Bütün dünya kanser olsa

44 gündür karantinadayım. Süpermarkete gitmek ve çöp atmak dışında evden çıkmıyorum. İstesem de çıkamam. Yasak. 

Aslında karantinaya alışığım. Kanserli bir çocukla yaşadım dört sene boyunca. Bakterilerden, virüslerden saklanmayı biliyorum. “Sosyal mesafe” terimi icat edilmeden önce insanlardan uzak durmayı öğrenmiştim.

Basit bir enfeksiyonun bağışıklık sistemi çökmüş bir vücuda neler yapabileceğini görmüştüm. İki kez yoğun bakım. Bir kez koma. 65 yaş üzeri değildi. Kronik solunum yolu rahatsızlığı yoktu. Yine de oksijen takviyesi gerekmişti. Oksijen maskesinden nefret ediyordu. O yüzden yüzüne takamıyor, yastığa, başının yanına koyuyorduk. Tam etki etmiyordu tabii ama yapacak bir şey yoktu. Yüzüne takılan her şeyden nefret ediyordu.

44 gündür Luca’yla ilgili tek satır yazmadım. İstesem yazarım. Yasak değil. 

En son doğum gününde yazmıştım. Normal şartlar altında yazmam gerekmeyecekti. İsveç’e onu ziyarete gidecektim. Biletimi almıştım. Erika ile buluşacak, ona çok sevdiği yeşil prenses kekinden götürecektik. Ama olmadı. Sınırlar kapatıldı; uçuşlar iptal edildi. Ona hiçbir zaman okumayacağını bildiğim bir mektup yazdım.

Bir daha yazamadım. Düşünemedim bile. Herkes gibi olan biteni anlamaya çalışmakla yetindim.

Günler günleri, haftalar haftaları kovalarken hafızamın beni korumaya çalıştığını, onu hatırlamama izin vermediğini fark ettim. Hatırlarsam derin bir karanlığın içine çekilecek, belki de oradan çıkamayacaktım. Bazen okuduğum kitaptaki bir cümle, seyrettiğim filmdeki bir sahne onu aklıma getirecek oluyor, yavaşça karanlığa doğru kaymaya başlıyordum. Karanlığın önünde bir bekçi gibi bekleyen hafızam hemen atılıyor ve beni geri çekiyordu. Renksiz, ışıltısız kendini tekrarlayan şimdiki zamana geri dönüyordum. 

Zamanla tek korkumun karanlığa sürüklenmek olmadığını fark ettim. Yeniden şimdiki zamana hapsolmuştum ama bu kez yalnız değildim. Tüm dünya şimdiki zamana sıkışmıştı. Geçmişi hatırlamak işe yaramıyor, gelecek belirsizliğini koruyordu. Herkes kanser olmuş, tedavi olmayı bekliyordu. Fazla ümitlenmek istemiyordu kimse. Bir sonraki adımı bilen yoktu. Ne doktorlar, ne siyasetçiler. 

 Yaşadıklarımızı paylaşmaya devam etmek istemedim değil. Belki öğrendiklerimiz birilerinin işine yarardı. Ne de olsa “hepimiz aynı gemideydik” artık. Ama kimsenin umurunda olmayacağımızı düşünüp vazgeçtim. Hem herkesin yas tuttuğu bir dönemde kendi yasımı göz önünde yaşamak istemiyordum. Utanıyordum. 

Bu utanç duygusuyla yüzleşmek, neden yasımı göz önünde yaşamak istediğimi anlamak kolay değil. Elisabeth Kübler-Ross’la birlikte yasın aşamaları üzerine çalışan Amerikalı psikolog David Kessler yeni kitabında “Yas, parmak izi gibidir. Herkes yası farklı şekillerde yaşar. Yine de ortak olan bir şey vardır, o da yasa tanıklık edilmesini istemektir” diyor. Yine de bu tanıklığa neden ihtiyaç duyduğumu tam bilmiyorum. 

Sanırım korkuyorum. Ya kimse onu hatırlamak istemezse? Ya herkes Luca’yı unutursa? 

Ben unutmayacağım. Erika unutmayacak. Onu tanıyanlar unutmayacak. Bir şekilde hayatlarına değdiği insanlar onu unutmayacak. Zaten unutsalar ne olur ki? Luca hatırlanmak için yaşamadı. Hatırlanmak için mücadele etmedi. Yaşamak için mücadele etti. Yaşamak istedi. Başaramadı. Yenildi. Yaşayamadı. 

Bense anısını canlı tutmaya çalışarak onu yaşatmaya çalışıyorum. Suni teneffüsle, makineye bağlı olarak. Bu yaşamak mı? Onun istediği yaşamak bu muydu? Yoksa benim bencilliğim mi? Onun anısını canlı tutarak kendimi yaşatmaya mı çalışıyorum? Kimliğimi onun hatırası üzerine mi kurdum? O silinirse ben de mi silineceğim? 

Belki. 

Kessler Avustralya’da tanıştığı, aborijinler (yerliler) üzerine çalışmalar yapan bir araştırmacıdan dinlediği bir hikayeyi naklediyor kitabında. Kuzeydeki köylerde yaşayan yerliler, köyde biri öldüğü gece evlerinden bir parça eşyayı evin dışına çıkarır, bahçelerine ya da yol kenarına bırakırlarmış. Ertesi sabah uyanan ve pencereden dışarı bakan ölünün yakınları sevdiklerinin kaybıyla her şeyin değiştiğini fark ederlermiş. Sadece kendileri için değil, tüm köy için. Bu, köyde yaşayanların ölümün bir anlamı olduğunu gösterme biçimiymiş. Yası paylaşma. Kaybı somutlaştırma.

İyi ama yüzbinlerin öldüğü, ölümün bir istatistiğe dönüştüğü bir dünyada kimin için yas tutacağız? Kaybı nasıl somutlaştıracağız? Evden bir eşya çıkarmak yetecek mi? Kaç eşya çıkarmamız gerekecek? Dışarı çıkamıyoruz ki, eşyayı nasıl çıkaracağız?

Bu sorulara verecek bir yanıtım yok. Kendi yasımı bile ertelediğim, ertelemek zorunda kaldığım bir dönemde başkalarının yasını nasıl paylaşabilirim, bilmiyorum. Ya da kendimi kandırıyorum. Başkalarının yası dediğim benim yasım. Ölmekten korkan benim. Unutulmak, metaforik anlamda ölmekten başka bir şey değil. 

O, korkmuyordu.

Erika

We are not experiencing the pandemic, or the lockdown, as others do, for we have been there many times before. I was going to write about this – probably I still will – but Erika beat me to it. And she kindly agreed to let me share it with you. With a much-needed good news amongst all the craziness and the general gloom. We love you!

**

A 7th birthday, a little brother and a global pandemic. Those are the thoughts that spin around in my head. I am thinking about living in a state of emergency, as we did for several years. When I so longed to be a part of the ordinary world that, strangely enough, just kept moving around us. Now the whole world is in a state of emergency and we are a part of it. I don’t know how to find the words to write about it. 

At the same time a little brother is kicking in my belly. Yes little brother! I got it confirmed by ultrasound a few days ago. A little brother who is now 19 cm long and from all that can be seen (and felt) is healthy (and strong!).

