We miss you… Vi saknar dig… Seni Özlüyoruz… Te echamos de menos…

☑️

 AhvalPod: https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/partizan/umut-ozkirimli-aklim-bir-tarihe-takilmis-pervane-gibi-onun-etrafinda-donup-duruyor?am 

☑️

 SoundCloud: https://soundcloud.com/ahvalnews/umut-zk-r-ml-akl-m-bir-tarihe

☑️

 iTunes: https://podcasts.apple.com/tr/podcast/umut-%C3%B6zk%C4%B1r%C4%B1ml%C4%B1-akl%C4%B1m-bir-tarihe-tak%C4%B1lm%C4%B1%C5%9F-pervane-gibi/id1454485156?i=1000443600306&l=tr

1 Haziran’dı Luca’yı eve getirdiğimizde. Artık yapacak bir şey kalmamıştı.

Özel sağlık görevlileri ile yaptığımız toplantı yaşayacaklarımızın habercisi gibiydi. Evde koyu renk havlu bulundurun, kanama başlarsa kullanırsınız.

O andan itibaren bizim için her şey tümördü. O tümörün bulaşmadığı bizler, o tümörün asla bulaşmaması gereken oğlumuzun acı çekmemesi için tutulmuş paralı askerlerdik.

Ve tüm bu olup biteni bir oyun olarak algılayan, hayata bağlılığından en ufak bir şey kaybetmeyen o 5.5 yıllık yorgun beden.

Vakit gelmişti. Doktorları aradık ve o lanet olası kelimeyi söyledik. Söylemek zorunda kaldık. Metadon.

Nasıl dayanıyorsun(uz)?  Dayanamıyoruz. Daha doğrusu dayanıyoruz ama dayanma dediğimiz şey, acıyla yüzleşme değil.

Yas süreci ancak tüm benliğiniz acıyı kabullendiğinde, acıyı içine aldığında başlıyor. Ben daha yas tutmaya başlamış bile değilim.

💚💚💚

Bir kuşak, bir dönem, bir akademisyen…

Türkiye medyasını uzun süredir takip etmiyorum. İktidar propagandasına, gelişmeleri “endişeyle” izleyen Davutoğlucu kırık kalpler korosuna, üçüncü dünyacı ulusal laiklere ayıracak zamanım yok. Birkaç istisna dışında yazılarını kaçırmadığım köşe yazarı da yok. Snobluktan, küstahlıktan değil. Bana bir şey katmadıkları için.

Buna rağmen takip etmediğim yayın organlarında yayımlanan bazı yazılar sosyal medyada önüme düşüyor elbette. İçlerinde özellikle ilgimi çeken bir konuya değinenler varsa bazen dayanamıyor, okuyorum. Çoğunlukla okuduğuma pişman oluyorum. Polemiğe girmek istemediğim, suya sabuna dokunmayan ya da üç maymunu oynayan yazarlarla polemiğe girmenin kimseye bir faydası olmadığı için pişman olmakla yetiniyorum. Ama… Ama bazen öyle yazılar yazılıyor, öyle şeyler dile getiriliyor – ya da öyle şeyler dile “getirilmiyor” – ki, susmak zül oluyor.

Mensur Akgün’ün 26 Mayıs 2019’da Karar Gazetesi’nde yayımlanan “Dört kuşak, dört dönem…” başlıklı yazısı da bunlardan (https://www.karar.com/yazarlar/mensur-akgun/dort-kusak-dort-donem-10268). Kültür Üniversitesi’nde düzenlenen bir çalıştaydan yola çıkarak Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplininin dünü, bugünü, geleceği üzerine düşüncelerini paylaşan Akgün’ün yazısı, Türkiye akademisinin bugünkü hali hakkında bir parça fikir sahibi olanları epeyce şaşırtacak pembe bir tablo sunuyor bizlere.

Neler anlatıyor Mensur Akgün? Uluslararası İlişkiler alanının mevcut sorunlarından bahsediyor örneğin ve bu sorunlardan Türkiye’ye özgü olanları sıralıyor: Kaynak eksikliği, yeterince teori çalışmamak, arz-talep dengesinin bozukluğu. Yanlış anlaşılmasın, bu bir özet değil; sıralanan tüm sorunlar bunlar.

Ancak Akgün’e göre bu sorunlar “çok canlı ve dinamik bir yapımız” olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İddialıyız: Kendimizi en iyilerle karşılaştırıp yeterince teori üretemediğimiz sonucuna varmamız bile bunun göstergesi. “Hindistan’da yapılırken biz neden yapamıyoruz” dememiz, çıtayı ne kadar yüksek tuttuğumuzu gösteriyor. (İnsanın aklına Türk takımlarının Avrupa’da düzinelerce gol yemesini teknik direktörlerin yeterince büyük düşünmemesine bağlayan Hıncal Uluç geliyor.)

Öte yandan mesele sadece iddialı olmak da değil. Yapılan yayın sayısı her geçen gün artıyor Akgün’e göre. Kalite de tabii. Eskiden derslerde kullanacak Türkçe kitap bulamazken bugün üretilen Türkçe ders kitaplarını saymak imkansız. Üstelik “Çoğu Avrupa’da, Amerika’da yayınlanan emsallerinden iyi”. Yanlış anlaşılmasın, bana göre değil, Akgün’e göre.

Sonra genç kuşaktan umut vaat eden bazı isimleri sayıyor Akgün. Ve bizim kuşağa geliyor; bizden önceki kuşaklara da değiniyor. Saydığı isimler hiç kuşkusuz Türkiye akademisinin önemli isimleri. Bazıları hocam. Çoğu eski çalışma arkadaşlarım; sevdiğim saydığım dostlarım. Gerçekten de Türkiye’de Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi, Tarih gibi disiplinlerin gelişmesine katkıda bulunmuş anıt isimler.

Yazı, 1919 yılında Galler’in Aberystwyth şehrinde kurulan ilk Uluslararası İlişkiler Bölümü ile 1908’de Mülkiye’de açılan Siyasiyat Şubesi’ne atıfla, günümüz Türkiye’sinde uluslararası ilişkiler öğretisinin ne kadar sağlam temellere dayandığını, yeni kuşakların katkılarıyla nasıl yükseldiğini vurgulayarak bitiyor.

Okuyanın içini ısıtan, umut dolu bir Pazar yazısı anlayacağınız. “Bugün 23 Nisan. Hep neşeyle doluyor insan!”

Ama işte o insan doğası neşeye, huzura düşman. Aklım, vicdanımı dürtüyor. Canım sıkılıyor. Sormak istiyorum Akgün’e.

Sevgili Mensur. Bu yazıyı nasıl yazdın? Nasıl yazabildin?

Times Higher Education’ın tüm üniversiteleri kapsayan sıralamasında Türk üniversiteleri kaçıncı sırada biliyor musun? En üst sıradaki Sabancı Üniversitesi 351-400 arasında. Dikkat edersen, tam bir rakam verilmiyor bu kadar gerilerde olunca. Onu Koç Üniversitesi izliyor, 401-500 arasında. Bu hem genel sıralama, hem de senin üzerine methiyeler düzdüğün Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında. Sence Avrupa’da, Amerika’da yayımlanan emsallerini aratmayan kitaplar üretebiliyor olsak 351-400’ün üzerinde bir yerlerde olmaz mıydık?

Times Higher Education’ı beğenmiyorsan QS Üniversite sıralamasına bakalım istersen. Ne de olsa bu sıralama da yaygın olarak kullanılıyor. İlk Türk Üniversitesi Koç, ikincisi Bilkent. Sıralamadaki yerleri 448 ve 456! Çıtayı yüksek tutmak yetmiyor mu acaba, ne dersin? Belki Hıncal Uluç haklıdır; rektörlerimiz yeterince büyük düşünmüyordur!

Sınırsız kaynaklara sahip ABD ya da AB ülkeleriyle başa çıkmamız mümkün değil mi diyeceksin? O zaman izninle seni biraz bilgilendireyim. Trump ABD’si başta olmak üzere tüm dünyada yükseköğretimde bütçe sınırlamalarına gidiliyor son birkaç senedir. Yani sınırsız kaynak diye bir şey yok. Kaldı ki Sabancı, Koç, Bilkent gibi vakıf üniversitelerinin bütçeleri sıralamada ilk 100’e giren birçok küçük Avrupa-Asya üniversitesininkinden daha az değil.

Yetmedi mi? Sence yeterince araştırma yapılmamasının ya da yayınların kalitesinin düşük olmasının nedeni sadece kaynak yetersizliği mi? İyi bir uluslararası ilişkiler ders kitabı yazmak için neye ihtiyacı var bir araştırmacının? Sağlam bir temeli verili kabul edersek (1) düzgün bir kütüphane (ki bu konuda hiç eksiğimiz yok); (2) yazmaya ayıracak zaman (genç kuşak ders vermekten nefes alamıyor, doğru.

