Homeless

It doesn’t feel like anything else. I feel like someone who has been unconscious for years and has suddenly woken up to another reality, another world I am unfamiliar with. As everything else is so new, so alien – and since I cannot remember the past – I don’t now know what to do, or how to handle that strange feeling of emptiness inside me.

It is not similar to what I felt after the death of my father who passed away in my arms at the end of a protracted struggle with another illness. Yes, my father died at a relatively young age; still, he had lived life to the full. We knew why the illness chose him; he had called it upon himself. He had turned a blind eye to doctors’ advice and opted for a prolonged, slow suicide. But he wasn’t five-and-a-half years old. The life he had was probably longer than the life he would have had.

Luca, on the other hand, was not there yet. As the famous Turkish poet (indeed a close friend of my father) Cemal Sureya said, “every death is an early death”, but he has not had enough of life to be able to say “keep the change”. Not to mention the fact that he did not give up on the future voluntarily. There was no known cause for his disease. The angel of death, who selects one among 1 million children every year, had decided to fill his annual quota with him.

Thus, what you feel doesn’t look like what you would feel when you lose somebody you love, even one of your parents. Since the memories you have collected are limited, when you close your eyes, what punctures darkness is not happy moments or memories. The last few weeks, the last day, in fact the last night – that indescribable, excruciating last night – creep through every single hole, like a lethal chemical gas, filling the void and asphyxiating every bit of emotion it encounters. It leaves only an eviscerated, soulless shell behind.

Of course life goes on. You don’t want to stay in bed the whole day. You cannot sleep anyway. Alcohol, anti-depressants, or different combinations of these don’t work. You don’t want to stay alone, because whenever you do, the chemical gas returns. Just for the sake of living, you are obliged to get by. You try to distract yourself and build a routine that reeks of “the normal”.

And you do. You spend time with close friends who won’t make you tell the story from the beginning and don’t repeat clichés like “words fail us” or “there is no way to describe your grief” (not that they are wrong or you don’t appreciate them; they are a thousand times better than utter silence); you eat, drench your suffering in alcohol, watch the World Cup. Then, suddenly, while chatting about something trivial, you find yourself talking about him. “He loved football too. When he grows up, he’ll play football probably”, you say, and take a pause there. What did I say? Did I use past tense? “Loved football?” Did I say, “when he grows up”? But he won’t grow up. And you reach for another bottle of beer.

Even when you realise you are being emotional, in fact simply irrational, your compass is him. You want Sweden to be defeated by England for example. When they concede a goal, you rejoice. Then you remember that only a few days ago, you were rooting for Sweden – how you were explaining Swedish jerseys to him. “Like the Minions. They have the same colours as the Minions”. He laughs, feels a sudden joy. “Minions!”, he says. Grandfather, grandmother, bonus grandmother cheer for Sweden shouting, “Go Minions!” He wants to stand up, to jump. He cannot. Because he cannot stand up.

When that memory interrupts your fragile routine, your attempts to reconstruct a new “normal”, you collapse. You are instantly detached from the present, your surroundings, even the whole world. If your friends are close enough, they notice it and bring you back to the present, quietly. You return, until the next interruption.

Some time after, you start reflecting on some of the things someone you care about told you, “slowly, step by step”. Or the gentle reminders of his doctors, a mantra you have memorised over the years, “one day at a time”. That all sounds reasonable but weren’t we supposed to get rid of this when all is over, one way or another? Weren’t we going to be able to re-establish the link between the past, present and the future? Why can’t I still make plans about the future? Why don’t I want to remember the past at all?

The present? Well, it is the incarnation of Dante’s Inferno. I have already passed through the door upon which the words “Abandon all hope, ye who enter” (Lasciate ogne speranza, voi ch’intrate) are inscribed. I have started travelling down the concentric circles of hell. I have been conversing with sinners and damned souls hoping to come to terms with anger and the feeling of injustice. Knowing of course that no matter what I do, I cannot bring him back.