It is amazing. But, like many others, I mostly feel at loss. How can I protect him from everything that is going on? As far as I have been able to find out, you do not belong to a risk group as pregnant in Sweden. But in some countries you do. And as usual I find it difficult to emotionally and physically separate now from then. During all the years when Luca had low immunity, everything that Luca or I touched felt like potentially life threatening. The focus was always on living as normal as we could, doing fun things and living our lives for as long as it was possible. But the fear was a constant companion. At one point, a normally unharmful bacteria nearly took his life, before we had been able to try the last experimental treatments that we were still hoping might save him. I now recognise that same fear in my body. The body reacts the same, though instead of Luca being in danger, everyone else is. His little brother, myself as his guardian and everyone else that we love and depend on. Everyone else in the world. The body remembers and that same fear is triggered, but now I don’t know where to focus my worries. Who should be protected and how?

At the same time, we are planning for a birthday celebration tomorrow. With green cake, new lego and flowers at his grave. Without hugs and with distance between us. Luca celebrated his last birthday with such joy, after all. I still believe that his joy of life can lead the way, even in these times.


Sunday

See, at the end of the day, you’re alone.

Nobody understands the pain—nor should they—to begin with. There are a lot of people, from friends and family to caring strangers who are prepared to help you out, however they can, but they don’t know how, and they don’t know when. In any case, the caring withers away. It’s been a year; one and a half years; two years. They slowly forget. They don’t care as much as they did in the beginning. Time heals, yes, but not in this case. And time wears down too.

And how could they know that Sundays are the hardest? How could they know that you spent your Saturdays, for more than five years, with him, going to the park, running, building Legos, cooking, eating together, watching videos, reading stories, listening to church bells and sleeping together. His naked feet touching yours. His arm on your chest. Waking up together on Sunday mornings.. No, him waking up first, at 6am, playing alone so that baba could sleep some more, then waking him up to ask for his help to separate two Lego pieces..

Now I hate Sundays.

Savaşa hayır!

‘TSK, sınır-ötesi harekâta başladı.’ Bugün öğle saatlerinde başlayan askeri operasyonla ilgili yazabileceğiniz, doğruluğu su götürmeyecek tek cümle bu. Bunun dışında yazacağınız her şey, bu cümleye ekleyeceğiniz her kelime tartışmaya açık.

Örneğin harekâtın amacının, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturmak ve Türkiye’deki 3 milyonu aşkın mültecinin bir bölümünü oraya yerleştirmek olduğu söyleniyor. En azından resmi açıklama bu. Türkiye’ye yönelik dış tehditleri bertaraf etmek, IŞİD’i tamamen ortadan kaldırmak da dillendirilen hedefler arasında. Yine resmi kaynaklara göre ABD harekâtı destekliyor. Trump’ın Suriye’den çekilme kararı da bu şekilde yorumlanıyor. Yapılan açıklamalarda bölgede at koşturan diğer ülkelerden, uluslararası kamuoyunun tepkisinden, dökülecek kandan, harekâtın maddi bedelinden ise hiç bahsedilmiyor.

Bu yalanlara AKP destekçileri ve milliyetçi camia dışında inanan var mıdır, bilmiyorum, ama biz yine de tarihe not düşmüş olalım. Zaten uzunca bir süredir yazılan çizilenlerin bunun dışında bir işlevi yok.

Bir, harekâtın gerçek amacı iç savaşın başlamasının ardından Suriye’nin kuzeyinde kontrolü ele geçiren PYD’yi ve Kürt Otonom Bölgesi Rojava’yı ortadan kaldırmak. Dolayısıyla ‘düşman’, IŞİD ya da Suriye rejimi değil, Kürtler. PYD’nin eski Eş Başkanı Salih Müslim’in de defalarca ifade ettiği gibi, Suriyeli Kürtlerin Türkiye’yi tehdit etmek gibi bir niyeti yok. Böyle bir niyetleri olsa bile bunu gerçekleştirecek askeri güce ve kamuoyu desteğine sahip değiller. PYD-PKK ilişkisi deseniz bu PYD’nin kurulduğu 2003 yılından beri biliniyor. Bu süre zarfında, PKK Türkiye’de en azından askeri anlamda yenilgiye uğratılmış durumda. Kaldı ki PKK hemen hemen tüm Batı devletleri tarafından terör örgütü olarak kabul edilirken PYD bu sınıflamaya dâhil edilmiyor. Tersine herkesin bildiği gibi IŞİD’le savaşta Batı’nın müttefiki. Yani Batı’nın dolaylı olarak desteklediği, silah sattığı bir hareketle savaşa giriyorsunuz. Ve bunu size yönelik somut bir tehdit olmaksızın, başka bir ülkenin topraklarını işgal ederek yapmaya kalkıyorsunuz.

İki, harekâtın bir diğer nedeni iç politikada yaşanan gelişmeler. Yerel seçimlerin de gösterdiği gibi AKP’nin kamuoyu nezdinde desteği düşüyor. Erdoğan’ın 2023’te yapılacak başkanlık seçimlerinde yüzde 50 oy oranını yakalama ihtimali pek yok gibi. Bu yüzden seçilme barajının yüzde 40+1’e çekilmesi tartışılıyor. Ekonomi değirmeni taşıma suyla bile dönmüyor. Temel veriler açık açık çarpıtılarak her şey yolunda izlenimi yaratılmaya çalışılıyor. Tüm otoriter rejimler gibi, Türkiye’yi yöneten siyasi irade de kendini bir dış kriz yaratarak kurtarmaya çalışıyor.

Üç, ABD’nin harekâtı ne ölçüde desteklediği bilinmiyor. Akli ve ruhsal sağlığının yerinde olmadığı anlaşılan Trump’ı ve Twitter’de savurduğu tehditleri geçelim. Pentagon’un harekâtı onaylamadığını biliyoruz. Amerikan Kongresi’nden gelen sinyaller de farklı değil. Rusya ve İran, Suriye’ye operasyon yapılmasına karşı olduklarını açıkladılar. Suriye rejimi zaten bunu bir işgal olarak görüyor. Buna Hizbullah’ı, rejim taraftarı ya da IŞİD artığı çeşitli grupları da ekleyin. Türkiye, sadece Kürtlerle değil, birkaç devletle ve büyüklüğü ve gücü bilinmeyen çok sayıda hareketle savaşa giriyor.

Dört, bu savaş Afrin’in ele geçirilmesine benzemeyecek. Kürtler o sırada IŞİD’le mücadele ediyorlardı. Esad rejimi, bugünkü kadar kendinden emin değildi. Rusya ve İran fazla ses çıkarmamayı tercih etmişlerdi. Ele geçirilecek alan Kürtler dışında kimseye tehdit etmiyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin desteklediği güçler Afrin’i fazla zorlanmadan işgal ettiler. Ancak bu güçlerin yönetimi devralmasının ardından yoğunlaşan, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından da belgelenen hak ihlalleri Suriye içi ve Türkiye’ye yönelik göçü arttırdı. Bu kez çok da geniş bir alanın ele geçirilmesi planlanıyor. Bu alan Kürtler için sembolik bir anlam taşıyor. Daha da ötesi Kürtlerin yaşam alanı, özerklik hayallerini gerçekleştirdikleri coğrafya. Bunun ne anlama geldiğini anlamak istiyorsanız Kobani direnişini hatırlamanız yeterli. Hani IŞİD’in 16 Eylül 2014 günü saldırdığı, 130 gün süren bir kuşatmaya rağmen ele geçiremediği Kobani.

Özetleyecek olursak, bu savaş kendini savunma amaçlı bir savaş değil, bir işgal. Yok edilmesi planlanan halk kendini koruyacak ve muhtemelen iki taraf da ağır kayıplar verecek. Muhtemelen savaşa başka güçler de dâhil olacak ve savaşın maliyeti artacak. Belki çatışma bölgesel bir boyut kazanacak. Bu arada Türkiye’ye ambargo uygulanacak. Uygulanmasa bile hayata pamuk ipliğiyle bağlı ekonomi çökecek. Mülteci akışı hızlanacak. Sınırda tedbir alınmaya kalkılırsa büyük bir insani dram yaşanacak.