Ama doçentlik ya da profesörlüğünü almış bir akademisyenin kitap yazacak vakti olmadığını iddia edemezsin değil mi?) Peki nerede Avrupa’da, Amerika’da yayımlanan emsallerini aratmayan kitaplar, makaleler? Az sayıda da olsa var, biliyorum. Ama senin dediğin kadar çoksa ne işimiz var 400’lerde?

Odadaki file geleyim mi? Koskoca fil, nasıl gözünden kaçtı bilmiyorum ama.

Kuyruğundan başlayalım. İsteyen istediği konuda yazabiliyor mu bugün Türkiye’de? Ne dersin? Türkiye dış politikasından dem vurmuşsun. Sence 1915’ten ya da Kürt meselesinin uluslararası boyutlarından bahseden bir Türkçe ders kitabı yayınlanabilir mi bugünün Türkiye’sinde? Tersinden soralım, bunlardan bahsetmeyen bir ders kitabı iyi bir ders kitabı mıdır sence? Hani şu Avrupa’daki, Amerika’daki emsallerini aratmayan cinsten?

Ve filin gövdesi. Bir sürü isim saymışsın Mensur. Mesela sevgili Gencer Özcan’ı, Şule ve Gün Kut’u anmışsın. Peki, onların dönem arkadaşı Büşra Ersanlı? İştar Gözaydın? Füsun Üstel? Aklına mı gelmedi isimleri? Yoksa Büşra Hoca terör örgütü üyeliğinden yargılandığı, İştar Fetöcü suçlaması ile aylarca hapiste yattığı (beraat etmesine rağmen hala pasaportu yok!), Füsun Üstel barış bildirisine imza atma “suçundan” birkaç hafta önce hapse girdiği için mi unutuverdin bu isimleri? Füsun Hoca 31 gündür hapisteymiş, Barış Akademisyenleri sayfasında yazıyor. Sahi adını duydun mu Barış Akademisyenleri’nin? En son Ayşe Gül Altınay’a hapis cezası verdiler, haberin oldu mu?

Rakamları takip etmek imkânsız neredeyse. Medyascope’ta yer alan bir habere göre Barış Akademisyenleri’ne yönelik davalar 5 Aralık 2017’de başlamış (https://medyascope.tv/2019/03/05/rakamlarla-baris-akademisyenleri-davalari/). 5 Mart 2019 itibariyle 652 kişiye dava açılmış ve toplam 1332 dava görülmüş.

Bir de tabii KHK’liler var. KHK de ne diyeceksin. Kanun Hükmünde Kararname. Siyasi irade karar veriyor, sonra o karar kanun oluyor, sonra o kanunla insanlar işlerinden, pasaportlarından filan oluyor (Bu arada, hazır aklıma gelmişken, senin pasaportu da aldılar mı? Bir ara seni “bile” suçlamaya kalkmışlardı hani, 15 Temmuz’da Büyükada’da “CIA mensuplarıyla” toplantı yaptığın iddiasıyla?). 1 Eylül 2016 ile Temmuz 2018 arasında 122 üniversiteden 6081 akademisyen ihraç edilmiş mesela, biliyor muydun? Altı bin seksen bir!

Ama tabii daha önemli sorunlarımız var değil mi? Kaynaklarımız sınırlı; yeterince teori çalışmıyoruz; arz-talep dengesi bozuk. Filan.

Her şeyden geçtim, Büşra Ersanlı’nın, İştar Gözaydın’ın, Füsun Üstel’in yüzüne nasıl bakacaksın? O isimlerini saydığın genç akademisyenlerin yüzüne nasıl bakıyorsun? Aynaya bakabiliyor musun rahatlıkla?

Genç akademisyenlere not:

Akademide 25 yılı geride bırakmış birinden naçizane bir öneri. Bugünün Türkiye’sinde işiniz çok zor, biliyorum. Bir yanda boğucu bir siyasi ortam, her an işini kaybetme riski, bütün angaryaları sizin üzerinize yıkan kıdemli hocalar, korkunç bir ders yükü; diğer yanda tez yazma, araştırma yapma zorunluluğu ya da arzusu. Ve elbette geçim derdi.

Tüm bunlarla uğraşırken aktivizme ayıracak zamanınız olmayabilir. Kaldı ki akademisyenlikle aktivizmi bir arada düşünmek zorunda da değilsiniz. Sadece işinize odaklanmak, bilimsel çalışmalara odaklanmak da son derece makul bir tercih. Örneğin ben sizin yerinizde olsam, özellikle de yurt dışına çıkma imkânım yoksa her tür siyasi eylemden uzak durur, kitaplarıma, makalelerime gömülür, bu kötü günlerin geçmesini beklerdim.

Ama malum, herkes bu seçimi yapmıyor. Bazılarınız ikisini birlikte götürmeye çalışıyor; bazılarınız ise bu karanlık dönemde ilkeli bir siyasi duruş sergilemenin makale yazmaktan daha önemli olduğunu düşünüyor. Haklıdırlar, değildirler, o ayrı konu. Fakat bu seçimi yapanlar, Türkiye halk destekli bir otokrasi olduğu için ödememeleri gereken ağır bedeller ödüyorlar.

Sizin onlara karşı tek sorumluluğunuz bu seçimlerine saygı göstermek. Eylemlere katılmak, bildirilere imza atmak, konuşmak zorunda değilsiniz. Ama bunları yaptıkları için bedel ödeyenleri yok sayamazsınız. Görmezden gelemezsiniz. Onlarla dalga geçer gibi “Türkiye’de yeterince teori üretilmiyor” tadında yazılar yazamazsınız.

Yani ne yaparsanız yapın, Mensur hocanızın yaptığını yapmayın. Onun gibi olmayın. Ki aynaya kendinizden utanmadan bakabilin.

Bu yazı Ahval sitesinden alınmıştır.

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/bir-kusak-bir-donem-bir-akademisyen?amp

Dava

“Josef K. iftiraya uğramış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı.”

“[Osman K.]’nın “05.04.2013 tarihinde TK1035 sefer sayılı uçağın 8D numaralı koltukta Macaristan’a seyahat ettiği, 06.04.2013 tarihinde TK1036 sefer sayılı uçağın 11B numaralı koltukta Macaristan’dan ülkemize seyahat ettiği, şüphelilerinden Gökçe Tüylüoğlu (tüm alıntılarda soyadları büyük harflerle, UÖ) isimli şahsın da 05.04.2013 tarihinde TK1035 sefer sayılı aynı uçağın 8C numaralı koltukta Macaristan’a seyahat ettiği, 06.04.2013 tarihinde TK1036 sefer sayılı aynı uçağın 11C numaralı koltukta Macaristan’dan ülkemize seyahat ettiği, tespit edilen bu seyahatin de gezi kalkışması eylemlerinin hemen öncesinde gerçekleşmesi ve Açık Toplum Vakfı kurucusu George Soros’un yoğun faaliyetleri bulunan ve hatta bu ülkedeki üniversitesini iddianame hazırlanma sürecinde benzer faaliyetleri sebebiyle farklı ülkeye taşıdığı bilindiğinden şüphelilerin bu seyahatinin de gezi kalkışması eylemlerine yönelik koordinasyon faaliyeti kapsamında olduğu anlaşılmıştır.”

“‘Hayır’, dedi pencerenin yanındaki adam. Kitabını bir sehpanın üzerine atıp ayağa kalktı. ‘Çıkamazsınız, tutuklusunuz.’ ‘Belli oluyor,’ dedi K. ‘Peki ama neden?’ ‘Bunu söylemek bize düşmez. Odanıza dönüp bekleyin. Kovuşturma başladı, zamanı geldiğinde her şeyi öğreneceksiniz.”

“Gene Sharp’ın ‘Diktatörlükten Demokrasiye’ (From Dictatorship to Democracy) isimli kitabında yer alan ve 198 Pasif Eylem Metodu ile Gezi kalkışmasında meydana gelen hadiseler karşılaştırıldığında ise;

198 şiddetsiz mücadele yöntemi şiddetsiz protesto ve ikna yöntemleri (seçme, uö)

12. Gökyüzüne veya toprağa yazılan yazılar

14. Sahte-alaycı Ödüller

20. İbadet ve tapınma (İstiklal Caddesi’nde yeryüzü iftarları adında iftar yemeği organize edilmiş ve Ziya Azazi Mevlevi dansı ile protestoculara destekte bulunmuştur.)

33. Arkadaşlık etme (Gezi olayları sırasında bazı göstericiler ile polis memurları arasında çiçek dağıtma olayları yaşanmıştır.)

35. Eğlendirici-neşelendirici hicivler ve muziplikler

36. Oyun ve müzik gösterileri (Kardeş Türküler, Duman gibi pek çok müzik grubu şarkı besteledi, Roger Waters’ın The Wall konser turu İstanbul performansında isyan sürecinde ölen kişilerin fotoğrafları yansıtıldı.