As I know that I cannot go back home, that there is no home anymore, that I have lost my sense of belonging, the only thing I believed in, the deepest and most genuine love of my life.

💚

Annonsbild_Sydsvenskan

Yersiz yurtsuz

Hiçbir şeye benzemiyor. Yıllar boyunca bilinci kapalı kalmış, birdenbire bambaşka bir gerçekliğe, alışık olmadığı bir dünyaya uyanmış biri gibiyim. Her şey yeni olduğu – ve eskiyi hatırlayamadığım – için ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum; içimdeki garip boşlukla nasıl başa çıkacağımı da.

Epeyce bir süre hastalıklarla boğuştuktan sonra hastanede kollarımda son nefesini veren babamın ölümünden sonra hissettiklerime benzemiyor örneğin. Evet, genç sayılabilecek bir yaşta kaybetmiştik babamı ama yine de dolu dolu bir hayat yaşamıştı. Hastalığın neden onu bulduğunu biliyorduk; kendisi çağırmıştı onu ve ölümü. Doktorların uyarılarını dinlememiş, uzun, yavaş bir intiharı seçmişti. Ama 5.5 yaşında değildi. Yaşadıkları muhtemelen yaşayacaklarından fazlaydı.
Luca ise henüz alacaklıydı.

Cemal Süreya’nın dediği gibi “Her ölüm erken ölüm”dü ama Luca’nın “üstü kalsın” diyebilecek bir birikimi yoktu. Üstelik gelecekten kendi isteğiyle vazgeçmemişti. Hastalığının bilinen hiçbir nedeni yoktu. Bir milyon çocuk arasından birini seçen Azrail, yıllık kotasını onunla doldurmaya karar vermişti.

Dolayısıyla hissettikleriniz de sevdiğiniz bir yakınınızı, hatta anne-babanızdan birini kaybettiğinizde hissettiklerinize benzemiyor. Biriktirdiğiniz anılar sınırlı olduğundan gözünüzü kapattığınızda karanlıkta mutlu imgeler belirmiyor. Son birkaç hafta, son gün, son gece – o anlatılamaz, ikinci kez yaşanamaz son gece – ölümcül bir kimyasal gaz misali bulduğu tüm deliklerden sızıyor, boşlukları dolduruyor ve içinizdeki her duygu kırıntısını boğuyor. Geriye sadece içi boşaltılmış, ruhu çekilmiş boş bir beden, bir kabuk kalıyor.

Yaşıyorsunuz elbette. Yatağa çakılı kalmak istemiyorsunuz. Zaten uyuyamıyorsunuz. Alkol, ilaç, bunların değişik kombinasyonları fayda etmiyor. Yalnız kalmak istemiyorsunuz, kaldığınız anda kimyasal gaz devreye giriyor çünkü. Yaşamak için idare etmek zorunda kalıyorsunuz. Kafanızı dağıtmak, “normal”i andıran bir rutin tutturmak istiyorsunuz.

Tutturuyorsunuz da. Size hikayeyi baştan anlattırmayacak, “sözün bittiği yer”, “acınızı kelimeler tarif edemez” gibi klişeleri tekrarlamayacak dostlarınızla buluşuyor, yemek yiyor, bolca içiyor, maç seyrediyorsunuz. Sonra bir an, normal bir konudan konuşurken, kendinizi ondan bahseder buluyorsunuz. “O da futbolu severdi; büyüse muhtemelen futbol oynayacaktı” diyor ve duruyorsunuz. Ne dedim ben? “Büyüse” mi dedim? Büyümeyecek değil mi? Bir bira daha açıyorsunuz.

