Not think of God

“— What were you thinking about, child?
— I was thinking of heaven.
— It’s unnecessary for you to think of heaven: there’s already enough to consider about earth. Are you tired of living, you who have barely been born?
— No, but everyone prefers heaven to earth.
— Well, not I. For since heaven, as well as earth, has been made by God, you may count on encountering up there the very same evils as here below. After your death, you will not be rewarded according to your deserts, for if injustices are done you on this earth (as you will find out later by experience) there is no reason why, in the next life, you will not be further wronged. The best thing for you to do is not think of God, and since it is refused you, to make your own justice.”
― Comte de Lautréamont, Maldoror and the Complete Works

2017_NYR_14359_0172_004(salvador_dali_lautreamont_les_chants_de_maldoror_albert_skira_paris_19)

Salvador Dali, Les Chants de Maldoror, Albert Skira, Paris, 1934

Lori Lori

Zafer De Mir is PhD student in Musicology. He watched the short video of #Luca and I playing with the train and felt like singing this Kurdish lullaby for him. I’ve never met Zafer; but I know we share the same tears. Spare two minutes and listen to this beautiful song.

Zafer De Mir Müzikoloji doktorası yapan Dersimli (Zaza, Alevi) bir kardeşim. Geçen gün Luca’nın treniyle oynadığı videoyu seyretmiş ve içinden şu Kürtçe ezgiyi söylemek gelmiş. Tanışmasak da tanışıyoruz, biliyorum. İki dakikanızı ayırın, dinleyin.

Lori Lori:
Kurém nexweş bîrîndar e (Oğlum hasta, yaralıdır)
Bîrîna wî pir xedar e (Yarası çok ağırdır)
Dayika reben hûstixar e (Garip ananın boynu bükük)
Lorî lorî lorî lorî lorî lorî (Nenni nenni…)
Berxém lorî (Kuzum nenni)
Lorî lorî kurém lorî (Nenni nenni oğlum nenni)
Dert girano dayîk gorî (Derdi büyük anası kurban)
Dayîka feqîr tî û birçîye (Garip ana susuz ve aç)
Were hekîmo çare çiye ( Gel ey doktor çare nedir)
Ba şiwan li çol û cîye (Çobanla bozkırda, dağda)
Lorî lorî lorî lorî lorî lorî
Berxém lorî
Lorî lorî kurém lorî
Dert girano dayîk gorî

64b6fb6a-cb79-49d8-9b4f-adbad07208ab (2)

One will do…

And what were they thinking around the table? “I’ve come,” said Elijah, “to give you something which can never be taken away from you.” How solemn the table became then, and how great a light rose in the dark faces! This is the message that has spread through streets and tenements and prisons, through the narcotics wards, and past the filth and sadism of mental hospitals to a people from whom everything has been taken away, including, most crucially, their sense of their own worth. People cannot live without this sense; they will do anything whatever to regain it. This is why the most dangerous creation of any society is that man who has nothing to lose. You do not need ten such men—one will do.

Vasnetsov needed “four horsemen” to depict the Apocalypse. Baldwin knew better: “One will do.” One will do!

vasnetsov_36

I am ready

I recognise my destiny, said he at last, sadly. Well! I am ready. Now hath my last lonesomeness begun.

Ah, this sombre, sad sea, below me! Ah, this sombre nocturnal vexation! Ah, fate and sea! To you must I now GO DOWN!

Before my highest mountain do I stand, and before my longest wandering: therefore must I first go deeper down than I ever ascended:

–Deeper down into pain than I ever ascended, even into its darkest flood! So willeth my fate. Well! I am ready.

Friedrich Nietzsche, Thus Spoke Zarathustra

Friedrich-Nietzsche-Quotes-To-Make-You-Think.jpg

Our big little man

The roller-coaster that we call our life has presented us with a few surprises since we last posted here. Slowly, but resolutely, Luca recovered from his first chemo and even managed to receive a second, reduced, dose without suffering much.