Suriye Türkiye’nin Falklands’ı değil, Vietnam’ı olacak. Hayatımız, kan rengine bürünecek.

Sadece tarafımı belirtmek ve tarihe not düşmek amacıyla yazdığım bu yazıyı Bertolt Brecht’in ‘Çağrı’ şiirinden bir alıntı ile #savasahayir #savaşahayır diyerek bitireyim.

Ama barış ağaç değil, ot değil ki
yeşersin:
Sen istersen olur barış, istersen
çiçeklenir.
Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın.
Bilin kuvvetinizi.
Bir tabiat kanunu değildir savaş,
Barışsa bir armağan gibi verilmez
insana:
Savaşa karşı
Barış için
Katillerin önüne dikilmek gerek,
“Hayır yaşayacağız!” demek.
İndirin yumruğunuzu suratlarına!
Böylece mümkün olacak savaşı önlemek.

“Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermi’cekler”

Önce durumu rakamlarla ortaya koyalım.

Tüm dünyada demokrasi geriliyor, yerini otokrasilere bırakıyor. Otokrasi, yani Türk Dil Kurumu’nun deyimiyle “Hükümdarın, bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi”. Daha da anlayacağınız biçimiyle “tek adam rejimi”, yani bir nevi diktatörlük. 

En güvenilir demokrasi ve demokratikleşme veri tabanı V-Dem’in 2019 yılı raporu bize aralarında Brezilya, Hindistan, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Sırbistan, hatta ABD’nin de bulunduğu 24 ülkenin bu otokratikleşme dalgasından payını aldığını söylüyor. 

Bu verilere göre dünya nüfusunun üçte biri tek adam (bazı istisnalar dışında çoğunluğu gerçekten “adam”, yani erkek) rejimi altında yaşıyor. Detay verecek olursak 2016 yılında 415 milyon kişi otokratik yönetimler altında yaşarken bu rakam 2018 yılı itibariyle 2.3 milyara çıkmış.

Tek teselli, raporun incelemesine dahil ettiği 202 ülkenin çoğunluğunun (99 ülke, toplamın yüzde 55’i) hala demokrasi kriterlerini karşılıyor olması. Öte yandan liberal demokrasi olarak tanımlanabilecek ülkelerin sayısı 2008 yılında 44 iken bu sayı 2018 yılında 39’a inmiş.

Türkiye mi diyeceksiniz? Türkiye siyaset bilimi literatüründe uzun süredir otokrasi olarak nitelendiriliyor zaten. Freedom House’dan V-Dem’e hangi endekse bakarsanız bakın. 

Rakamlar yeterince kötü ama durumu tam olarak anlamamız açısından yeterli değil, çünkü bu “yeni” otokrasilerin büyük bir bölümü “seçilmiş otokrasi”. Yani bu rejimler, yani bu “tek adamlar” halk desteğine sahip. Matematiksel çoğunluk da diyebilirsiniz. Seçimlerin tam anlamıyla adil olmaması sonucu değiştirmiyor. Türkiye örneğinde gördüğümüz gibi otokratik yönetimler seçimlere ya da seçim sonuçlarına müdahale etse bile seçimler görece olarak özgür. Öyle olmasa Ekrem İmamoğlu üst üste iki seçim kazanamazdı. 

Lafı dolandırmadan nüansları bir kenara bırakarak ifade edecek olursak, halk demokrasi istemiyor! Halk derken elit-orta/yoksul sınıf ayrımı yapmıyorum. Adına halk dediğimiz kitle bu sınıfların toplamı çünkü. Hatta ekonomik ve kültürel kapitali büyük ölçüde tekelinde tutan elitler bu durumun asıl sorumlusu. Ama iş elitlerde bitmiyor. Sonuçta herkesin oyu eşit ve oy kullanma hakkına sahip kitlenin çoğunluğu istikrar, güvenlik, milli çıkarlar, ulusal değerler, artık adına ne derseniz deyin, güçlü liderleri özgürlük, eşitlik, adalet gibi ilkelere tercih ediyor. 

Hal böyleyken demokrasi yanlısı azınlık ne yapıyor peki? Yine lafı dolandırmadan söyleyelim: Birbirini yiyor! Sol, bölünüyor, parçalanıyor, kendisi gibi düşünmeyen kimseyi beğenmiyor. Sağ zaten soldan ve azınlıklardan haz etmiyor; kurulu düzeni sorgulayan herkesi – tıpkı aşırı sağ, milliyetçi muhafazakâr rejim gibi – namlunun ucuna koyuyor. 

Sonuç olarak artık hiçbir söküğü dikiş tutmayan, eski kurucularına, misyoner gazeteci müsveddelerine bile laf geçiremeyen, ekonominin kontrolünü kaybeden AKP iktidar olmaya devam ediyor. Yorgun demokratlar akıllarını başlarına toplamazsa daha da edecek. 

Durum bu kadar açık ve net ortadayken fazla söze gerek yok. Ama siyasi duyarcılıktan kırım kırım kırılan bazı kesimlere birkaç söz etmek de şart.

Yaşadığınız dünya ideallerinizdeki dünya değil. Büyük ihtimalle siz yaşarken de olmayacak. Bu, idealleriniz uğruna mücadele etmeyin anlamına gelmiyor. Elbette ütopyalarımız olacak; elbette bu ütopyalar uğruna savaşacağız. Kendimiz için değilse de çocuklarımız için. Ama bir parça realist olmakta da fayda var. 17 tane genç insan 2019 yılının Türkiye’sinde şu sözlerle kitleleri “susmamaya” çağırıyorsa…

Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz
Vurur kırar kapın’
Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye “Haklıdır” dedin
Sesini çıkarmadın, yani suçlusun!
Çünkü iki gün üzülüp sonra gözündeki nehri kuruttun
Tuğçe ve Büşra’nın katilini serbest bırakan hakimin adı neydi unuttun!
Şimdi başına bi’ şey gelse şehrin hukuk mu?
Bi’ gece haksızca alsalar içeri seni
Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın
Hepsi tutuklu!
Salınan katillerin aldığı canlar (Geri gelmi’cekler!)
Haksız yere hapiste geçen yıllar (Geri gelmi’cekler!)
Sen sustun, ses etmediğinden bindiler tepene
Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermi’cekler

… buna verilecek ilk tepki “Ama LGBT bireylerden bahsetmemişler”, “Ama içlerinden bir tanesi çıktı, Kürtlere, Fetöcülere laf etti” olmaz, olmamalı. Bunları söyleme lüksüne sahip olduğumuz zamanlarda yaşamıyoruz çünkü. “İmamoğlu Kürtlere Atatürk portresi hediye etti, ne düşüncesizlik”. Evet, Türkiye’nin Kürtlerle imtihanını yok sayan bir düşüncesizlik. Ama bugüne kadar hangi CHP’li seçim kazanınca Kürtlere teşekkür etti? Görevden alınan Kürt belediye başkanlarını ziyaret etti? Demirtaş özgür kalmalı dedi? Ahmet Türk, Adnan Selçuk Mızraklı İmamoğlu’nu düşüncesiz davranmakla suçladı mı? Onlar demokrasi uğruna bağırlarına taş basıp susarken bize ne oluyor? 