İrrasyonel tepkiler gösterirken bile referansınız o oluyor. İsveç yenilsin istiyorsunuz. Gol yediğinde seviniyorsunuz. Sonra, daha bir hafta önce, İsveç’i tuttuğunuz aklınıza geliyor. Ona İsveç’in forma renklerini açıklayışınız. “Hani Minyonlar var ya, onlarla aynı renk.” Gülüyor, mutlu oluyor, “Minyonlar” diyor. Dede ve anneanne “haydi Minyonlar” diye tempo tutuyor. Ayağa kalkıp zıplamak istiyor. Kalkamıyor. Ayakta duramıyor çünkü.
Araya bu fragman girince kurmak için binbir çaba harcadığınız normalimsi rutin bir anda bozuluyor. Kopuyorsunuz andan, çevreden, dünyadan. Dostlarınız yakınsa, anlıyorlar ve sizi usulca geri getiriyorlar. Dönüyorsunuz, bir sonraki ana kadar.
Sonra aklınıza takılıyor. Sevdiğiniz, çok değer verdiğiniz birinin sizi cesaretlendirmek için söylediği “Yavaş yavaş, bebek adımlarıyla” sözleri. Ya da kanserle savaşırken doktorların size bıkıp usanmadan tekrarladığı cümle, “Her gün yeni bir gün”.

İyi de, bundan kurtulmayacak mıydık, yolculuk bir şekilde sona erince? Geçmiş-şimdiki zaman-gelecek arasındaki bağı yeniden kurmayacak mıydık? Ben yine plan yapamıyorum geleceğe dair? Geçmişi anmak istemiyorum hala?

Şimdiki zamansa Dante’nin Cehennemi’nden farksız. Üzerinde “İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu” (Lasciate ogne speranza, voi ch’intrate) yazan kapıdan geçmişim çoktan, cehennemin giderek daralan katları arasında yol alıyorum. Karşılaştığım türlü lanetli ruhla derin sohbetlere dalıyor, öfkeyle, adaletsizlik hissiyle hesaplaşmak istiyorum. Ne yaparsam yapayım onu geri getiremeyeceğimi bilerek.
Eve dönemeyeceğimi, ev diye bir şeyin kalmadığını, aidiyet duygumu, inandığım tek şeyi, hayatımın en “gerçek” aşkını kaybettiğimi bildiğim gibi.

* İklim’e teşekkürlerimle.

_MG_9456

Not think of God

“— What were you thinking about, child?
— I was thinking of heaven.
— It’s unnecessary for you to think of heaven: there’s already enough to consider about earth. Are you tired of living, you who have barely been born?
— No, but everyone prefers heaven to earth.
— Well, not I. For since heaven, as well as earth, has been made by God, you may count on encountering up there the very same evils as here below. After your death, you will not be rewarded according to your deserts, for if injustices are done you on this earth (as you will find out later by experience) there is no reason why, in the next life, you will not be further wronged. The best thing for you to do is not think of God, and since it is refused you, to make your own justice.”
― Comte de Lautréamont, Maldoror and the Complete Works

2017_NYR_14359_0172_004(salvador_dali_lautreamont_les_chants_de_maldoror_albert_skira_paris_19)

Salvador Dali, Les Chants de Maldoror, Albert Skira, Paris, 1934

Lori Lori

Zafer De Mir is PhD student in Musicology. He watched the short video of #Luca and I playing with the train and felt like singing this Kurdish lullaby for him. I’ve never met Zafer; but I know we share the same tears. Spare two minutes and listen to this beautiful song.

Zafer De Mir Müzikoloji doktorası yapan Dersimli (Zaza, Alevi) bir kardeşim. Geçen gün Luca’nın treniyle oynadığı videoyu seyretmiş ve içinden şu Kürtçe ezgiyi söylemek gelmiş. Tanışmasak da tanışıyoruz, biliyorum. İki dakikanızı ayırın, dinleyin.