37. Şarkı söylemek

51. Çekip gitmek (Gezi kalkışması sırasında KESK, DİSK ve diğer sendikaların iş bırakması)

52. Sessizlik

57. Lysistratik eylemsizlik (Ör: Partner ile sevişmeme)

65. Evde kalmak (Memet Ali Alabora başta olmak üzere Mi Minör ile bağlantılı olan kişilerin birçoğu olaylar sırasında bir süre evden çıkmamışlardır.)

69. Kolektif kaybolma

135. Popüler sadakatsizlik

167. Ruhani dua eylemleri (Antikapitalist Müslümanlar Gezi Parkı’nda cuma namazı kıldırmıştır.)

188. Ucuzlatma

195. Hapis cezası almaya çabalamak

196. ‘Tarafsız’ hukuka karşı sivil itaatsizlik

“Hiç kuşkunuz olmasın beyler, bu yargının ortaya çıkardıklarının ardında, dolayısıyla da benden söz etmek gerekirse tutuklanmamın ve bugün maruz kaldığım sorgulamanın ardında büyük bir örgüt bulunmakta, yalnızca rüşvetçi gözcüleri, polis şeflerini ve … sorgu yargıçlarını … kullanmakla kalmayıp, ayrıca müstahdemleriyle birlikte çok sayıda uşak, yazman, polis ve diğer ilgililerle, hatta söylemekten çekinmiyorum, belki de işkencecileriyle birlikte yüksek yargıçları da içeren bir örgüt. Şimdi beyler, bu büyük örgütün anlamı ne olabilir?”

“Bu faaliyetleri çerçevesinde George Soros’un bu ve benzer operasyonların ülkedışı ayağını oluşturduğu, şüpheli [Osman K.]’nın ise ülkemizde önderliğini ve koordinesini yaptığı yapının, oluşan bu ortamı ve dış ülkelerin baskısı ile de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini istifaya zorlamak gayesinde olduğu, bunun gerçekleşmemesi halinde ise diğer ülkelerde yaşanan örneklerde olduğu gibi silah kullanımı ve iç savaş senaryolarına uygun ortamı hazırlamak gibi gizli silahlarını da hazırda beklettiği anlaşılmıştır.”

“Kalkışmanın 2011 yılından başlayarak planlandığı, üniversite, tiyatro salonları vb. bazı yerlerde provalarının yapıldığı, diğer ülkelerde sahneye konan ve birçok yerde kendileri açısından başarıya ulaşan kalkışma eylemlerinde kurguladıkları eylemlerle benzerlikleri göz önüne alındığında, bu şekilde meydana gelen olayların oluşum süreci, biçimi ve kapsamı göz önüne alındığında, soruşturmaya konu yapılanmanın sıradan bir topluluk olmadığı, tam aksine bilinen gezi kalkışmasından çok öncesinde organize olmuş, planlı bir şekilde hareket eden, finansmanı yurt dışından ve yurt içi uzantılarından sağlanmış, stk’lardan ticari firmalara kadar uzanan geniş bir yelpazede kendisine legal ve illegal amaçları olan paydaşlar edinmiş, kalkışmanın sonuca ulaşmasında kullanılmak üzere basın yayın kuruluşları kurma gayretine dahi girecek boyutta geniş düşüncelere sahip, amaç suçu işlemek üzere çok çeşitli ideolojilere sahip paydaşları bir araya getirme yeteneğine sahip kollektif bir oluşum olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır.” (Bu paragrafın neredeyse tümü büyük harflerle, uö)

“Ben yalnızca kamuoyuna genel bir aksaklığı göstermek istiyorum. Dinleyin: Yaklaşık on gün önce tutuklandım; olup bitenler bana gülünç geliyor, ama söz konusu olan bu değil. Sabahın köründe gelip yatağımda baskın yaptılar. Belki de – sorgu yargıcının söylediklerinden sonra bu bana çok mümkün görünüyor – belki de tıpkı benim gibi suçsuz olan bir duvar boyacısını tutuklama emrini almışlardı, ama nasıl olduysa uygulamaya geçmek için beni seçtiler.”

“George Soros’un Orta doğu ve Baltık ülkelerinde gerçekleşen ‘özgürlükçü hareket’ olarak nitelenen halk hareketlerinde finans desteği sağladığı ve İvan Maroviç’in yönetimindeki Otpor örgütünün bu kalkışmada öne çıktığı bilgileri aşikardır. Bu şahsın Türkiye’deki bağlantısı olan Açık Toplum Vakfı sayesinde para aktardığı kişi ise [Osman K.] olmuştur.”

“‘Suçsuz musunuz?’ ‘Evet,’ dedi K. … ‘Tamamen suçsuzum.’ ‘Ya, demek öyle!’ dedi ressam, düşünceli bir ifadeyle başını eğerek. Sonra aniden başını kaldırdı. ‘Suçsuzsanız, iş çok basit sayılır,’ dedi. ‘Suçsuz olduğunuza göre, bilgi edinmenize de gerek kalmayacak. Kurtulmanızı tek başıma sağlayabilirim.’ ‘Nasıl başaracaksınız bunu?’ diye sordu K. ‘Az önce bana yargının hiçbir kanıt kabul etmediğini söylememiş miydiniz?’ ‘Mahkeme önünde sunulanları kabul etmez,’ dedi ressam, K.’ya belirgin bir şey göstermek ister gibi işaret parmağını kaldırarak. ‘Ancak bekleme salonlarında, koridorlarda ya da bu atölyede resmen üretilen kanıtlarda iş değişir.”

“…görüşmelerden [Osman K.] isimli şahsın bahse konu eyleme katılan şahısları finanse ettiği, eylemde kullanılacak malzemelerin temini için hesap numarası açtırdığı, eylemde göstericilerin polisle çatışmaya girerken kullandıkları gaz maskesi, gözlük, süt ve göstericiler için yemek – kahvaltı ve eylemcilerin gezi parkında kullanması için masa ve ses sistemi vb. malzemeleri temin ettiği tespit edilmiştir.”

“Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs eylemleri yönünden hareketin ve organizasyonun yurt içindeki baş aktörü olan [Osman K.] ve diğer şüphelilerin, kalkışmanın başladığı tarih ve ilerleyen dönemi içerisinde, ‘Gezi ruhunu canlı tutmak derinleştirerek Anadolu’ya yaymak’ (tırnak içi büyük harflerle, uö) adına birçok toplantı, forum, etkinlik, faaliyet düzenlediği, hatta bu amaçla televizyon kanalı kurma çalışmaları yaptıkları tespit edilmiştir.”

“‘Sen Josef K.’sın,’ dedi rahip ve kolunu belli belirsiz yukarı kaldırdı … ‘Sanıksın sen!’ dedi rahip sesini iyice alçaltarak. ‘Evet,’ dedi K., ‘bunu bana bildirdiler.’ … ‘Davanın kötü gittiğini biliyor musun?’ dedi rahip. ‘Bana da öyle geliyor,’ diye karşılık verdi K. … ‘Nasıl biteceğini bilmiyorum. Sen biliyor musun?’ ‘Hayır. Ama korkarım kötü bitecek. Seni suçlu sanıyorlar. Davan belki de küçük mahkeme kapsamından hiç çıkmayacak. Şimdilik, en azından suçunun kanıtlanmış olduğunu düşünüyorlar.’ ‘Ama ben suçlu değilim! Hata yapıldı. Hem bir insan nasıl suçlu olabilir ki? Hepimiz insanız, birbirimize benziyoruz.’ ‘Doğru, ama suçluların hepsi böyle söyler.’

“Yine 5237 sayılı TCK’nin 312. maddesinde; ‘hükûmete karşı suç’ (tırnak içi büyük harflerle, uö) Madde 312- (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.’ denilmektedir. Bu bağlamda şüphelilerin tamamının terör suçlusu olduğunun ve eylemlerinin terör suçunu oluşturduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.”

“Mantık istediği kadar sarsılmaz olsun, yaşamak isteyen bir adama direnemez. Hiç görmediği yargıç neredeydi? Hiçbir zaman ulaşamadığı yüksek mahkeme neredeydi? Ellerini kaldırıp parmaklarını açtı. Ancak adamlardan biri gırtlağına yapışmıştı. Öteki de bıçağı yüreğine saplayıp iki kez çevirdi. K., gözlerinin feri sönerken, yanak yanağa vermiş iki adamın yüzüne doğru eğilip çözülüşü gözlediklerini gördü.”

“‘Bir köpek gibi!’ dedi, sanki utanç kendisinden sonra da yaşamalıymışçasına.”

Bir köpek gibi…

Not: Yazının orijinali Ahval sitesinde yayınlanmıştır. (https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/node/41727?amp)

Bu yazıdaki alıntılar Franz Kafka’nın Dava romanı (Can Yayınları, Almanca aslından çeviren Ahmet Cemal) ile Gezi Parkı İddianamesi’nden yapılmıştır (iddianamenin tam metnine buradan ulaşılabilir).

İddianameden yapılan alıntılarda üslup, dil, imla olduğu gibi korunmuştur. Alıntılardaki tek değişiklik Mehmet Osman Kavala ismi yerine Osman K. kullanılmasıdır.