Hem arasak, tüm demeçlerini, tüm twitlerini altını üstüne getirsek Canan Kaftancıoğlu’nda, Osman Kavala’da kusur bulamaz mıyız? Muhtemelen buluruz. Hangimiz kusursuzuz, “tam”ız ki? Ama onlarla dayanışıyoruz. Yaşıtları Starbucks’ta demlenirken ciddi bir risk alıp “çevreye epey rahatsızlık veren” bir klip yapan – haydi Miraç’ı saymayalım – 16 gençle neden dayanışmıyoruz? Her nabza göre şerbet veriyor, tamam ama İmamoğlu’nun seçimleri kazanmasının yarattığı dalgalanmanın farkında değil miyiz? O nabızlar şerbetlenmese kazanır mıydı sizce? 

Biliyorum, bu yazdıklarım sosyalist literatürde revizyonizm; başka literatürlerde pragmatizm, şu bu. Bana sorarsanız bunun adı sıfatsız, zarfsız “realizm”. Ben bizlerin değilse de çocuklarımızın ucundan kıyısından demokrasi gördüğü bir gelecek istiyorum. Belki hepimiz farkında değiliz ama bu bile başlı başına bir ütopya günümüz koşullarında. 

Küçük ütopyamızı kuralım; daha büyükleri için uğraşırız nasıl olsa. 

* Bu yazı Ahval ilk olarak Ahval sitesinde yayınlanmıştır.

Podcast 5 – Irkçılık üzerine

Yeni podcast’im ABD örneği ve Suriyeli mülteciler üzerinden ırkçılık nedir tartışması.


🔈Irkçılığı sadece biyolojik, deri rengi ile ilgili bir vaka olarak algılıyor, yani ırkçılığın ne olduğunun bilmiyoruz.

🔈Irkçılık suçlamasına verdiğimiz tepki “iyi ama benim de siyahi arkadaşlarım var” seviyesini aşamıyor.

🔈Irkçılığın toplumsal tabanı genişlemiş, ırkçı suçlama ve sloganlar daha kabul edilir hale gelmiş durumda.

🔈Gay ya da lezbiyen, siyahi, Suriyeli, Kürt arkadaşlarınız olması sizi homofobik ya da ırkçı olmaktan alıkoymuyor. Olsa olsa tutarsız ya da seçici olduğunuzu gösteriyor.

🔈Çoğumuz, hatta kendinden emin olanlarımız bile belli ölçülerde ırkçıyız ve bunu kabul etmeden bu beladan kurtulmamızın yolu yok. Kaçımız trafikte sıkıştığında camımızı silmek için yaklaşan çocuklar gördüğünde kapıları kilitliyoruz? Kaçımız gece ıssız bir sokakta Afrikalı göçmenlerle karşılaştığımızda yolumuzu değiştiriyoruz?

📌 http://bit.ly/Ozkirimli_Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli-Podcast5

📌 http://bit.ly/Ozkirimli–Podcast5

We miss you… Vi saknar dig… Seni Özlüyoruz… Te echamos de menos…

☑️

 AhvalPod: https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/partizan/umut-ozkirimli-aklim-bir-tarihe-takilmis-pervane-gibi-onun-etrafinda-donup-duruyor?am 

☑️

 SoundCloud: https://soundcloud.com/ahvalnews/umut-zk-r-ml-akl-m-bir-tarihe

☑️

 iTunes: https://podcasts.apple.com/tr/podcast/umut-%C3%B6zk%C4%B1r%C4%B1ml%C4%B1-akl%C4%B1m-bir-tarihe-tak%C4%B1lm%C4%B1%C5%9F-pervane-gibi/id1454485156?i=1000443600306&l=tr

1 Haziran’dı Luca’yı eve getirdiğimizde. Artık yapacak bir şey kalmamıştı.

Özel sağlık görevlileri ile yaptığımız toplantı yaşayacaklarımızın habercisi gibiydi. Evde koyu renk havlu bulundurun, kanama başlarsa kullanırsınız.

O andan itibaren bizim için her şey tümördü. O tümörün bulaşmadığı bizler, o tümörün asla bulaşmaması gereken oğlumuzun acı çekmemesi için tutulmuş paralı askerlerdik.

Ve tüm bu olup biteni bir oyun olarak algılayan, hayata bağlılığından en ufak bir şey kaybetmeyen o 5.5 yıllık yorgun beden.

Vakit gelmişti. Doktorları aradık ve o lanet olası kelimeyi söyledik. Söylemek zorunda kaldık. Metadon.

Nasıl dayanıyorsun(uz)?  Dayanamıyoruz. Daha doğrusu dayanıyoruz ama dayanma dediğimiz şey, acıyla yüzleşme değil.

Yas süreci ancak tüm benliğiniz acıyı kabullendiğinde, acıyı içine aldığında başlıyor. Ben daha yas tutmaya başlamış bile değilim.

💚💚💚

Bir kuşak, bir dönem, bir akademisyen…

Türkiye medyasını uzun süredir takip etmiyorum. İktidar propagandasına, gelişmeleri “endişeyle” izleyen Davutoğlucu kırık kalpler korosuna, üçüncü dünyacı ulusal laiklere ayıracak zamanım yok. Birkaç istisna dışında yazılarını kaçırmadığım köşe yazarı da yok. Snobluktan, küstahlıktan değil. Bana bir şey katmadıkları için.

Buna rağmen takip etmediğim yayın organlarında yayımlanan bazı yazılar sosyal medyada önüme düşüyor elbette. İçlerinde özellikle ilgimi çeken bir konuya değinenler varsa bazen dayanamıyor, okuyorum. Çoğunlukla okuduğuma pişman oluyorum. Polemiğe girmek istemediğim, suya sabuna dokunmayan ya da üç maymunu oynayan yazarlarla polemiğe girmenin kimseye bir faydası olmadığı için pişman olmakla yetiniyorum. Ama… Ama bazen öyle yazılar yazılıyor, öyle şeyler dile getiriliyor – ya da öyle şeyler dile “getirilmiyor” – ki, susmak zül oluyor.

Mensur Akgün’ün 26 Mayıs 2019’da Karar Gazetesi’nde yayımlanan “Dört kuşak, dört dönem…” başlıklı yazısı da bunlardan (https://www.karar.com/yazarlar/mensur-akgun/dort-kusak-dort-donem-10268). Kültür Üniversitesi’nde düzenlenen bir çalıştaydan yola çıkarak Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplininin dünü, bugünü, geleceği üzerine düşüncelerini paylaşan Akgün’ün yazısı, Türkiye akademisinin bugünkü hali hakkında bir parça fikir sahibi olanları epeyce şaşırtacak pembe bir tablo sunuyor bizlere.

Neler anlatıyor Mensur Akgün? Uluslararası İlişkiler alanının mevcut sorunlarından bahsediyor örneğin ve bu sorunlardan Türkiye’ye özgü olanları sıralıyor: Kaynak eksikliği, yeterince teori çalışmamak, arz-talep dengesinin bozukluğu. Yanlış anlaşılmasın, bu bir özet değil; sıralanan tüm sorunlar bunlar.

Ancak Akgün’e göre bu sorunlar “çok canlı ve dinamik bir yapımız” olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İddialıyız: Kendimizi en iyilerle karşılaştırıp yeterince teori üretemediğimiz sonucuna varmamız bile bunun göstergesi. “Hindistan’da yapılırken biz neden yapamıyoruz” dememiz, çıtayı ne kadar yüksek tuttuğumuzu gösteriyor. (İnsanın aklına Türk takımlarının Avrupa’da düzinelerce gol yemesini teknik direktörlerin yeterince büyük düşünmemesine bağlayan Hıncal Uluç geliyor.)