Lori Lori:
Kurém nexweş bîrîndar e (Oğlum hasta, yaralıdır)
Bîrîna wî pir xedar e (Yarası çok ağırdır)
Dayika reben hûstixar e (Garip ananın boynu bükük)
Lorî lorî lorî lorî lorî lorî (Nenni nenni…)
Berxém lorî (Kuzum nenni)
Lorî lorî kurém lorî (Nenni nenni oğlum nenni)
Dert girano dayîk gorî (Derdi büyük anası kurban)
Dayîka feqîr tî û birçîye (Garip ana susuz ve aç)
Were hekîmo çare çiye ( Gel ey doktor çare nedir)
Ba şiwan li çol û cîye (Çobanla bozkırda, dağda)
Lorî lorî lorî lorî lorî lorî
Berxém lorî
Lorî lorî kurém lorî
Dert girano dayîk gorî

64b6fb6a-cb79-49d8-9b4f-adbad07208ab (2)

One will do…

And what were they thinking around the table? “I’ve come,” said Elijah, “to give you something which can never be taken away from you.” How solemn the table became then, and how great a light rose in the dark faces! This is the message that has spread through streets and tenements and prisons, through the narcotics wards, and past the filth and sadism of mental hospitals to a people from whom everything has been taken away, including, most crucially, their sense of their own worth. People cannot live without this sense; they will do anything whatever to regain it. This is why the most dangerous creation of any society is that man who has nothing to lose. You do not need ten such men—one will do.

Vasnetsov needed “four horsemen” to depict the Apocalypse. Baldwin knew better: “One will do.” One will do!

vasnetsov_36

I am ready

I recognise my destiny, said he at last, sadly. Well! I am ready. Now hath my last lonesomeness begun.

Ah, this sombre, sad sea, below me! Ah, this sombre nocturnal vexation! Ah, fate and sea! To you must I now GO DOWN!

Before my highest mountain do I stand, and before my longest wandering: therefore must I first go deeper down than I ever ascended:

–Deeper down into pain than I ever ascended, even into its darkest flood! So willeth my fate. Well! I am ready.

Friedrich Nietzsche, Thus Spoke Zarathustra

Friedrich-Nietzsche-Quotes-To-Make-You-Think.jpg

Our big little man

The roller-coaster that we call our life has presented us with a few surprises since we last posted here. Slowly, but resolutely, Luca recovered from his first chemo and even managed to receive a second, reduced, dose without suffering much.

As we were preparing to head off to Barcelona to start the immunotherapy, we got the news from that his disease is not considered to be stable enough to start solo immunotherapy, that the only available option now is a combination of chemotherapy and immunotherapy which he would be given as “compassionate use” thanks to his doctor’s good relationship with Memorial Sloan Kettering in New York (this is a brand new trial available only in New York). We were not sure he could body handle such a heavy treatment, but he was doing so well that we could not give up. His doctors in Sweden concurred. We had to give it a try.

And we did. We spent three weeks in Barcelona, where he had the first cycle of the so-called “combo”, five doses of chemotherapy and four doses of immunotherapy. The latter in particular was extremely painful, and combined with a mixture of morphine and other painkillers and antihistaminics, it knocked him out.

But our little big man was strong. Contrary to our and his doctors’ expectations, he weathered the storm quite smoothly, building legos, playing “bad guy and police”, running around and devouring unquantifiable amounts of sushi.

There have been moments when we have been getting close to losing hope. We know from past experience that the disease is a sneaky little scoundrel who likes to play games. So we are not getting carried away. But just as we are about to set off for Barcelona for the second cycle, we feel a little excitement that was not there before.

We owe it to him. We owe our will to fight, our strength, our “everything” to him.

Please continue keeping us in your thoughts and prayers.

P.S. The doctors will decide whether the treatment works after the second cycle. In case we continue the treatment, we will need help to amass a moderate amount of money to finance our expenses and the rest of the treatment. Nothing needed for now.

IMG_1924.jpg

IMG_1925.jpg

Türk solu, bölünmek ve direniş üzerine bir not

Graham Chapman, John Cleese, Terry Gilliam, Eric Idle, Terry Jones ve Michael Palin beşlisinden oluşan İngiliz komedi grubu Monty Python’ın ünlü filmi The Life of Brian (Brian’ın Hayatı) birçok sinemasever ve eleştirmen tarafından “tarihin en iyi İngiliz komedi filmi” olarak adlandırılır.