2392219_810x458

The Trial, or how Turkey echoes Kafka

Someone must have been telling lies about Josef K., he knew he had done nothing wrong but, one morning, he was arrested.

“Since [Osman K.] travelled to Hungary on 05.04.2013 with flight number TK 1035, seat 8D and travelled back from Hungary to our country [Turkey] on 06.04.2013 with flight number TK 1036, seat 11B, since one of the suspects, Gökçe Tüylüoğlu, also travelled to Hungary on 05.04.2013 with flight number TK 1035, seat 8C and travelled back from Hungary to our country on 06.04.2013 with flight number TK 1036, seat 11C, since this travel took place just before Gezi insurgency activities, and since it is known that George Soros, the founder of Open Society Foundation, has engaged in intensive activities in this country and had to move his university in this country for similar activities while this indictment was being prepared, it is understood that the suspects’ visit was among coordination activities for the Gezi insurgency demonstrations.”

“No,” said the man at the window, who threw his book down on a coffee table and stood up. “You can’t go away when you’re under arrest.” “That’s how it seems,” said K. “And why am I under arrest?” he then asked. “That’s something we’re not allowed to tell you. Go into your room and wait there. Proceedings are underway and you’ll learn about everything all in good time.”

“When the 198 methods of non-violent action included in Gene Sharp’s book entitled ‘From Dictatorship to Democracy’ are compared to events that took place during Gezi revolts; 198 Methods of Non-Violent Action: The Methods of Non-Violent Protest and Persuasion (selected ones, UÖ):

12. Skywriting and earthwriting

14. Mock awards

20. Prayer and worship (Dinners named “earth iftars” were organised on Istiklal Street during Ramadan fast and Ziya Azazi supported protestors with his Mevlevi dance)

33. Befriending (During Gezi protests some protestors were engaged in activities like giving flowers to police forces).

35. Humorous skits and pranks

36. Performance of plays and music ([Turkish] Music groups like Kardeş Türküler and Duman wrote songs. During Roger Water’s Istanbul performance as part of his “The Wall” concert tour, the photographs of the people who died during the revolts were reflected on the screen.)

37. Singing

51. Walk-outs (Strike actions of KESK, DISK, and other labour unions during Gezi insurgency)

52. Silence

57. Lysistratic nonaction (Ex: refusing to have sex with partner)

65. Stay-at-home (During the events, Mehmet Ali Alabora and some other people linked to theatre play Mi Minör stayed at home for some time)

69. Collective disappearance

135. Popular non-obedience

167. Pray-in (Anti-capitalist Muslims held Friday prayers in Gezi Park.)

188. Dumping

195. Seeking imprisonment

196. Civil disobedience of ‘neutral’ laws”

“There is no doubt,” he said quietly, “that there is some enormous organisation determining what is said by this court. In my case this includes my arrest and the examination taking place here today, an organisation that employs policemen who can be bribed, oafish supervisors and judges of whom nothing better can be said than that they are not as arrogant as some others. This organisation even maintains a high-level judiciary along with its train of countless servants, scribes, policemen and all the other assistance that it needs, perhaps even executioners and torturers – I’m not afraid of using those words. And what, gentlemen, is the purpose of this enormous organisation?”

“It is understood that, within this framework, George Soros was the international leg of this and similar operations, whereas the structure led and coordinated by the suspect [Osman K.] tried to use this situation, and made use of the pressure exerted by foreign countries with the aim of forcing the government of the Turkish Republic to resign, and in case that attempt was not successful, as seen in examples in other countries, hid weapons for use with the aim of creating an environment that is parallel to civil war scenarios.”

“Given that the insurgency had been planned since 2011, it had been rehearsed in universities, theatres, and other places, and had similarities to the actions that were designed for successful insurgencies in other countries, and taking into account the process, format, and extent of the events that took place, it becomes obvious that the organisation that is being investigated is not an ordinary group of people; to the contrary, it is a collective body that had become organised long before Gezi insurgency, that behaved in a planned way, financed by accomplices in the country and abroad, with a wide spectrum of stakeholders with legal and illegal purposes from NGOs to private companies and a wide range of ideas that even went to the extent of attempting to establish media outlets to be used so as to ensure that the insurgency accomplished its aims, that had the ability to bring together stakeholders from different ideologies to commit the intended offence.”

“All that I want is a public discussion of a public wrong. Listen: ten days ago I was placed under arrest, the arrest itself is something I laugh about but that’s beside the point. They came for me in the morning when I was still in bed. Maybe the order had been given to arrest some house painter – that seems possible after what the judge has said – someone who is as innocent as I am, but it was me they chose.”

“It is well known that George Soros had provided financial support to mass protests in the Middle East and Baltic countries that are labelled as “liberal actions” and that the organisation Otpor led by Ivan Marovic was at the forefront of this insurgency. This person transferred money to the suspect [Osman K.] through his link in Turkey, the Open Society Foundation.”

“You still don’t seem to have much general idea of what the court’s about,” said the painter, who had stretched his legs wide apart and was tapping loudly on the floor with the tip of his foot. “But as you’re innocent you won’t need it anyway. I’ll get you out of this by myself.” “How do you intend to do that?” asked K. “You did say yourself not long ago that it’s quite impossible to go to the court with reasons and proofs.” “Only impossible for reasons and proofs you take to the court yourself,” said the painter, raising his forefinger as if K. had failed to notice a fine distinction. “It goes differently if you try to do something behind the public court, that’s to say in the consultation rooms, in the corridors or here, for instance, in my studio.”

“It is confirmed that this person [Osman K.] finances the people who participated in those events, opened a bank account to provide for the materials to be used in the protests, and provided materials like gas masks, goggles, milk that the protestors used while clashing with the police, as well as food and breakfast for the protestors and tables, sounds systems, and etc. to be used in the Gezi park.”

“In that context, it is found that,[Osman K.], the leading actor of the movement and the organisation inside the country and other suspects, as part of their attempts to overthrow the government of the Turkish Republic or to prevent it from fulfilling its duties, with the aim of ‘spreading the soul of the Gezi to Anatolia by keeping it alive and deepening it’, organised various meetings, forums, events, and activities, and even tried to establish a television channel after the insurgency started and thereafter.”

“You are Josef K.,” said the priest, and raised his hand from the balustrade to make a gesture whose meaning was unclear… “You have been accused,” said the priest, especially gently. “Yes,” said K., “so I have been informed.” (…) “Do you know your case is going badly?” asked the priest. “That’s how it seems to me too,” said K. “I’ve expended a lot of effort on it, but so far with no result. Although I do still have some documents to submit.” “How do you imagine it will end?” asked the priest. “At first I thought it was bound to end well,” said K., “but now I have my doubts about it. I don’t know how it will end. Do you know?” “I don’t,” said the priest, “but I fear it will end badly. You are considered guilty. Your case will probably not even go beyond a minor court. Provisionally at least, your guilt is seen as proven.” “But I’m not guilty,” said K., “there’s been a mistake. How is it even possible for someone to be guilty. We’re all human beings here, one like the other.” “That is true,” said the priest, “but that is how the guilty speak.”

“Moreover, Article 312 of the Turkish Penal Code; Offences against the Government 312- (1) stipulates that any person attempting, by the use of force and violence, to abolish the government of the Republic of Turkey or to prevent it, in part or in full, from fulfilling its duties, shall be sentenced to a penalty of aggravated life imprisonment. In that context it is imperative that all of the suspects are terror offenders and their acts constitute a terror offence.”

The logic cannot be refuted, but someone who wants to live will not resist it. Where was the judge he’d never seen? Where was the high court he had never reached? He raised both hands and spread out all his fingers. But the hands of one of the gentleman were laid on K.’s throat, while the other pushed the knife deep into his heart and twisted it there, twice. As his eyesight failed, K. saw the two gentlemen cheek by cheek, close in front of his face, watching the result. “Like a dog!” he said, it was as if the shame of it should outlive him.

Like a dog…

This article has been originally published at Ahval News (https://ahvalnews.com/gezi-indictment/trial-or-how-turkey-echoes-kafka). All excerpts taken from Franz Kafka’s novel The Trial and from the Gezi indictment , with Osman K. referring to Mehmet Osman Kavala.

All excerpts taken from Franz Kafka’s novel The Trial and from the Gezi indictment , with Osman K. referring to Mehmet Osman Kavala.

images

On lions and sheep in today’s Turkey

Most will be familiar with A Song of Ice and Fire, the famous fantasy novel by  American writer George R. R. Martin and Game of Thrones, the TV series based on the novel, which recounts the power struggle between different noble houses. One of the leading characters of the series is Lord Tywin Lannister, the fearless and fierce patriarch of Casterly Rock’s House Lannister.

We meet Lord Lannister towards the end of Season 1 of the series. Busy sharpening his knife to butcher the carcasse of a deer in a tent at the Lannister’s army camp, Lord Lannister is busy lecturing his older son Jamie, who is in command of the army, about life and responsibility.

“You spend too much time worrying what other people think of you,’’ he says.