Öte yandan mesele sadece iddialı olmak da değil. Yapılan yayın sayısı her geçen gün artıyor Akgün’e göre. Kalite de tabii. Eskiden derslerde kullanacak Türkçe kitap bulamazken bugün üretilen Türkçe ders kitaplarını saymak imkansız. Üstelik “Çoğu Avrupa’da, Amerika’da yayınlanan emsallerinden iyi”. Yanlış anlaşılmasın, bana göre değil, Akgün’e göre.

Sonra genç kuşaktan umut vaat eden bazı isimleri sayıyor Akgün. Ve bizim kuşağa geliyor; bizden önceki kuşaklara da değiniyor. Saydığı isimler hiç kuşkusuz Türkiye akademisinin önemli isimleri. Bazıları hocam. Çoğu eski çalışma arkadaşlarım; sevdiğim saydığım dostlarım. Gerçekten de Türkiye’de Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi, Tarih gibi disiplinlerin gelişmesine katkıda bulunmuş anıt isimler.

Yazı, 1919 yılında Galler’in Aberystwyth şehrinde kurulan ilk Uluslararası İlişkiler Bölümü ile 1908’de Mülkiye’de açılan Siyasiyat Şubesi’ne atıfla, günümüz Türkiye’sinde uluslararası ilişkiler öğretisinin ne kadar sağlam temellere dayandığını, yeni kuşakların katkılarıyla nasıl yükseldiğini vurgulayarak bitiyor.

Okuyanın içini ısıtan, umut dolu bir Pazar yazısı anlayacağınız. “Bugün 23 Nisan. Hep neşeyle doluyor insan!”

Ama işte o insan doğası neşeye, huzura düşman. Aklım, vicdanımı dürtüyor. Canım sıkılıyor. Sormak istiyorum Akgün’e.

Sevgili Mensur. Bu yazıyı nasıl yazdın? Nasıl yazabildin?

Times Higher Education’ın tüm üniversiteleri kapsayan sıralamasında Türk üniversiteleri kaçıncı sırada biliyor musun? En üst sıradaki Sabancı Üniversitesi 351-400 arasında. Dikkat edersen, tam bir rakam verilmiyor bu kadar gerilerde olunca. Onu Koç Üniversitesi izliyor, 401-500 arasında. Bu hem genel sıralama, hem de senin üzerine methiyeler düzdüğün Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında. Sence Avrupa’da, Amerika’da yayımlanan emsallerini aratmayan kitaplar üretebiliyor olsak 351-400’ün üzerinde bir yerlerde olmaz mıydık?

Times Higher Education’ı beğenmiyorsan QS Üniversite sıralamasına bakalım istersen. Ne de olsa bu sıralama da yaygın olarak kullanılıyor. İlk Türk Üniversitesi Koç, ikincisi Bilkent. Sıralamadaki yerleri 448 ve 456! Çıtayı yüksek tutmak yetmiyor mu acaba, ne dersin? Belki Hıncal Uluç haklıdır; rektörlerimiz yeterince büyük düşünmüyordur!

Sınırsız kaynaklara sahip ABD ya da AB ülkeleriyle başa çıkmamız mümkün değil mi diyeceksin? O zaman izninle seni biraz bilgilendireyim. Trump ABD’si başta olmak üzere tüm dünyada yükseköğretimde bütçe sınırlamalarına gidiliyor son birkaç senedir. Yani sınırsız kaynak diye bir şey yok. Kaldı ki Sabancı, Koç, Bilkent gibi vakıf üniversitelerinin bütçeleri sıralamada ilk 100’e giren birçok küçük Avrupa-Asya üniversitesininkinden daha az değil.

Yetmedi mi? Sence yeterince araştırma yapılmamasının ya da yayınların kalitesinin düşük olmasının nedeni sadece kaynak yetersizliği mi? İyi bir uluslararası ilişkiler ders kitabı yazmak için neye ihtiyacı var bir araştırmacının? Sağlam bir temeli verili kabul edersek (1) düzgün bir kütüphane (ki bu konuda hiç eksiğimiz yok); (2) yazmaya ayıracak zaman (genç kuşak ders vermekten nefes alamıyor, doğru.

Ama doçentlik ya da profesörlüğünü almış bir akademisyenin kitap yazacak vakti olmadığını iddia edemezsin değil mi?) Peki nerede Avrupa’da, Amerika’da yayımlanan emsallerini aratmayan kitaplar, makaleler? Az sayıda da olsa var, biliyorum. Ama senin dediğin kadar çoksa ne işimiz var 400’lerde?

Odadaki file geleyim mi? Koskoca fil, nasıl gözünden kaçtı bilmiyorum ama.

Kuyruğundan başlayalım. İsteyen istediği konuda yazabiliyor mu bugün Türkiye’de? Ne dersin? Türkiye dış politikasından dem vurmuşsun. Sence 1915’ten ya da Kürt meselesinin uluslararası boyutlarından bahseden bir Türkçe ders kitabı yayınlanabilir mi bugünün Türkiye’sinde? Tersinden soralım, bunlardan bahsetmeyen bir ders kitabı iyi bir ders kitabı mıdır sence? Hani şu Avrupa’daki, Amerika’daki emsallerini aratmayan cinsten?

Ve filin gövdesi. Bir sürü isim saymışsın Mensur. Mesela sevgili Gencer Özcan’ı, Şule ve Gün Kut’u anmışsın. Peki, onların dönem arkadaşı Büşra Ersanlı? İştar Gözaydın? Füsun Üstel? Aklına mı gelmedi isimleri? Yoksa Büşra Hoca terör örgütü üyeliğinden yargılandığı, İştar Fetöcü suçlaması ile aylarca hapiste yattığı (beraat etmesine rağmen hala pasaportu yok!), Füsun Üstel barış bildirisine imza atma “suçundan” birkaç hafta önce hapse girdiği için mi unutuverdin bu isimleri? Füsun Hoca 31 gündür hapisteymiş, Barış Akademisyenleri sayfasında yazıyor. Sahi adını duydun mu Barış Akademisyenleri’nin? En son Ayşe Gül Altınay’a hapis cezası verdiler, haberin oldu mu?

Rakamları takip etmek imkânsız neredeyse. Medyascope’ta yer alan bir habere göre Barış Akademisyenleri’ne yönelik davalar 5 Aralık 2017’de başlamış (https://medyascope.tv/2019/03/05/rakamlarla-baris-akademisyenleri-davalari/). 5 Mart 2019 itibariyle 652 kişiye dava açılmış ve toplam 1332 dava görülmüş.

Bir de tabii KHK’liler var. KHK de ne diyeceksin. Kanun Hükmünde Kararname. Siyasi irade karar veriyor, sonra o karar kanun oluyor, sonra o kanunla insanlar işlerinden, pasaportlarından filan oluyor (Bu arada, hazır aklıma gelmişken, senin pasaportu da aldılar mı? Bir ara seni “bile” suçlamaya kalkmışlardı hani, 15 Temmuz’da Büyükada’da “CIA mensuplarıyla” toplantı yaptığın iddiasıyla?). 1 Eylül 2016 ile Temmuz 2018 arasında 122 üniversiteden 6081 akademisyen ihraç edilmiş mesela, biliyor muydun? Altı bin seksen bir!

Ama tabii daha önemli sorunlarımız var değil mi? Kaynaklarımız sınırlı; yeterince teori çalışmıyoruz; arz-talep dengesi bozuk. Filan.

Her şeyden geçtim, Büşra Ersanlı’nın, İştar Gözaydın’ın, Füsun Üstel’in yüzüne nasıl bakacaksın? O isimlerini saydığın genç akademisyenlerin yüzüne nasıl bakıyorsun? Aynaya bakabiliyor musun rahatlıkla?