As we were preparing to head off to Barcelona to start the immunotherapy, we got the news from that his disease is not considered to be stable enough to start solo immunotherapy, that the only available option now is a combination of chemotherapy and immunotherapy which he would be given as “compassionate use” thanks to his doctor’s good relationship with Memorial Sloan Kettering in New York (this is a brand new trial available only in New York). We were not sure he could body handle such a heavy treatment, but he was doing so well that we could not give up. His doctors in Sweden concurred. We had to give it a try.

And we did. We spent three weeks in Barcelona, where he had the first cycle of the so-called “combo”, five doses of chemotherapy and four doses of immunotherapy. The latter in particular was extremely painful, and combined with a mixture of morphine and other painkillers and antihistaminics, it knocked him out.

But our little big man was strong. Contrary to our and his doctors’ expectations, he weathered the storm quite smoothly, building legos, playing “bad guy and police”, running around and devouring unquantifiable amounts of sushi.

There have been moments when we have been getting close to losing hope. We know from past experience that the disease is a sneaky little scoundrel who likes to play games. So we are not getting carried away. But just as we are about to set off for Barcelona for the second cycle, we feel a little excitement that was not there before.

We owe it to him. We owe our will to fight, our strength, our “everything” to him.

Please continue keeping us in your thoughts and prayers.

P.S. The doctors will decide whether the treatment works after the second cycle. In case we continue the treatment, we will need help to amass a moderate amount of money to finance our expenses and the rest of the treatment. Nothing needed for now.

IMG_1924.jpg

IMG_1925.jpg

Türk solu, bölünmek ve direniş üzerine bir not

Graham Chapman, John Cleese, Terry Gilliam, Eric Idle, Terry Jones ve Michael Palin beşlisinden oluşan İngiliz komedi grubu Monty Python’ın ünlü filmi The Life of Brian (Brian’ın Hayatı) birçok sinemasever ve eleştirmen tarafından “tarihin en iyi İngiliz komedi filmi” olarak adlandırılır.

Üzerine belgeseller çekilen, siyasetçilerin konuşmalarına konu olan film, içerdiği yüksek dozda Hristiyanlık hicvi nedeniyle gösterime girdiği 1979 yılında büyük tartışmalara neden olur, İngiltere’de 39 belediye tarafından “dini değerlere hakaret ettiği” gerekçesiyle yasaklanırken ABD’de Hahamlar Birliği tarafından “iğrenç”, Lüteriyenler Konseyi tarafından ise “saygı sınırlarını aşan bir parodi” olarak nitelendirilir.Buna rağmen film, gösterildiği tüm ülkelerde geniş kitlelere ulaşır ve büyük beğeni toplar. Hz. İsa’nın dünyaya geldiği evin yanındaki ahırda doğduğu için yanlışlıkla Mesih sanılan Brian Cohen’in hikayesini anlatan filmde geçen bazı sahneler, örneğin “What have the Romans ever done to us?” (Romalılar bugüne kadar bizim için ne yaptı?), bugün hala siyasi hiciv malzemesi olarak kullanılmaktadır (Brexit kampanyası sırasında sosyal medyada paylaşım rekorları kıran, Patrick Stewart’ın rol aldığı yakın tarihli bir parodi için bkz)

Filmin en ünlü sahnelerinden biri de sol için hizipleşmeler ve siyasi doğruculuk akımını hicveden arena sahnesidir. Filmi izlememiş olanlar için hatırlatalım:

(Arenadaki seyircilere yiyecek-içecek satan Brian, dört kişilik bir grubun yanına yaklaşır ve sorar.)

BRIAN: Siz Yahudi Halkları Cephesi misiniz? (Judean People’s Front)

REG: Defol git!

BRIAN: Ne?

REG: Yahudi Halkları Cephesi’ymiş! Biz Yahudi Vatanı Halkları Cephesi’yiz (People’s Front of Judea). Yahudi Halkları Cephesi? Rezalet!

FRANCIS: Aşağılık herifler!

BRIAN: Ben de size katılabilir miyim?

REG: Hayır. Defol git!

BRIAN: Arenada satıcılık yapmak istemiyorum. Bu işten nefret ediyorum. Romalılardan ben de nefret ediyorum!

DÖRDÜ BİRDEN: Hişt hişt, sessiz ol!

JUDITH: Emin misin?