Üzerine belgeseller çekilen, siyasetçilerin konuşmalarına konu olan film, içerdiği yüksek dozda Hristiyanlık hicvi nedeniyle gösterime girdiği 1979 yılında büyük tartışmalara neden olur, İngiltere’de 39 belediye tarafından “dini değerlere hakaret ettiği” gerekçesiyle yasaklanırken ABD’de Hahamlar Birliği tarafından “iğrenç”, Lüteriyenler Konseyi tarafından ise “saygı sınırlarını aşan bir parodi” olarak nitelendirilir.Buna rağmen film, gösterildiği tüm ülkelerde geniş kitlelere ulaşır ve büyük beğeni toplar. Hz. İsa’nın dünyaya geldiği evin yanındaki ahırda doğduğu için yanlışlıkla Mesih sanılan Brian Cohen’in hikayesini anlatan filmde geçen bazı sahneler, örneğin “What have the Romans ever done to us?” (Romalılar bugüne kadar bizim için ne yaptı?), bugün hala siyasi hiciv malzemesi olarak kullanılmaktadır (Brexit kampanyası sırasında sosyal medyada paylaşım rekorları kıran, Patrick Stewart’ın rol aldığı yakın tarihli bir parodi için bkz)

Filmin en ünlü sahnelerinden biri de sol için hizipleşmeler ve siyasi doğruculuk akımını hicveden arena sahnesidir. Filmi izlememiş olanlar için hatırlatalım:

(Arenadaki seyircilere yiyecek-içecek satan Brian, dört kişilik bir grubun yanına yaklaşır ve sorar.)

BRIAN: Siz Yahudi Halkları Cephesi misiniz? (Judean People’s Front)

REG: Defol git!

BRIAN: Ne?

REG: Yahudi Halkları Cephesi’ymiş! Biz Yahudi Vatanı Halkları Cephesi’yiz (People’s Front of Judea). Yahudi Halkları Cephesi? Rezalet!

FRANCIS: Aşağılık herifler!

BRIAN: Ben de size katılabilir miyim?

REG: Hayır. Defol git!

BRIAN: Arenada satıcılık yapmak istemiyorum. Bu işten nefret ediyorum. Romalılardan ben de nefret ediyorum!

DÖRDÜ BİRDEN: Hişt hişt, sessiz ol!

JUDITH: Emin misin?

BRIAN: Tabii ki. Romalılardan zaten nefret ediyordum.

REG: Bak, iyi dinle. Yahudi Vatanı Halkları Cephesi’sine katılacaksan Romalılardan gerçekten çok nefret etmen gerekiyor.

BRIAN: Ediyorum!

REG: Öyle mi? Haydi canım, ne kadar nefret ediyorsun?

BRIAN: Çok!

REG: Tamam o zaman. Kabul edildin. Şimdi dinle. Romalılardan daha fazla nefret ettiğimiz tek grup Yahudi Halkları Cephesi.

P.F.J.: Evet, aynen öyle…

JUDITH: Hizipçiler!

P.F.J.: Bölücüler!

FRANCIS: Ve Yahudi Halkları Halk Cephesi (Judean Popular People’s Front)!

P.F.J.: Evet, evet. Bölücüler! Bölücüler!

LORETTA: Ve Yahudi Vatanı Halkları Cephesi! Bölücüler!

REG: Ne dedin sen?

LORETTA: Yahudi Vatanı Halkları Cephesi, dedim. Hizipçiler!

REG: Yahudi Vatanı Halkları Cephesi biziz zaten!

LORETTA: Oh. Biz Halk Cephesi’yiz sanıyordum.

FRANCIS: Halk Cephesi’ne ne oldu Reg?

REG (Tribünde tek başına oturan yaşlı bir adama işaret ederek): Orada işte.

P.F.J.: Hizipçi!