“I could care less what anyone thinks of me”, Jamie responds.

“That’s what you want people to think of you. When you hear them whispering Kingslayer behind your back, doesn’t it bother you?”, the father continues, referring to the murder of the former king by his son.

“Of course, it bothers me”, says Jamie.

At that moment, father Lannister utters one of his most memorable phrases: “A lion doesn’t concern himself with the opinion of a sheep.”

Turkey has been ruled by lions – or those who perceive themselves as lions – for some time now. Lions came to power (and hold on to power) through the votes of the majority of the people. They claim to speak in the name of the people, yet their view of people is no different than the elites that have ruled Turkey before them. They take notice of them only when there is an election; at other times, they see them as a herd of sheep, whose opinions they need not concern themselves with.

And the people do not seem to be bothered by the lions’ view, either. They like to be sheep. Sheep who prefer to remain silent – let alone raise any objections to – lions when they turn Kurdish villages into ashes; when the army is bogged down in the swamp we call Syria; when corruption tapes are circulated around and tenders are offered to pro-government businessmen and businesswomen and when the economy is dragged into a crisis which would last years, if not decades.

I can already hear some of you asking “Did you just call the people sheep?” Well, the short answer is no. I don’t call them sheep, but the lions do. Those who hold the power do. I am simply articulating their feelings. Don’t talk about elitism, either. Because, the elites are part of the herd as well. Those who can, run away; those who cannot, obey. We know it, you know it.

In the meantime, others who should be seen as assets to the country – not only those who are “famous” in the country, but the nameless heroes, such as the teaching assistant who signed the Peace Petition, the civil servant jailed on accusations of being a member of a terrorist organization, the baby jailed with his or her mother who is accused of being a coup plotter – are sacrificed on a regular basis for the well-being of the lions.

This time around, it was the turn of 13 academics, activists and intellectuals. There is no need to mention the titles they earned after years of toiling: Betül Tanbay, Turgut Tarhanlı, Meltem Aslan, Yiğit Ekmekçi, Çiğdem Mater, Asena Günal, Hakan Altınay, Bora Sarı, Ayşegül Güzel, Hande Özhabeş, Filiz Telek, Yiğit Aksakoğlu, Yusuf Cıvır.

Their crime is severe. They “organized meetings in a place called DEPO, which belongs to Anadolu Kültür Inc., with the aim of deepening and spreading the Gezi Park incidents, brought activism trainers, moderators and professional protestors from abroad (such as the Standing Man, Man Playing the Piano, the Woman in Red) to maintain the continuity of Gezi Park incidents under the guise of Civil Disobedience and Nonviolent Protest, engaged in activities of creating new media with the aim of bringing the continuation of Gezi Park incidents and similar other incidents like Gezi that are likely to occur to the agenda via their own media outlets.”

It has even been discovered that “their leader”, Osman Kavala, met with several people and institutions in Europe to stop the sale of pepper spray to Turkey, which became an issue during Gezi Park incidents”.

Just imagine: these 13 “traitors” targeted “our” pepper spray stock without which, no doubt, our country would suffer terribly. 13 sheep who forgot that they were sheep and dared to challenge the lions.

How dare they? Don’t you agree, dear members of Open Society? After all, you were quick to issue a public statement to the effect that you had no connection whatsoever to either Osman Kavala or his actions when he was detained.

Right, dear businesspersons? You know and trust the “lion-in-law” Berat Albayrak from his days at the Ministry of Energy, so nothing to worry about.

Right, dear “national left”? The detainees are bloody liberals and members of the “ Not Enough, But Yes” movement, which has supported the AKP once upon a time at the end of the day. Laissez faire, laissez passer. Right?

No, it is not right. As Tyrion Lannister, the younger son of Lord Lannister who has been perpetually loathed by his father for being a dwarf, once said: “Never forget what you are, for surely the world will not. Make it your strength. Wear it like armor, and it can never be used to hurt you.”

Perhaps it will sound too romantic or idealistic, but let us still say it. We will not forget our 13 friends who objected to being a sheep throughout their lives and we will not forget the real sheep who keep aiding and abetting the lions to hold our friends captive. We know who we are. And who you are. We are ready to wear our identity like armours.

Are you? Don’t rush to answer; the lions might be watching. You wouldn’t want the Turkish police knocking on your door at 6 a.m. in the morning, right?

  • This article is first published at Ahval News.

judas-goat.jpg

Aslanlar ve koyunlar

Amerikalı yazar George R. R. Martin’in A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) adlı romanından ekrana uyarlanan Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisini bilmeyen yoktur muhtemelen.

Farklı hanedanların iktidar mücadelesini anlatan bu fantastik romanın ünlü “kötü adamlarından” biri de Lannister hanedanının kontrolünü elinde tutan Casterly Rock Lordu Tywin Lannister’dir.

Taht, yani iktidar, oyunlarını en iyi oynayanlardan biri olan Lord Lannister, güçlü olduğu kadar da küstah ve kendini beğenmiştir.

Lannister karakteri ile dizinin birinci sezonunun sonlarına doğru tanışırız. Savaş alanındaki bir çadırda avladığı bir geyiği parçalarına ayırmakta olan Lannister, bir yandan da hanedan ordusuna komuta eden büyük oğlu Jamie Lannister’a hayat dersleri vermektedir.

Oğluna “başkalarının ne düşündüğünü neden kafana bu kadar takıyorsun?” diye sorar baba Lannister. “Takmıyorum”, diye yanıt verir Jamie.

“Başkalarının ne düşündüğü umurumda bile değil.”

“Bu, tam da başkalarının senin hakkında düşünmelerini istediğin şey. Sana ‘kral katili’ (Jamie, bir önceki kralı arkadan bıçaklayarak, ‘kalleşçe’ öldürmüştür) demeleri umurunda değil mi yani?”

“Tabii ki umurumda.”

Bu noktada baba, dizinin ilerleyen bölümlerinde de sıkça tekrar edilecek ünlü sözünü sarf eder:

“Aslanlar, koyunların ne düşündüğüyle ilgilenmez.”

Türkiye, uzunca bir süredir aslanlar ya da kendini aslan olarak görenler tarafından yönetiliyor.

Halkın ezici çoğunluğunun desteğiyle iktidara gelen, yine bu desteğe dayanarak iktidarda kalan aslanların adına konuştuklarını iddia ettikleri halka bakışları ise Türkiye’yi daha önce yöneten seçkinlerden pek de farklı değil.

Halk, sadece seçim dönemlerinde hatırlanan, bunun dışında ne düşündüğüyle pek de ilgilenilmeyen bir koyun sürüsü.

Üstelik kendini koyun olarak görmeye epey meraklı bir koyun sürüsü bu. Kürt şehirleri yerle bir edildiğinde, sorgusuz sualsiz Suriye bataklığına dalındığında, yolsuzluk kasetleri ortaya saçıldığında, ihaleler yandaş iş insanlarına (aslında siyasi doğruculuğa gerek yok, “iş adamlarına”) peşkeş çekildiğinde, ekonomi içinden yıllarca çıkılamayacak bir krize sürüklendiğinde sesini çıkarmayan, ses çıkarmak bir yana, iktidara desteğini kesmeyen bir sürü.

Biliyorum, “sen halka koyun mu diyorsun?” diye atılacak bazılarınız. Açıklayayım.

Ben demiyorum, aslanlar diyor. Yani iktidarı elinde tutanlar. Ben sadece onların düşündüklerine tercüman oluyorum.

Elitizmden filan da dem vurmayın sakın. Çünkü elitlerimiz de bu sürünün parçası. Kaçabilen kaçıyor. Kaçamayan biat ediyor. Biliyoruz, biliyorsunuz.

Bu arada Türkiye’nin en önemli değerleri – sadece kamuoyunda tanınanlar değil, araştırma görevlisi imzacı akademisyenden darbeci diye hapse atılan devlet memuruna kadar on binlerce isimsiz değer – aslanlara yem olarak atılıyor.

Bugün sıra 13 akademisyen, aktivist ve entelektüeldeydi. Başlarına yıllar boyu didinerek elde ettikleri sıfatları eklemeden sayalım: Betül Tanbay, Turgut Tarhanlı, Meltem Aslan, Yiğit Ekmekçi, Çiğdem Mater, Asena Günal, Hakan Altınay, Bora Sarı, Ayşegül Güzel, Hande Özhabeş, Filiz Telek, Yiğit Aksakoğlu, Yusuf Cıvır.

Suçları büyük:

“Gezi Parkı olaylarını derinleştirmek ve yaygınlaştırmak için Anadolu Kültür AŞ’ye ait DEPO isimli yerde toplantılar düzenlemek”, “Sivil İtaatsizlik ve Şiddetsiz Eylem başlıkları altında Gezi Parkı olaylarının devamlılığını sağlamak için yurt dışından aktivizm eğiticileri, kolaylaştırıcılar ve profesyonel eğitimciler getirtmek”, “Yeni medya oluşturma faaliyetleri içerisine girerek Gezi Parkı sürecinin devamı ve yaşanması muhtemel Gezi benzeri olayların kendi medyaları üzerinden gündem oluşturulmasının” amaçlamak (Türkçe hataları orijinal metinde), tüm bunlar yetmiyormuş gibi “Mehmet Osman Kavala’nın Avrupa’da birçok kurum ve şahısla görüşme yaparak, Gezi Parkı olaylarında gündeme gelen Biber Gazının Türkiye’ye ithalinin durdurularak, yasaklanması için çalışmalar yapmak”!

