “Ben ‘aşk için elini kirletmekten’ bahsediyordum aslında. Hani sevdiğin biri için başka koşullar altında asla yapmayacağın şeyleri bile yaparsın ya. Normalde içinin kaldırmayacağı şeyler. Tek kelime etmeden yaparsın.”

Belli ki J.’yi yanlış anlamıştım. Son aylarda yaşadıklarımın etkisiyle söylediklerine kendimce bir anlam yüklemiş, aslında çok da sevmediğim “ihanet” terimine dört elle sarılmıştım. Aşk için elini kirletmenin ne olduğunu biliyordum elbette. O hayatıma girene kadar gerçek aşk ile hiç karşılaşmamış olduğumu, ellerimin pek kirlenmediğini de. Yine de “aşka ihanet” tamlamasından vazgeçesim yoktu. İhanet kelimesi çok güçlüydü, fazla sertti. Ama aşkın kendini ifade etme biçimi ya da aşka ihanet de derin ve kalıcı bir etki bırakıyordu insanın üzerinde. Bazen insanı tüketecek kadar derin ve kalıcı hem de.

Dediğim gibi, J. bilgeydi. J. şefkatliydi, insan halinden anlıyordu. Israr etmedi. Onun yerine başka bir metaforla çıktı karşıma. Üzerine düşününce içine gizlenmiş mesajı alacağımdan emindi. “Şu an ardı ardına dizilmiş bir sürü tünelden geçiyorsun”, dedi sürekli değişen ruh halime atıfta bulunarak. Yoğun bir acı, paniğin en kaba dışa vurumları, insanı hareketsiz bırakan bir uyuşukluk-hissizlik hali, depresyon. “Bunların hepsi birer tünel”, diye devam etti. “Birinden çıkıp diğerine gireceksin. Her yeni tünele girdiğinde ucunda bir ışık göreceksin, ama o tünelden çıkınca seni başka bir tünel bekliyor olacak. Sonunda bir gün ışığı bulacaksın.”

“Üçüncü tüneldeyim”, diye düşündüm. Yoğun bir hüzün, bazen ışığa kavuşacağıma dair en ufak umut kırıntısını bile yok eden bir sıkıntı. Her geçen gün yoluna yalnız devam etmek zorunda olduğunun biraz daha farkına varan bir partizan, bir yersiz yurtsuz. Hiçbir şey boşluğu doldurmayacaktı. O halde boşlukla yaşamaya alışmalıydım. Boşlukla yaşamak içinse ışıktan önce kendimi bulmalıydım. Ama kafam karmakarışıktı.

Tek net olan, hissettiğim öfkeydi. Her okuduğum satırda, her dinlediğim şarkıda kendini yeniden yaratan, karmakarışık kafamın içinde bir elmas gibi parıldayarak kendini gösteren bir öfke. En iyi ifadesini Chavela Vargas’ın bir söyleşisinde çocukluğundan kaçışını tanımlarken seçtiği sözlerde bulan bir öfke:

“Annemi hiç görmedim. Nerede olduğunu bile bilmiyordum. Babamı da görmedim. Kimseyi görmedim. Ve yavaş yavaş çok güçlü bir öfke oluştu içimde. Aslında öfke ya da hiddet, vücudumdaki her damarı, her hücreyi saran bu duyguyu tanımlamak yeterli değil. Öylesine güçlü, öylesine yoğundu ki bu duygu, içinde büyüdüğüm o evin duvarlarını çıplak ellerimle yıkabilirdim.”

Sanırım ben de…

bcn flc.jpg

The partisan

“Welcome home”, said the wise P. That was the shortest, yet probably the most meaningful, way of greeting someone who has not slept in the same bed two nights in a row for several weeks – someone whose most tangible connection to life was WhatsApp and FaceTime. “I needed to hear this”, I said in response. They were going to take me away, to a little town on the seaside. My godmother firmly clasped my hand, interlacing her fingers with mine, like He would do when we were climbing down the stairs. She did not let it go for the next two hours, while we drove silently in thick darkness, pierced only by the frail light of an eclipsed moon.

I thought of the lyrics of “The Partisan” on the spur of the moment (I only knew the English version of the song made famous by Leonard Cohen):

When they poured across the border
I was cautioned to surrender
This I could not do
I took my gun and vanished.

I have changed my name so often
I’ve lost my wife and children
But I have many friends
And some of them are with me

An old woman gave us shelter
Kept us hidden in the garret
Then the soldiers came
She died without a whisper

There were three of us this morning
I’m the only one this evening
But I must go on
The frontiers are my prison

Les Allemands étaient chez moi
Ils me dirent, “résigne toi”
Mais je n’ai pas peur
J’ai repris mon âme

J’ai changé cent fois de nom
J’ai perdu femme et enfants
Mais j’ai tant d’amis
J’ai la France entière

Un vieil homme dans un grenier
Pour la nuit nous a caché
Les Allemands l’ont pris
Il est mort sans surprise

Oh, the wind, the wind is blowing
Through the graves the wind is blowing
Freedom soon will come
Then we’ll come from the shadows

True, the conditions I found myself in were not as bad as that of a French resistance fighter during the Second World War. I had also lost a child, but I had many friends who could give me shelter. Frontiers were not my prison. To the contrary, the world out there was less foreign than the place I used to call home for seven years.