Bunun sadece komedi filmlerine konu olabilecek abartılı bir yorum olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Nuriye Gülmen tarafından “İşimizi Geri İstiyoruz!” sloganıyla 9 Kasım 2016 günü Ankara’nın Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde başlatılan direniş eylemini birçok okur anımsayacaktır.

Daha sonra Acun Karadağ, Semih Özakça ve Veli Saçılık’ın da katıldığı, Gülmen ve Özakça’nın açlık grevine başlaması ve tutuklanmasıyla farklı bir boyut kazanan Yüksel Direnişi, bu iki ismin açlık grevini bitirmesinden sonra da devam etmişti.

13 Mayıs 2018 günü direnişin sembol isimlerinden Veli Saçılık’ın HDP’den milletvekili adayı olmasıyla birlikte sosyal medyaya düşen ve fazla dikkat çekmeyen bir haber, binlerce insan tarafından desteklenen ve toplumsal muhalefet için bir umut sembolü olan Yüksel Direnişi’nde de suların o kadar berrak olmadığını gösterdi.

Herhangi bir siyasi oluşum ya da toplumsal hareketin bünyesinde farklı görüşler barındırması, çok sesliliğe, eleştiriye imkan tanıyan bir kültüre sahip olması elbette doğaldı, hatta örnek alınması gereken bir değerdi.

Ancak Saçılık’ın milletvekili adaylığına itiraz eden “Yüksel Direnişçileri” imzalı metin, eylemcilerin çok sesliliğe pek de hoşgörüyle yaklaşmadığını gösteriyordu.

Açıklamaya göre Saçılık, 28 Ocak 2018 tarihinde Gülmen ve Özakça’nın açlık grevini bitirmesinin ardından yapılan bir toplantıda her gün iki kez yapılan eylemlerin günde bire düşürülmesini önermiş, ancak bu önerisi diğer direnişçiler tarafından kabul edilmemişti. Saçılık da bunun üzerine direnişten ayrılacağını belirtmiş. Bundan sonrasını bildiriden okuyalım:

Direnişten ayrıldığını “bölünmüşlük görüntüsü vermemek” adına açıklamadığını söyleyen Veli arkadaşımızın bu tutumu, milletvekilliği adaylığını açıklamasıyla birlikte direnişimizin politik hattıyla çelişik bir görüntü vermesine sebep olmuştur. Saçılık’ın 26 Ocak 2018 tarihi (tarihler arasındaki tutarsızlık bildiriden – UÖ) itibariyle direnişten ayrılmış olması sebebiyle, HDP’den milletvekili aday adayı olmasının Yüksel direnişini hiç bir suretle bağlamadığını ilan ederiz.

Yüksel’de direnişi seçen ve ne pahasına olursa olsun direnmekte ısrar eden irade, kendisini her zaman alanlarda ve direnişte olmak gerektiği düşüncesiyle beslemiş ve seçimleri hiçbir zaman halkın ve emekçilerin sorunlarının çözüm aracı olarak görmemiştir. Yüksel Direnişçileri olarak Faşizme, Ohal’e, KHK’lara karşı mücadelenin sandıkta değil sokakta verilmesi gerektiği düşüncemizi buradan bir kez daha beyan ederiz. Yüksel Direnişinin hiçbir siyasi partinin seçim çalışmasına malzeme yapılmaması gerektiği konusunda herkesin gerekli hassasiyeti göstereceğini umuyoruz.

Toplam sayıları iki elin parmağını geçmeyen Yüksel Direnişçileri’nin içlerinden birinin, kendi terimleriyle “defalarca gözaltına alınıp işkence görmüş, bu işkencelerden birinde omzu kırılmış, direnişten ayrıldığı tarihe kadar da ağır fiziki işkencelere, para cezalarına ve hakkında açılmış davalara rağmen” direnen Saçılık’ın bir partiden milletvekili adayı olmasına neden bu kadar tepki gösterdiğini bilmemiz mümkün değil.