BRIAN: Tabii ki. Romalılardan zaten nefret ediyordum.

REG: Bak, iyi dinle. Yahudi Vatanı Halkları Cephesi’sine katılacaksan Romalılardan gerçekten çok nefret etmen gerekiyor.

BRIAN: Ediyorum!

REG: Öyle mi? Haydi canım, ne kadar nefret ediyorsun?

BRIAN: Çok!

REG: Tamam o zaman. Kabul edildin. Şimdi dinle. Romalılardan daha fazla nefret ettiğimiz tek grup Yahudi Halkları Cephesi.

P.F.J.: Evet, aynen öyle…

JUDITH: Hizipçiler!

P.F.J.: Bölücüler!

FRANCIS: Ve Yahudi Halkları Halk Cephesi (Judean Popular People’s Front)!

P.F.J.: Evet, evet. Bölücüler! Bölücüler!

LORETTA: Ve Yahudi Vatanı Halkları Cephesi! Bölücüler!

REG: Ne dedin sen?

LORETTA: Yahudi Vatanı Halkları Cephesi, dedim. Hizipçiler!

REG: Yahudi Vatanı Halkları Cephesi biziz zaten!

LORETTA: Oh. Biz Halk Cephesi’yiz sanıyordum.

FRANCIS: Halk Cephesi’ne ne oldu Reg?

REG (Tribünde tek başına oturan yaşlı bir adama işaret ederek): Orada işte.

P.F.J.: Hizipçi!

Bunun sadece komedi filmlerine konu olabilecek abartılı bir yorum olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Nuriye Gülmen tarafından “İşimizi Geri İstiyoruz!” sloganıyla 9 Kasım 2016 günü Ankara’nın Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde başlatılan direniş eylemini birçok okur anımsayacaktır.

Daha sonra Acun Karadağ, Semih Özakça ve Veli Saçılık’ın da katıldığı, Gülmen ve Özakça’nın açlık grevine başlaması ve tutuklanmasıyla farklı bir boyut kazanan Yüksel Direnişi, bu iki ismin açlık grevini bitirmesinden sonra da devam etmişti.

13 Mayıs 2018 günü direnişin sembol isimlerinden Veli Saçılık’ın HDP’den milletvekili adayı olmasıyla birlikte sosyal medyaya düşen ve fazla dikkat çekmeyen bir haber, binlerce insan tarafından desteklenen ve toplumsal muhalefet için bir umut sembolü olan Yüksel Direnişi’nde de suların o kadar berrak olmadığını gösterdi.

Herhangi bir siyasi oluşum ya da toplumsal hareketin bünyesinde farklı görüşler barındırması, çok sesliliğe, eleştiriye imkan tanıyan bir kültüre sahip olması elbette doğaldı, hatta örnek alınması gereken bir değerdi.

Ancak Saçılık’ın milletvekili adaylığına itiraz eden “Yüksel Direnişçileri” imzalı metin, eylemcilerin çok sesliliğe pek de hoşgörüyle yaklaşmadığını gösteriyordu.

Açıklamaya göre Saçılık, 28 Ocak 2018 tarihinde Gülmen ve Özakça’nın açlık grevini bitirmesinin ardından yapılan bir toplantıda her gün iki kez yapılan eylemlerin günde bire düşürülmesini önermiş, ancak bu önerisi diğer direnişçiler tarafından kabul edilmemişti. Saçılık da bunun üzerine direnişten ayrılacağını belirtmiş. Bundan sonrasını bildiriden okuyalım:

Direnişten ayrıldığını “bölünmüşlük görüntüsü vermemek” adına açıklamadığını söyleyen Veli arkadaşımızın bu tutumu, milletvekilliği adaylığını açıklamasıyla birlikte direnişimizin politik hattıyla çelişik bir görüntü vermesine sebep olmuştur. Saçılık’ın 26 Ocak 2018 tarihi (tarihler arasındaki tutarsızlık bildiriden – UÖ) itibariyle direnişten ayrılmış olması sebebiyle, HDP’den milletvekili aday adayı olmasının Yüksel direnişini hiç bir suretle bağlamadığını ilan ederiz.