Genç akademisyenlere not:

Akademide 25 yılı geride bırakmış birinden naçizane bir öneri. Bugünün Türkiye’sinde işiniz çok zor, biliyorum. Bir yanda boğucu bir siyasi ortam, her an işini kaybetme riski, bütün angaryaları sizin üzerinize yıkan kıdemli hocalar, korkunç bir ders yükü; diğer yanda tez yazma, araştırma yapma zorunluluğu ya da arzusu. Ve elbette geçim derdi.

Tüm bunlarla uğraşırken aktivizme ayıracak zamanınız olmayabilir. Kaldı ki akademisyenlikle aktivizmi bir arada düşünmek zorunda da değilsiniz. Sadece işinize odaklanmak, bilimsel çalışmalara odaklanmak da son derece makul bir tercih. Örneğin ben sizin yerinizde olsam, özellikle de yurt dışına çıkma imkânım yoksa her tür siyasi eylemden uzak durur, kitaplarıma, makalelerime gömülür, bu kötü günlerin geçmesini beklerdim.

Ama malum, herkes bu seçimi yapmıyor. Bazılarınız ikisini birlikte götürmeye çalışıyor; bazılarınız ise bu karanlık dönemde ilkeli bir siyasi duruş sergilemenin makale yazmaktan daha önemli olduğunu düşünüyor. Haklıdırlar, değildirler, o ayrı konu. Fakat bu seçimi yapanlar, Türkiye halk destekli bir otokrasi olduğu için ödememeleri gereken ağır bedeller ödüyorlar.

Sizin onlara karşı tek sorumluluğunuz bu seçimlerine saygı göstermek. Eylemlere katılmak, bildirilere imza atmak, konuşmak zorunda değilsiniz. Ama bunları yaptıkları için bedel ödeyenleri yok sayamazsınız. Görmezden gelemezsiniz. Onlarla dalga geçer gibi “Türkiye’de yeterince teori üretilmiyor” tadında yazılar yazamazsınız.

Yani ne yaparsanız yapın, Mensur hocanızın yaptığını yapmayın. Onun gibi olmayın. Ki aynaya kendinizden utanmadan bakabilin.

Bu yazı Ahval sitesinden alınmıştır.

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/bir-kusak-bir-donem-bir-akademisyen?amp

Dava

“Josef K. iftiraya uğramış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı.”

“[Osman K.]’nın “05.04.2013 tarihinde TK1035 sefer sayılı uçağın 8D numaralı koltukta Macaristan’a seyahat ettiği, 06.04.2013 tarihinde TK1036 sefer sayılı uçağın 11B numaralı koltukta Macaristan’dan ülkemize seyahat ettiği, şüphelilerinden Gökçe Tüylüoğlu (tüm alıntılarda soyadları büyük harflerle, UÖ) isimli şahsın da 05.04.2013 tarihinde TK1035 sefer sayılı aynı uçağın 8C numaralı koltukta Macaristan’a seyahat ettiği, 06.04.2013 tarihinde TK1036 sefer sayılı aynı uçağın 11C numaralı koltukta Macaristan’dan ülkemize seyahat ettiği, tespit edilen bu seyahatin de gezi kalkışması eylemlerinin hemen öncesinde gerçekleşmesi ve Açık Toplum Vakfı kurucusu George Soros’un yoğun faaliyetleri bulunan ve hatta bu ülkedeki üniversitesini iddianame hazırlanma sürecinde benzer faaliyetleri sebebiyle farklı ülkeye taşıdığı bilindiğinden şüphelilerin bu seyahatinin de gezi kalkışması eylemlerine yönelik koordinasyon faaliyeti kapsamında olduğu anlaşılmıştır.”

“‘Hayır’, dedi pencerenin yanındaki adam. Kitabını bir sehpanın üzerine atıp ayağa kalktı. ‘Çıkamazsınız, tutuklusunuz.’ ‘Belli oluyor,’ dedi K. ‘Peki ama neden?’ ‘Bunu söylemek bize düşmez. Odanıza dönüp bekleyin. Kovuşturma başladı, zamanı geldiğinde her şeyi öğreneceksiniz.”

“Gene Sharp’ın ‘Diktatörlükten Demokrasiye’ (From Dictatorship to Democracy) isimli kitabında yer alan ve 198 Pasif Eylem Metodu ile Gezi kalkışmasında meydana gelen hadiseler karşılaştırıldığında ise;

198 şiddetsiz mücadele yöntemi şiddetsiz protesto ve ikna yöntemleri (seçme, uö)

12. Gökyüzüne veya toprağa yazılan yazılar

14. Sahte-alaycı Ödüller

20. İbadet ve tapınma (İstiklal Caddesi’nde yeryüzü iftarları adında iftar yemeği organize edilmiş ve Ziya Azazi Mevlevi dansı ile protestoculara destekte bulunmuştur.)

33. Arkadaşlık etme (Gezi olayları sırasında bazı göstericiler ile polis memurları arasında çiçek dağıtma olayları yaşanmıştır.)

35. Eğlendirici-neşelendirici hicivler ve muziplikler

36. Oyun ve müzik gösterileri (Kardeş Türküler, Duman gibi pek çok müzik grubu şarkı besteledi, Roger Waters’ın The Wall konser turu İstanbul performansında isyan sürecinde ölen kişilerin fotoğrafları yansıtıldı.

37. Şarkı söylemek

51. Çekip gitmek (Gezi kalkışması sırasında KESK, DİSK ve diğer sendikaların iş bırakması)

52. Sessizlik

57. Lysistratik eylemsizlik (Ör: Partner ile sevişmeme)

65. Evde kalmak (Memet Ali Alabora başta olmak üzere Mi Minör ile bağlantılı olan kişilerin birçoğu olaylar sırasında bir süre evden çıkmamışlardır.)

69. Kolektif kaybolma

135. Popüler sadakatsizlik

167. Ruhani dua eylemleri (Antikapitalist Müslümanlar Gezi Parkı’nda cuma namazı kıldırmıştır.)

188. Ucuzlatma

195. Hapis cezası almaya çabalamak

196. ‘Tarafsız’ hukuka karşı sivil itaatsizlik

“Hiç kuşkunuz olmasın beyler, bu yargının ortaya çıkardıklarının ardında, dolayısıyla da benden söz etmek gerekirse tutuklanmamın ve bugün maruz kaldığım sorgulamanın ardında büyük bir örgüt bulunmakta, yalnızca rüşvetçi gözcüleri, polis şeflerini ve … sorgu yargıçlarını … kullanmakla kalmayıp, ayrıca müstahdemleriyle birlikte çok sayıda uşak, yazman, polis ve diğer ilgililerle, hatta söylemekten çekinmiyorum, belki de işkencecileriyle birlikte yüksek yargıçları da içeren bir örgüt. Şimdi beyler, bu büyük örgütün anlamı ne olabilir?”

“Bu faaliyetleri çerçevesinde George Soros’un bu ve benzer operasyonların ülkedışı ayağını oluşturduğu, şüpheli [Osman K.]’nın ise ülkemizde önderliğini ve koordinesini yaptığı yapının, oluşan bu ortamı ve dış ülkelerin baskısı ile de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini istifaya zorlamak gayesinde olduğu, bunun gerçekleşmemesi halinde ise diğer ülkelerde yaşanan örneklerde olduğu gibi silah kullanımı ve iç savaş senaryolarına uygun ortamı hazırlamak gibi gizli silahlarını da hazırda beklettiği anlaşılmıştır.”