Düşünün, bu 13 “hain” Türkiye’nin biber gazı stokuna gözlerini dikmiş, ülkemizin yokluğunda büyük acılar çekeceği biber gazının ithaline engel olmak için Avrupa’da ülke ülke, kurum kurum dolaşarak düşmanlarımızla işbirliği yapmış. 13 “koyun”, koyunluğunu unutmuş, aslanlara meydan okumakta.

Ne hadlerine? Değil mi Osman Kavala gözaltına alındığında alelacele “bahsi geçen Osman Kavala ve faaliyetleri ile hiçbir ilişkileri” olmadığını iddia eden açık toplumcular?

Değil mi Berat Albayrak’ı Enerji Bakanlığı’ndan tanıyan, söylediğini yapan bir kişi olarak bilen iş dünyamız?

Hem gözaltına alınanlar zamanında AKP’ye destek vermiş “Yetmez Ama Evetçi” sol liberaller, değil mi sevgili solcu?

Bırakalım yapsınlar, bırakalım geçsinler. Değil mi?

Değil!

Lord Lannister’in sadece “cüce” olduğu için nefret ettiği küçük oğlu Tyrion Lannister’ın dediği gibi:

“Kim olduğunuzu asla unutmayın, çünkü dünyanın geri kalanı unutmayacak. Onu bir zırh gibi kuşanın. O zaman kim olduğunuz asla size karşı kullanılamaz.”

Biraz lirik olacak belki ama biz hayatları boyunca koyunluğu reddetmiş bu 13 isimli-isimsiz dostu da, onları esir alan aslanlara yardakçılık eden gerçek koyunları da unutmayacağız.

Kim olduğumuzu biliyoruz. Kim olduğunuzu da.

Biz kimliğimizi bir zırh gibi kuşanmaya hazırız.

Siz?

Aman aslanlara dikkat, cevap vermeden iyi düşünün!

Sabah 6’da kapınız çalınmasın sonra.

peter-dinklage-family-chilren-daughter-Zelig-Dinklage

The freedom of the press

The famous English writer George Orwell finished writing Animal Farm, his allegorical novel criticising the events of the Russian Revolution and its aftermath towards the end of 1943. Yet he could not find a publishing house to publish his novel. After being turned down by four publishers, the novel was finally published two years later in August 1945.

Orwell considered the attitude of publishers as a form of censorship and wrote a preface entitled “The Freedom of the Press” to be published in the first edition of the novel. The preface somehow vanished and was not published in the first edition. It was only discovered in 1971 and published in the Times Literary Supplement in 1972 with an introduction by Sir Bernard Crick.

According to Orwell, the biggest obstacle to the freedom of the press and expression is not state-led censorship:

“If publishers and editors exert themselves to keep certain topics out of print, it is not because they are frightened of prosecution but because they are frightened of public opinion. In this country, intellectual cowardice is the worst enemy a writer or journalist has to face … The sinister fact about literary censorship in England is that it is largely voluntary,” Orwell wrote.

It is quite sad that this text, written 75 years ago in wartime England, fits so well the Turkey of 2018. We all know the statistics; a Turkey that ranks 157th among 180 countries according to the Press Freedom Index of Reporters without Borders and is listed among the countries where the press is not free according to the 2017 report of Freedom House.

What is even more painful is that much of this censorship is voluntary. A business world that purchases newspapers and changes their editorial policy to favour the government in order to get a greater share of public tenders; journalists who abstain from writing the realities for fear of losing their jobs; a readership that does not read or, even when it reads, uncritically accepts everything presented as the truth.

In such a voluntarily constructed dystopian world, journalism is not easy. You have to be financially self-sufficient; you should have a management that does not impose its own editorial preferences upon you; you have to take the risk of being prosecuted, even imprisoned unless you have the means to live abroad; and last but not least, you should have a thick skin to remain unscathed in the face of defamation and smear campaigns not only by government controlled media, but also the opposition groups.

When Ahval’s editor Yavuz Baydar called me about a year ago to telling me he was planning to create an independent news portal similar to Glenn Greenwald’s The Intercept, asking me to contribute to it, I had to think of all of the above myself.

Firstly, I was neither a journalist, nor a columnist. I didn’t know whether I wanted to follow current events in Turkey or to write on a regular basis. Moreover, my son had serious health problems, hence I might not have been able to contribute as much as I would have liked to.

Secondly, I didn’t know who financed Ahval and with what purpose, Yavuz’s reassurances with regards to editorial independence notwithstanding. True, I was not based in Turkey, the paranoia that prevailed in the country was affecting me. Could the Gülen movement be behind Ahval for example?

Thirdly, I wasn’t sure I was willing to be dragged into unnecessary polemics because of the platform I was contributing to. Was I ready to be labelled this or that for writing for Ahval?

After some thinking, I have decided to give it a try. I had things to say about the “new Turkey”, and writing on a regular basis would give me a chance to pen these opinions without delay, laying the groundwork for my future academic work.

In a similar vein, I was not against newspapers or other media outlets having a political stance. All major respected newspapers in the world have an ideological stance that directs their editorial policy. What was more important for me was whether I had sympathy for this stance or not. I couldn’t write on, say, a Kemalist, nationalist, or Islamist platform. Ahval seemed to have a liberal editorial line. What counted at this stage was the issue of editorial independence. Thus, for instance, would I be able to criticise prevailing understandings of liberalism or the choices of liberals in Turkey? Could I criticise the owner of Ahval should circumstances require? Yavuz guaranteed that there would not be any intervention in my articles.

And for the first time in my life, my work was valued. By valued, I don’t mean the amount paid per piece, but sound editorial checks and having articles translated into different languages, including when the topic demands, into Arabic.

All that remained was to trace the source of the money. The owner of the news outlet is Dr. Haitham El-Zobaidi, who also owns the London-based media outlet Al-Arab Publishing House. I had this information confirmed by other sources as well, without telling Yavuz. Just like everyone else, I was extra sensitive about the Gülen Movement and Fethullah Gülen himself after the botched July 2016 coup. Yavuz told me they aimed to publish something where every political group and/or view would be criticised, including the Gülen Movement.

I thus left my paranoias behind and started writing at Ahval. After a little while, the site published a series of articles by the Istanbul-based Canadian freelance journalist Nick Ashdown on the dissolution of the Gülen Movement after the coup attempt. Later, Gökhan Bacık, one of the former ideologues of the Gülen movement and co-founder of Kıtalararası news analysis website, who had also broken with Gülen, joined the Ahval family and started writing critical and highly informative pieces on both the Gülen movement and Islamic conservatism. For me, the question of Gülenism was over.

I was happy with writing at Ahval. I could write whatever I wanted and however I wanted. The only problem was not being able to write on a regular basis but, as I said before, I wasn’t a columnist. My relationship with writing was special; I couldn’t write just for the sake of writing.

After a while, I couldn’t write at all. My son’s condition was getting critical. Let alone writing, even living had become a burden. And … You know the rest of the story. First, I disappeared. Then to be able to go on living, I started writing again.

At first, I was writing for my personal blog. But Yavuz and the other editors, Ergün Babahan and Ilhan Tanır, started publishing these pieces at Ahval and helped me reach a larger audience. I wasn’t expecting that; I was happily surprised.

I am not an easy person. When my editors ask me “would you like to write on this topic?”, I mostly refuse. Often, I don’t even allow anyone to touch a single word or comma in my pieces. They put up with all my whims. But most importantly, the Ahval family stood by me during the most difficult period of my life.

For this reason, this time I’m writing the piece Yavuz asked for. Because I feel grateful to the Ahval family.

Happy anniversary!

if-liberty-means-anything.png

Basın özgürlüğü

Ünlü İngiliz yazar George Orwell 1917 Rus Devrimi ve sonrasını eleştirdiği alegorik romanı Hayvanlar Çiftliği’ni (Animal Farm) yazmayı 1943 yılı sonlarına doğru bitirir. Ancak bugün 20. yüzyıl edebiyatının klasikleri arasında sayılan romanı yayımlayacak bir yayınevi bulamaz. Dört yayınevi tarafından reddedilen roman ancak iki yıl sonra, 17 Ağustos 1945’te yayımlanır.

Yayınevlerinin tutumunu bir tür sansür olarak değerlendiren Orwell, kitabın ilk baskısında yer almak üzere “Basın Özgürlüğü” başlıklı bir önsöz kaleme alır. Bir şekilde ortadan kaybolan ve kitabın ilk baskısında yer almayan önsöz, 1971 yılında keşfedilir ve Sir Bernard Crick’in sunumuyla 1972 yılında Times Literary Supplement’de yayımlanır.