Sonuçta Saçılık adaylığının “Yüksel Direnişi” adına olduğu yönünde bir açıklamada bulunmadı. Direnişin ruhuna aykırı, diyelim İYİ Parti ya da Saadet Partisi gibi bir oluşumdan da aday olmadı.

Kaldı ki bildiriden Saçılık ve direnişçiler arasında ideolojik açıdan çok büyük bir farklılık olmadığı, sorunun daha çok direniş adına izlenecek yöntem biçimiyle ilgili olduğu da anlaşılıyor.

O halde Yüksel Direnişçileri neden, “biz Yahudi Vatanı Halkları Cephesi miyiz, Yahudi Halkları Cephesi mi, yoksa Yahudi Halkları Halk Cephesi mi?” türü bir tartışmaya girdi

 Cevabı solun iflah olmaz “mitoz düşkünlüğü”nde (bir hücrenin birbirinin aynı iki ayrı hücreye bölünmesi) bulmak mümkün elbette. Sonuçta gazeteci Metin Cihan’ın 13 Mayıs’ta attığı bir twitte ironik bir dille ifade ettiği gibi, “Sadece 8 kişi direniyordu onlar bile bölündü çünkü solcu olmak bunu gerektirir”di.

Öte yandan bu sorun sadece Türk soluna içkin değil. Cemaatler takımadası Türkiye’de, rejimin “resmi” olarak otokrasiye dönüşmesine, üzerine İslam tuzu serpilmiş bir 21. yüzyıl faşizminin kurulmasına bir aydan az zaman kalmışken muhalefet koalisyonlarının HDP’yi dışlaması, HDP içinde Türkiyeli sol aday-Kürt aday tartışması başlaması, birçok kesime hakim olan “zamanında AKP’ye destek vermiş liberal” düşmanlığında en ufak bir esneme olmaması normal mi? Sayıca zaten azınlıkta olan farklı muhalif kesimlerin bu kimseyi beğenmez tavrı, direniş için var olan koşullarda lüks sayılmaz mı?

Hemen belirteyim, geçmiş unutulsun, ilkeler rafa kaldırılsın tavrı değil savunduğum. İçinde bulunduğumuz krizin derinliğini, “büyük çaresizliğimiz”i düşünerek bir parça stratejik hareket etmek, ortak düşman faşizan rejim anlayışına karşı bir olmaktan bahsediyorum.

Bir olmak, “Madımak katliam değildir. Orada perdeler yakılmış, arkasından da ateş bacayı sarmış. Oradakiler pencereleri açmadığı için öldü.” diyebilen Temel Karamollaoğlu’ndan Che Guevara çıkarmayı ve bu “çakma demokrat”la birlikte hareket etmeyi gerektirmiyor.

Demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet gibi ilkeleri asgari müşterek kabul edenler arasında kurulacak bir geçici birlik kastettiğim. Günün birinde geçmişin hesabını sormak, ilkelerimize uygun bir düzen kurmak istiyorsak kurulması zorunlu olan bir birlik.

Parlamentoda çoğunluğun kaybedilmesi durumunda A, B, C planlarının hazır olduğunu iddia eden, geçmişte bu planları uygulamak yönünde tereddüt etmediği de görülen Romalılar karşısında Yahudi haklarını hangi partide savunduğunuzun çok da önemi yok çünkü.

2015MontyPython_TheLifeOfBrian_Press_280915-920x610.jpg

A grim view of…

She sipped her drink. “People don’t have any mercy. They tear you limb from limb, in the name of love. Then, when you’re dead, when they’ve killed you by what they made you go through, they say you didn’t have any character. They weep big, bitter tears— not for you. For themselves, because they’ve lost their toy.”

“That’s a terribly grim view,” he said, “of love.”

“I know what I’m talking about. That’s what most people mean, when they say love.” She picked up a cigarette and waited for him to light it.

James Baldwin, Another Country

41fBj2ig4KL._SX319_BO1,204,203,200_.jpg