“Kalkışmanın 2011 yılından başlayarak planlandığı, üniversite, tiyatro salonları vb. bazı yerlerde provalarının yapıldığı, diğer ülkelerde sahneye konan ve birçok yerde kendileri açısından başarıya ulaşan kalkışma eylemlerinde kurguladıkları eylemlerle benzerlikleri göz önüne alındığında, bu şekilde meydana gelen olayların oluşum süreci, biçimi ve kapsamı göz önüne alındığında, soruşturmaya konu yapılanmanın sıradan bir topluluk olmadığı, tam aksine bilinen gezi kalkışmasından çok öncesinde organize olmuş, planlı bir şekilde hareket eden, finansmanı yurt dışından ve yurt içi uzantılarından sağlanmış, stk’lardan ticari firmalara kadar uzanan geniş bir yelpazede kendisine legal ve illegal amaçları olan paydaşlar edinmiş, kalkışmanın sonuca ulaşmasında kullanılmak üzere basın yayın kuruluşları kurma gayretine dahi girecek boyutta geniş düşüncelere sahip, amaç suçu işlemek üzere çok çeşitli ideolojilere sahip paydaşları bir araya getirme yeteneğine sahip kollektif bir oluşum olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır.” (Bu paragrafın neredeyse tümü büyük harflerle, uö)

“Ben yalnızca kamuoyuna genel bir aksaklığı göstermek istiyorum. Dinleyin: Yaklaşık on gün önce tutuklandım; olup bitenler bana gülünç geliyor, ama söz konusu olan bu değil. Sabahın köründe gelip yatağımda baskın yaptılar. Belki de – sorgu yargıcının söylediklerinden sonra bu bana çok mümkün görünüyor – belki de tıpkı benim gibi suçsuz olan bir duvar boyacısını tutuklama emrini almışlardı, ama nasıl olduysa uygulamaya geçmek için beni seçtiler.”

“George Soros’un Orta doğu ve Baltık ülkelerinde gerçekleşen ‘özgürlükçü hareket’ olarak nitelenen halk hareketlerinde finans desteği sağladığı ve İvan Maroviç’in yönetimindeki Otpor örgütünün bu kalkışmada öne çıktığı bilgileri aşikardır. Bu şahsın Türkiye’deki bağlantısı olan Açık Toplum Vakfı sayesinde para aktardığı kişi ise [Osman K.] olmuştur.”

“‘Suçsuz musunuz?’ ‘Evet,’ dedi K. … ‘Tamamen suçsuzum.’ ‘Ya, demek öyle!’ dedi ressam, düşünceli bir ifadeyle başını eğerek. Sonra aniden başını kaldırdı. ‘Suçsuzsanız, iş çok basit sayılır,’ dedi. ‘Suçsuz olduğunuza göre, bilgi edinmenize de gerek kalmayacak. Kurtulmanızı tek başıma sağlayabilirim.’ ‘Nasıl başaracaksınız bunu?’ diye sordu K. ‘Az önce bana yargının hiçbir kanıt kabul etmediğini söylememiş miydiniz?’ ‘Mahkeme önünde sunulanları kabul etmez,’ dedi ressam, K.’ya belirgin bir şey göstermek ister gibi işaret parmağını kaldırarak. ‘Ancak bekleme salonlarında, koridorlarda ya da bu atölyede resmen üretilen kanıtlarda iş değişir.”

“…görüşmelerden [Osman K.] isimli şahsın bahse konu eyleme katılan şahısları finanse ettiği, eylemde kullanılacak malzemelerin temini için hesap numarası açtırdığı, eylemde göstericilerin polisle çatışmaya girerken kullandıkları gaz maskesi, gözlük, süt ve göstericiler için yemek – kahvaltı ve eylemcilerin gezi parkında kullanması için masa ve ses sistemi vb. malzemeleri temin ettiği tespit edilmiştir.”

“Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs eylemleri yönünden hareketin ve organizasyonun yurt içindeki baş aktörü olan [Osman K.] ve diğer şüphelilerin, kalkışmanın başladığı tarih ve ilerleyen dönemi içerisinde, ‘Gezi ruhunu canlı tutmak derinleştirerek Anadolu’ya yaymak’ (tırnak içi büyük harflerle, uö) adına birçok toplantı, forum, etkinlik, faaliyet düzenlediği, hatta bu amaçla televizyon kanalı kurma çalışmaları yaptıkları tespit edilmiştir.”

“‘Sen Josef K.’sın,’ dedi rahip ve kolunu belli belirsiz yukarı kaldırdı … ‘Sanıksın sen!’ dedi rahip sesini iyice alçaltarak. ‘Evet,’ dedi K., ‘bunu bana bildirdiler.’ … ‘Davanın kötü gittiğini biliyor musun?’ dedi rahip. ‘Bana da öyle geliyor,’ diye karşılık verdi K. … ‘Nasıl biteceğini bilmiyorum. Sen biliyor musun?’ ‘Hayır. Ama korkarım kötü bitecek. Seni suçlu sanıyorlar. Davan belki de küçük mahkeme kapsamından hiç çıkmayacak. Şimdilik, en azından suçunun kanıtlanmış olduğunu düşünüyorlar.’ ‘Ama ben suçlu değilim! Hata yapıldı. Hem bir insan nasıl suçlu olabilir ki? Hepimiz insanız, birbirimize benziyoruz.’ ‘Doğru, ama suçluların hepsi böyle söyler.’

“Yine 5237 sayılı TCK’nin 312. maddesinde; ‘hükûmete karşı suç’ (tırnak içi büyük harflerle, uö) Madde 312- (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.’ denilmektedir. Bu bağlamda şüphelilerin tamamının terör suçlusu olduğunun ve eylemlerinin terör suçunu oluşturduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.”

“Mantık istediği kadar sarsılmaz olsun, yaşamak isteyen bir adama direnemez. Hiç görmediği yargıç neredeydi? Hiçbir zaman ulaşamadığı yüksek mahkeme neredeydi? Ellerini kaldırıp parmaklarını açtı. Ancak adamlardan biri gırtlağına yapışmıştı. Öteki de bıçağı yüreğine saplayıp iki kez çevirdi. K., gözlerinin feri sönerken, yanak yanağa vermiş iki adamın yüzüne doğru eğilip çözülüşü gözlediklerini gördü.”

“‘Bir köpek gibi!’ dedi, sanki utanç kendisinden sonra da yaşamalıymışçasına.”

Bir köpek gibi…

Not: Yazının orijinali Ahval sitesinde yayınlanmıştır. (https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/node/41727?amp)

Bu yazıdaki alıntılar Franz Kafka’nın Dava romanı (Can Yayınları, Almanca aslından çeviren Ahmet Cemal) ile Gezi Parkı İddianamesi’nden yapılmıştır (iddianamenin tam metnine buradan ulaşılabilir).

İddianameden yapılan alıntılarda üslup, dil, imla olduğu gibi korunmuştur. Alıntılardaki tek değişiklik Mehmet Osman Kavala ismi yerine Osman K. kullanılmasıdır.

2392219_810x458

The Trial, or how Turkey echoes Kafka

Someone must have been telling lies about Josef K., he knew he had done nothing wrong but, one morning, he was arrested.

“Since [Osman K.] travelled to Hungary on 05.04.2013 with flight number TK 1035, seat 8D and travelled back from Hungary to our country [Turkey] on 06.04.2013 with flight number TK 1036, seat 11B, since one of the suspects, Gökçe Tüylüoğlu, also travelled to Hungary on 05.04.2013 with flight number TK 1035, seat 8C and travelled back from Hungary to our country on 06.04.2013 with flight number TK 1036, seat 11C, since this travel took place just before Gezi insurgency activities, and since it is known that George Soros, the founder of Open Society Foundation, has engaged in intensive activities in this country and had to move his university in this country for similar activities while this indictment was being prepared, it is understood that the suspects’ visit was among coordination activities for the Gezi insurgency demonstrations.”