Orwell’e göre basın ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engel iktidar kaynaklı sansür değildir.

“Yayıncılar ve editörler bazı konuları tartışmaktan kaçınıyorlarsa bunun nedeni soruşturmaya uğrayacakları korkusu değil, kamuoyunun tepkisinden çekinmeleridir… Entelektüel korkaklık bir yazarın ya da gazetecinin en büyük düşmanıdır… İngiltere’de edebiyat dünyasına yönelik sansürün en kötü tarafı büyük ölçüde gönüllü olmasıdır.”

Bundan tam 75 yıl önce yazılmış, İkinci Dünya Savaşı İngiltere’sini anlatan söz konusu metnin 2018 yılı Türkiye’sine bu kadar uyması oldukça düşündürücü. Veriler malum.

Reporters without Borders Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157. sırada yer alan, Freedom House 2017 raporunda basın özgürlüğünün olmadığı ülkeler arasında yer alan bir Türkiye.

Daha acı olansa sansürün gönüllü olması. İktidarın bol keseden dağıttığı ihalelerden pay almak için gazete satın alan ve yayın politikasını iktidarın isteyeceği şekilde değiştiren bir iş dünyası, işsiz kalmamak için gerçekleri yazmaktan kaçınan ya da doğrudan iktidar yardakçılığı yapan bir “gazeteci” güruhu ve zaten okumaktan haz etmeyen, okuduğunda da kendisine sunulan her şeyi doğru kabul eden, gerçeklerden çok hamaseti seven bir okur kitlesi.

El birliğiyle kurulmuş bu gönüllü distopik dünyada gazetecilik yapmak kolay değil. Finansal olarak ayakta duracaksınız; size editoryal tercihlerini dayatmayan bir patronunuz ya da yönetiminiz olacak; yargılanma, hapse girme riskini göze alacaksınız ya da imkânlarınız el veriyorsa yurt dışında yaşayacaksınız; sadece iktidarın ve iktidar medyasının değil, kendini muhalif olarak tanımlayan kesimlerin de yaftalama, karalama kampanyalarına dayanacak kalın bir deriniz olacak…

Yavuz Baydar bundan yaklaşık bir sene önce beni arayarak Glenn Greenwald’in bağımsız haber platformu The Intercept konseptine yakın bir site kuracaklarını, benim de yazılarımla bu siteye katkıda bulunmamı istediklerini söylediğinde yukarıda saydıklarımı düşünmedim değil.

Bir kere gazeteci ya da köşe yazarı değildim. Güncel siyaseti takip etmek, düzenli olarak yazmak isteyip istemediğimi bilmiyordum. Kaldı ki oğlumun ciddi sağlık sorunları vardı ve bu koşullar altında istesem de gerekli katkıyı sunamayabilirdim.

İkincisi, Yavuz bana editoryal bağımsızlık sözü verse de Ahval’in kim tarafından ne amaçla kurulduğunu bilmiyordum. Türkiye’de yaşamasam da ülkenin geneline hâkim olan paranoya bana da sirayet etmişti.

İşin arkasında örneğin Gülen Cemaati olabilir miydi?

Ve üçüncüsü, ben “bunlar şucu bucu” sataşmaları ile uğraşmak istiyor muydum?

Emeğimin karşılığını alacak olmak bile Ahval’de yazdığım için üzerime boca edilecek yafta yağmuruyla ıslanmaya değer miydi?

Birkaç gün düşündükten sonra denemeye karar verdim. Yeni Türkiye hakkında söyleyeceklerim vardı; düzenli yazmak ileride akademik çalışmalarımda kullanmak istediğim bu düşünceleri gecikmeden kâğıda dökmeme imkân tanıyacaktı.

Öte yandan haber platformları ya da gazetelerin siyasi çizgileri olmasına karşı değildim. Dünyanın belli başlı, saygı duyulan tüm gazetelerinin yayın politikalarına yön veren bir ideolojik duruşları vardı.

Önemli olan bu duruşu paylaşıp paylaşmadığınızdı. Ulusalcı, milliyetçi, İslamcı ve benzeri platformlarda zaten yazmazdım. Ahval liberal olarak nitelendirebileceğimiz bir çizgiye sahip olacak gibi görünüyordu.

Bu durumda önemli olan editoryal bağımsızlık meselesi, yani istersem – örneğin – (Türkiye’de hakim olan) liberalizmi ya da (Türkiyeli) liberalleri eleştirmeme karşı çıkılıp çıkılmayacağı idi. Yavuz bana yazılarıma müdahale edilmeyeceği garantisini veriyordu.

Emeğimin karşılığını da alacaktım. Kastettiğim, yazı başına ödenecek olan para değil sadece. Yazılarım işinin ehli editörler tarafından kontrol edilecek, İngilizce yazıyorsam Türkçeye, Türkçe yazıyorsam İngilizceye çevrilecekti. Konuya göre bazı yazılarım Arapça olarak da yayınlanacaktı.

Geriye bir tek suyun kaynağını araştırmak kalıyordu. Sitenin sahibi, Londra merkezli Al-Arab Publishing House medya grubunun sahibi Haitham ai-Zobaidi idi. Yavuz’u kırmamak için ona söylemeden başka kaynaklardan da bu bilgiyi teyit ettirmiştim.

Cemaat ve Fethullah Gülen konusunda özellikle Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası herkes gibi ben de epey hassastım. Adımın onlarla ilişkili bir platformla anılmasını istemiyordum. Yavuz ise bana gerekli olduğunda cemaat dâhil her siyasi grubun eleştirileceği bir haber sitesi kurmayı amaçladıklarını söylüyordu.

Paranoyayı bir kenara bıraktım ve Ahval’de yazmaya başladım. Kısa bir süre sonra site, İstanbul’da yaşayan Kanadalı gazeteci Nick Ashdown’ın cemaatin darbe sonrası yaşadığı dağılma sürecini anlatan yazı dizisini yayınladı.

Daha sonra uzunca bir süre cemaatin ideologları arasında yer alan, daha sonra hareketle ilişkisini keserek Ahmet Kuru ve Özgür Koca ile birlikte Kıtalararası adlı bir site kuran Gökhan Bacık Ahval ailesine katıldı ve cemaate yönelik ağır eleştiriler de içeren son derece öğretici yazılar kaleme almaya başladı.

Benim için Gülen konusu da kapanmış oldu.

Ahval’de yazmaktan memnundum. İstediğim konuda, istediğim gibi yazabiliyordum.

Tek sorunum, editörlerin benden talep ettiği gibi düzenli yazamamaktı. Dediğim gibi, köşe yazarı değildim. Yazıyla ilişkim özeldi; sırf yazmış olmak için yazamıyordum.

Bir süre sonra ise hiç yazamaz oldum. Luca’nın durumu ağırlaşmıştı. Bırakın yazmayı, yaşamak yük olmuştu. Ve…

Sonrasını biliyorsunuz. Önce ortadan kayboldum. Sonra yaşamaya devam edebilmek için yeniden yazmaya başladım.

Başta Yavuz, editörlerim Ergun Babahan ve İlhan Tanır, kişisel bloğum için yazdığım bu yazıları Ahval’de yayınlamaya başladılar ve yazıların çok daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağladılar. Beklemiyordum; şaşırdım; sevindim.

Kolay biri değilim. “Şu konuda yazar mısın?” dediklerinde çoğu zaman karşı çıkıyorum.

Zaman zaman yazılarımda bir virgüle dokunulmasına bile izin vermiyorum. Her nazım çekiliyor. Daha da önemlisi, Ahval ailesi bu zor dönemimde ellerinden geldiğince yanımda duruyor, bana destek oluyor.

“İşte bu yüzden, sırf bu yüzden” (Derya Köroğlu’nun kulakları çınlasın) bu kez Yavuz’un benden talep ettiği yazıyı yazıyorum. Çünkü Ahval ailesine minnettarım.

Nice yıllara!

orwell_freedomofthepress1.jpg

Sabahları uyanınca ilk iş

Hayko Bağdat

Dertleniyorum bazen, yalan yok. Çoluğu çocuğu toplayıp, eşimle düştük gurbet yollarına. Evimizden uzaklara geldik işte. Bu yaşımıza kadar kıymetlimiz saydığımız ne varsa geride bırakarak geldik. Ülkemizi kaybettik…

Gönüllü falan gelmedik üstelik. Laf aramızda memlekette canımı biraz zor kurtardım ben. Hatta burada, Almanya’da da ne güvenlik hikâyeleri oldu bir bilseniz. “Sosyal medyadaki o mizahi çocuk, sahnedeki hikâyeci herif bu olamaz, bu kadar ciddiyetin arasında hâlâ gülümseyemez” dersiniz arkamdan.