But the “garret” I was hiding in, the love that was poured out on me since I began this new journey could not fill the void I had within me. The bells of the little church that rang at every quarter past the hour, the sand that was burning my feet, even Sixto, the charming dog of the family, everything reminded me of “Him” (as He had played with Sixto a whole day when He was receiving treatment in Barcelona). I knew that I was going to travel and suffer alone from now on.

And just like the French resistance fighter, I had to go on. For “Him”. For my friends and companions. For the “resistance”.

To continue to resist is in itself an enormous challenge. Some nights, I only see morbid things when I close my eyes, often death itself. Those nights – most nights – I am scared to close my eyes. Other nights, I see nothing. The void inside morphs into a black velvet curtain, covering over the good moments I shared with Him. I try to remember his face, but I can’t. It was as if someone has deleted my memory. I know I had a past, but I don’t know who I am. And I don’t know what is the purpose of my life, why I am fighting. After all, to resist cannot be the sole purpose of life.

Or maybe it is too early to continue to resist, to struggle to find a new meaning for life. Perhaps I have to understand, I have to feel that I am still alive first. I fix my eyes on the text message that was sent by my other godmother: “Take your time. Don’t feel pressured about anything. Get in the sea, though. She will remind you about yourself! Float about and feel how good the water is.”

I obey. I get in the sea. I fill my lungs with her unique briny smell. I let her take me into her arms. While floating about, I look at the beach, the white houses and the little church that rise below the green hills.

“He would have loved these church bells”, I say to myself. “And he would have hated the bells of the church where he embarked on his last journey”. Was it possible to live constantly thinking about what he would have loved or hated? Could this be the freedom that the French fighter talked about?

It is indeed too early to answer these questions, or to enjoy freedom – a freedom that was thrust upon me, and not on my own volition. I cannot come from the shadows yet, for the shadows are my prison.

#LucaCan #GreenHeart

image5

Sometimes the pain is too intense, and piercing. Triggered by an image, a song, an incident. Nothing is soothing at that moment. You simply don’t know what to do. Who to call or what to turn to. For you know nobody can calm you down; can fill the void; ease the acute, savage pain. You want to scream. You want to hit something. You want to bang your head to the walls. You want to, yes, hurt yourself. You want to do something stupid. Just to end the suffering. End it all.

You cannot; you have made promises to people; you know there are some, maybe a handful, who would rejoice seeing you perishing; you have things to do “first”. But above all, he wouldn’t want you to do it. If his mother and grandmother, and countless others are right, he came to this world for a reason. A purpose. And now it is up to you to fullfill that purpose. Spread his legacy. Tell the story of his strength, his happiness against all odds, his hope.

His eyes. His eyes… How can you, how would you live without seeing those eyes every day? Not being able to even entertain the possibility that you would see them again one day? Not in still pictures. Full of life. Smiling. Crying. Pondering. Curious. Obsessed. Demanding. Loving. Lovable. Lovely.

“Wordlessly watching. He waits by the window. And wonders. At the empty place inside. Heartlessly helping himself to her bad dreams. He worries. Did he hear a good-bye? Or even even hello? They are one person. They are two alone. They are three together. They are four each other.”

https://www.youtube.com/watch?v=WGtFRsCXRcc

img_2006_5b266bdde087c321a90fd106.jpg

 

 

L’espoir (Hope)

Four people in the last four days… Four people who have a different – yet very important – role in my life… A friend who is “faraway, so close”. A doctor who is much more than a doctor, a life coach, an inspiring role model, a rebellious spirit. A therapist who is the voice of reason, but not cold, calculated reason; one who takes emotions, passion always into account; one who has a perspective on life wide enough to encompass both reality and human weakness (or shall I say, mimicking Malraux, “la condition humaine”?). And yet another doctor, actually a non-practicing psychologist who has guided me through the most difficult times, making the dark winter days brighter with a phone call made in the wee hours of the morning from an “unknown number”.

They all said the same things. They all said good things. Uplifting. Inspiring. Reminding me of who I am. Could it be a coincidence?

Could it be a coincidence that the same Malraux has also written a novel called L’Espoir (1937; translated into English as Man’s Hope the following year) – that is “Umut”?

“Il n’y a pas cinquante manières de combattre, il n’y en a qu’une, c’est d’être vainqueur. Ni la révolution ni la guerre ne consistent à se plaire à soi-même.

(There are not fifty ways of fighting, there is only one, and that is to win. Neither revolution nor war consists in doing what one pleases.)

162909848