“No,” said the man at the window, who threw his book down on a coffee table and stood up. “You can’t go away when you’re under arrest.” “That’s how it seems,” said K. “And why am I under arrest?” he then asked. “That’s something we’re not allowed to tell you. Go into your room and wait there. Proceedings are underway and you’ll learn about everything all in good time.”

“When the 198 methods of non-violent action included in Gene Sharp’s book entitled ‘From Dictatorship to Democracy’ are compared to events that took place during Gezi revolts; 198 Methods of Non-Violent Action: The Methods of Non-Violent Protest and Persuasion (selected ones, UÖ):

12. Skywriting and earthwriting

14. Mock awards

20. Prayer and worship (Dinners named “earth iftars” were organised on Istiklal Street during Ramadan fast and Ziya Azazi supported protestors with his Mevlevi dance)

33. Befriending (During Gezi protests some protestors were engaged in activities like giving flowers to police forces).

35. Humorous skits and pranks

36. Performance of plays and music ([Turkish] Music groups like Kardeş Türküler and Duman wrote songs. During Roger Water’s Istanbul performance as part of his “The Wall” concert tour, the photographs of the people who died during the revolts were reflected on the screen.)

37. Singing

51. Walk-outs (Strike actions of KESK, DISK, and other labour unions during Gezi insurgency)

52. Silence

57. Lysistratic nonaction (Ex: refusing to have sex with partner)

65. Stay-at-home (During the events, Mehmet Ali Alabora and some other people linked to theatre play Mi Minör stayed at home for some time)

69. Collective disappearance

135. Popular non-obedience

167. Pray-in (Anti-capitalist Muslims held Friday prayers in Gezi Park.)

188. Dumping

195. Seeking imprisonment

196. Civil disobedience of ‘neutral’ laws”

“There is no doubt,” he said quietly, “that there is some enormous organisation determining what is said by this court. In my case this includes my arrest and the examination taking place here today, an organisation that employs policemen who can be bribed, oafish supervisors and judges of whom nothing better can be said than that they are not as arrogant as some others. This organisation even maintains a high-level judiciary along with its train of countless servants, scribes, policemen and all the other assistance that it needs, perhaps even executioners and torturers – I’m not afraid of using those words. And what, gentlemen, is the purpose of this enormous organisation?”

“It is understood that, within this framework, George Soros was the international leg of this and similar operations, whereas the structure led and coordinated by the suspect [Osman K.] tried to use this situation, and made use of the pressure exerted by foreign countries with the aim of forcing the government of the Turkish Republic to resign, and in case that attempt was not successful, as seen in examples in other countries, hid weapons for use with the aim of creating an environment that is parallel to civil war scenarios.”

“Given that the insurgency had been planned since 2011, it had been rehearsed in universities, theatres, and other places, and had similarities to the actions that were designed for successful insurgencies in other countries, and taking into account the process, format, and extent of the events that took place, it becomes obvious that the organisation that is being investigated is not an ordinary group of people; to the contrary, it is a collective body that had become organised long before Gezi insurgency, that behaved in a planned way, financed by accomplices in the country and abroad, with a wide spectrum of stakeholders with legal and illegal purposes from NGOs to private companies and a wide range of ideas that even went to the extent of attempting to establish media outlets to be used so as to ensure that the insurgency accomplished its aims, that had the ability to bring together stakeholders from different ideologies to commit the intended offence.”

“All that I want is a public discussion of a public wrong. Listen: ten days ago I was placed under arrest, the arrest itself is something I laugh about but that’s beside the point. They came for me in the morning when I was still in bed. Maybe the order had been given to arrest some house painter – that seems possible after what the judge has said – someone who is as innocent as I am, but it was me they chose.”

“It is well known that George Soros had provided financial support to mass protests in the Middle East and Baltic countries that are labelled as “liberal actions” and that the organisation Otpor led by Ivan Marovic was at the forefront of this insurgency. This person transferred money to the suspect [Osman K.] through his link in Turkey, the Open Society Foundation.”

“You still don’t seem to have much general idea of what the court’s about,” said the painter, who had stretched his legs wide apart and was tapping loudly on the floor with the tip of his foot. “But as you’re innocent you won’t need it anyway. I’ll get you out of this by myself.” “How do you intend to do that?” asked K. “You did say yourself not long ago that it’s quite impossible to go to the court with reasons and proofs.” “Only impossible for reasons and proofs you take to the court yourself,” said the painter, raising his forefinger as if K. had failed to notice a fine distinction. “It goes differently if you try to do something behind the public court, that’s to say in the consultation rooms, in the corridors or here, for instance, in my studio.”

“It is confirmed that this person [Osman K.] finances the people who participated in those events, opened a bank account to provide for the materials to be used in the protests, and provided materials like gas masks, goggles, milk that the protestors used while clashing with the police, as well as food and breakfast for the protestors and tables, sounds systems, and etc. to be used in the Gezi park.”

“In that context, it is found that,[Osman K.], the leading actor of the movement and the organisation inside the country and other suspects, as part of their attempts to overthrow the government of the Turkish Republic or to prevent it from fulfilling its duties, with the aim of ‘spreading the soul of the Gezi to Anatolia by keeping it alive and deepening it’, organised various meetings, forums, events, and activities, and even tried to establish a television channel after the insurgency started and thereafter.”

“You are Josef K.,” said the priest, and raised his hand from the balustrade to make a gesture whose meaning was unclear… “You have been accused,” said the priest, especially gently. “Yes,” said K., “so I have been informed.” (…) “Do you know your case is going badly?” asked the priest. “That’s how it seems to me too,” said K. “I’ve expended a lot of effort on it, but so far with no result. Although I do still have some documents to submit.” “How do you imagine it will end?” asked the priest. “At first I thought it was bound to end well,” said K., “but now I have my doubts about it. I don’t know how it will end. Do you know?” “I don’t,” said the priest, “but I fear it will end badly. You are considered guilty. Your case will probably not even go beyond a minor court. Provisionally at least, your guilt is seen as proven.” “But I’m not guilty,” said K., “there’s been a mistake. How is it even possible for someone to be guilty. We’re all human beings here, one like the other.” “That is true,” said the priest, “but that is how the guilty speak.”

“Moreover, Article 312 of the Turkish Penal Code; Offences against the Government 312- (1) stipulates that any person attempting, by the use of force and violence, to abolish the government of the Republic of Turkey or to prevent it, in part or in full, from fulfilling its duties, shall be sentenced to a penalty of aggravated life imprisonment. In that context it is imperative that all of the suspects are terror offenders and their acts constitute a terror offence.”

The logic cannot be refuted, but someone who wants to live will not resist it. Where was the judge he’d never seen? Where was the high court he had never reached? He raised both hands and spread out all his fingers. But the hands of one of the gentleman were laid on K.’s throat, while the other pushed the knife deep into his heart and twisted it there, twice. As his eyesight failed, K. saw the two gentlemen cheek by cheek, close in front of his face, watching the result. “Like a dog!” he said, it was as if the shame of it should outlive him.

Like a dog…

This article has been originally published at Ahval News (https://ahvalnews.com/gezi-indictment/trial-or-how-turkey-echoes-kafka). All excerpts taken from Franz Kafka’s novel The Trial and from the Gezi indictment , with Osman K. referring to Mehmet Osman Kavala.

All excerpts taken from Franz Kafka’s novel The Trial and from the Gezi indictment , with Osman K. referring to Mehmet Osman Kavala.

images