Sabahları Kurtuluş’taki evimde uyandığımı zannederek ve huzurlu güne başlayıp saniyeler içerisinde bir film şeridi gibi, tüm olanları tekrar tekrar hatırlamak zorunda kalıyorum. Güne yorgun başlıyorum ben…

Bir kavga sahnesi gibi imgeleniyor beynimde son 10 yılım. Hayalle gerçek arası bir sahnede, bir sokak kavgasında, haklı ve güçsüz olanlarız sanki biz. Kötü taraftakiler vursalar da acımıyor canımız, çünkü mahallemizi korumaktan başka şansımız yok. Haklı bir kavganın doğru tarafında olmanın hissi doluyor sonra sabah yorgunluğumla beraber iliklerime.

Yorgun ama gururlu uyanıyorum sabahları ben…

Sonra çocuklarımı izliyorum. Uyanışlarını, sabah kokularını, şımarıklıklarını, mimiklerini, hallerini izliyorum. Okula gidiyor çocuklar.

Sonra haber gündemini tarıyorum şöyle bir.

Öldürülmüş arkadaşlarımın katillerinin duruşma günleri oluyor bazen. Hep bakıyorum o haberlere. Adalet beklentisi, asla sönmeyecek bir yangın gibi sanki. Adalet gelmedikçe, dostlarının öldürüldükleri andaki duygu sabit kalıyor belleğinde. Acıtıyor.

Tutsak arkadaşlarım için tahliye kampanyalarını paylaşıyorum sonra. Belki özgür olurlar hatta belki Berlin’e beni görmeye bile gelirler diye umutlanıyorum. Sonra onların özgürlük ihtimalini kendi hasretlerime meze yapmışım gibi utanıyorum. Ama özledim, çok özledim onları.
Tanımadığım insanların dramlarına bakıyorum sonra. Meriç’te çocuklar çok boğuluyor artık. Ege’de denize girenlerin bir mülteci cesedine çarpmamaları ise mucize gibi.

Burak Acerakis’in Twitter hesabı mutlaka “bakılacaklar” listemde oluyor. Eşi hamileydi biz tanıştığımızda. Köln’de bizim Ermeni cemaati ile bir yemek yediydik hep beraber de Mıgırdiç Margosyan’ın büyülü hikâyeleri zamanda muhteşem bir yolculuğa çıkardıydı bizleri.

Doğdu onun çocuğu. Şimdi galiba beş yaşında olmuştur. Aras, Down Sendromlu doğdu. Burak, mademki kavga budur, gereken yapılacaktır düsturuyla kuşandı cebindeki tüm kelimeleri ve yüklendi klavyeye.

Hadi dedi… Hadi, Aras şanslıdır çünkü ailesi yanındadır ve güçlüdür. Ama mademki o aile güçlüdür, Down Sendromlu tüm çocuklar Aras’tır gayrı…

Yüz binlerce insana ulaştı Burak’ın sesi. O kadar çok çocuğa dokundu ki yüreği, Aras artık daha güçlüdür…

Umut Özkırımlı’nın hesabını açıyorum ardından. Oğulları Luca, kanserle savaşında, çok kısa süre önce bitkin düştü ve gitti melekler dünyasına. Beş yaşını yeni geçmişti Luca…

Çocuğun son isteğini, bulunması neredeyse imkânsız o Lego oyuncağı dünyanın bir ucundan getiren dostları görüyorum orada.
Kanser veya her ne haltsa, o bela ile mücadele etmek için insanın elinden ne gelirse, işte o kadarını eksiksiz ve tam yapan Umut’a bakıyorum. Luca gitmiş olsa da, kanserle mücadele eden binlerce çocuk ve aileleri de ona bakıyor.

Umut Özkırımlı kadar, Burak Acerakis kadar baba olabilirmiş demek insan. Seviniyorum bu ölçüye şahit olduğumuza.

Süleyman Demirtaş’a bakıyorum sonra. Sonra Emel Kormaz’a, Gülsüm Elvan’a bakıyorum. Kürt illerinden haberler geliyor ardından. Kadınlardan, işçilerden, öğrencilerden, başka çocuklardan…

Ardından harfler kovayla boca ediliyor başımdan aşağıya. Kelimeler başka bir dilden kelimelermiş gibi anlamsızlaşıyor. Kan damlamaya başlıyor ülkemden. Ölümlerin, işkencelerin, tutsaklıkların haberini veren gencecik kadınlar, erkekler, ancak mahcup bir gülümsemeyle yapabiliyorlar bu lanet görevi.

Gülümseyen profil fotoğraflarında ışıltılı gözlerle bakan insan suretleri felaket tellalına dönüşüveriyor. Her bir sosyal medya hesabı, olay yerinden bildiren cevval muhabir sanki ve hep kötü haberler geliyor hanelerden.

Güne yorgun ve gururlu başlıyorum ben.

Sonra aniden, omuzlarımda insanlığın yükü varmışçasına “peki şimdi ne yapacağım” diye soruyorum kendime. “Ya sabahları beni de okuyarak güne başlayan bir kişi varsa? Ya onun yorgunluğuna iyi gelecek bir şeyler yapmam gerekiyorsa? Burak Acerakis mesela, ya bir gün olsun benden kaynaklı moral bulduysa? Ya adını bile bilmediğim birkaç kişiye dokunma, iyi gelme imkânım varsa?”

Aniden geçiyor yorgunluğum. “Seninki de dert mi oğlum” diyorum kendi kendime…

“Hadi, davran bakalım. Atıp tuttun o kadar, yaz, çiz, konuş, yürü, koş, ne halt edersen et, iyi gel iyi insanlara.”

Alıyorum elime kalemimi.

Direniyorum ben de her gün işte.

Felix Nussbaum: Orgelmann

Felix Nussbaum, 1943

Love expressed, love betrayed

“Love expressed and love betrayed,” said my godmother, while I was munching the tortilla she cooked for me in the scorching heat of the Barcelona summer. “A pithy summary of my last six months,” I thought.

J. was a writer and a philosopher, shaped in the huge blast furnace we call life, though I knew she would prefer to describe herself as a translator above all else. I knew her through Fred Halliday, my mentor and second father (yes, I have a preponderance of parents), who died of cancer in Barcelona in 2010. “This must be a ‘twisted’ twist of fate”, I had thought when we ended up in Sant Joan de Déu to give Luca one last chance. I had never dared to visit Barcelona after Fred passed away, and deserted my godmothers like a rebellious teenager. They didn’t even know I had a son, let alone a terminally sick one.

And yet, like family, they were there when it mattered most. The seven years that had elapsed since I last saw them was nothing more than a blink of an eye – an eye they have continued to cherish in defiance of silence and the inexorable passage of time. They were there when love mattered most. This is “love expressed”, I said to myself, nothing less nothing more. For love could be expressed without words, through a green heart posted by perfect strangers, a hug or a kiss on the head by your godmother, a friendly look by Sixto or Jonas.

Later, J. would object to the term “betrayed”, arguing against herself that this was too strong a term to describe what she meant. “I was actually thinking of dirty love, you know,” she said, “things you would do for someone you love –  and not necessarily in love with, things that would make you vomit, like cutting his/her toe nails, if it were someone else.” Obviously, I had misunderstood her. I was thinking of something more concrete, more tangible, my reservations with the connotations of the term “betrayal” notwithstanding.

I knew of dirty love, of course. Both literally and metaphorically. And I knew that what I called dirty yet “unconditional” love before he came to my life was just garbage compared to the love I felt for him. But I had also learned about love “betrayed”, whatever the connotations of the latter. J. was right. The term was too strong. But the feelings love expressed and love betrayed stirred were strong too. Sometimes too strong, to the point of consuming you.

I thus refused to let go of the term “betrayed”. J. was wise. J. was compassionate and tender. She did not insist. She just offered me another metaphor, which she knew would make the point hammer home later. “You are driving through a series of tunnels”, she said, referring to my ever-changing “state of emotion”. Excruciating pain, outwards expressions of angst and anger, a certainly “uncomfortable” numbness, depression. “These are all tunnels”, she continued. “You will drive through them, one after another. You will always see the light at the end of each one, only to go through another one. Eventually, you will find the light.”

I had just started driving through my third tunnel, a thick, acute depression, thinking I would never see the light. I was becoming more and more aware that I was the partisan who had to go on – alone. No one, nothing could fill in the void. I knew that I had to first reclaim myself, to reclaim him, as J. said. But I was, I am confused.

I read, I watch, I listen to stuff. They all get mixed up in my head which has turned into a giant cocktail shaker since he is gone. Crosby, Still, Nash and Young who are “Helplessly Hoping” that they would see “The Beautiful Boy” surrounded by a “Halo” again, either here or “there”, if there is a “there”; Chavela telling about her childhood to Olga Tokarczuk who is probably busy writing her next novel in a remote village in Poland.

But it is Chavela’s words that were echoing in my mind as I set foot in what used to be my, our, “home”:

I never saw my mother, I didn’t even know where she was. I didn’t see my father. I didn’t see anyone. And I started feeling, not fury or hatred, but every artery and vein in my body started to fill with a rage that was so strong, I swear I could have ripped the walls of that house with my bare hands.

I could too…

_MG_9385.jpg