Yüksel’de direnişi seçen ve ne pahasına olursa olsun direnmekte ısrar eden irade, kendisini her zaman alanlarda ve direnişte olmak gerektiği düşüncesiyle beslemiş ve seçimleri hiçbir zaman halkın ve emekçilerin sorunlarının çözüm aracı olarak görmemiştir. Yüksel Direnişçileri olarak Faşizme, Ohal’e, KHK’lara karşı mücadelenin sandıkta değil sokakta verilmesi gerektiği düşüncemizi buradan bir kez daha beyan ederiz. Yüksel Direnişinin hiçbir siyasi partinin seçim çalışmasına malzeme yapılmaması gerektiği konusunda herkesin gerekli hassasiyeti göstereceğini umuyoruz.

Toplam sayıları iki elin parmağını geçmeyen Yüksel Direnişçileri’nin içlerinden birinin, kendi terimleriyle “defalarca gözaltına alınıp işkence görmüş, bu işkencelerden birinde omzu kırılmış, direnişten ayrıldığı tarihe kadar da ağır fiziki işkencelere, para cezalarına ve hakkında açılmış davalara rağmen” direnen Saçılık’ın bir partiden milletvekili adayı olmasına neden bu kadar tepki gösterdiğini bilmemiz mümkün değil.

Sonuçta Saçılık adaylığının “Yüksel Direnişi” adına olduğu yönünde bir açıklamada bulunmadı. Direnişin ruhuna aykırı, diyelim İYİ Parti ya da Saadet Partisi gibi bir oluşumdan da aday olmadı.

Kaldı ki bildiriden Saçılık ve direnişçiler arasında ideolojik açıdan çok büyük bir farklılık olmadığı, sorunun daha çok direniş adına izlenecek yöntem biçimiyle ilgili olduğu da anlaşılıyor.

O halde Yüksel Direnişçileri neden, “biz Yahudi Vatanı Halkları Cephesi miyiz, Yahudi Halkları Cephesi mi, yoksa Yahudi Halkları Halk Cephesi mi?” türü bir tartışmaya girdi

 Cevabı solun iflah olmaz “mitoz düşkünlüğü”nde (bir hücrenin birbirinin aynı iki ayrı hücreye bölünmesi) bulmak mümkün elbette. Sonuçta gazeteci Metin Cihan’ın 13 Mayıs’ta attığı bir twitte ironik bir dille ifade ettiği gibi, “Sadece 8 kişi direniyordu onlar bile bölündü çünkü solcu olmak bunu gerektirir”di.

Öte yandan bu sorun sadece Türk soluna içkin değil. Cemaatler takımadası Türkiye’de, rejimin “resmi” olarak otokrasiye dönüşmesine, üzerine İslam tuzu serpilmiş bir 21. yüzyıl faşizminin kurulmasına bir aydan az zaman kalmışken muhalefet koalisyonlarının HDP’yi dışlaması, HDP içinde Türkiyeli sol aday-Kürt aday tartışması başlaması, birçok kesime hakim olan “zamanında AKP’ye destek vermiş liberal” düşmanlığında en ufak bir esneme olmaması normal mi? Sayıca zaten azınlıkta olan farklı muhalif kesimlerin bu kimseyi beğenmez tavrı, direniş için var olan koşullarda lüks sayılmaz mı?

Hemen belirteyim, geçmiş unutulsun, ilkeler rafa kaldırılsın tavrı değil savunduğum. İçinde bulunduğumuz krizin derinliğini, “büyük çaresizliğimiz”i düşünerek bir parça stratejik hareket etmek, ortak düşman faşizan rejim anlayışına karşı bir olmaktan bahsediyorum.

Bir olmak, “Madımak katliam değildir. Orada perdeler yakılmış, arkasından da ateş bacayı sarmış. Oradakiler pencereleri açmadığı için öldü.” diyebilen Temel Karamollaoğlu’ndan Che Guevara çıkarmayı ve bu “çakma demokrat”la birlikte hareket etmeyi gerektirmiyor.

Demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet gibi ilkeleri asgari müşterek kabul edenler arasında kurulacak bir geçici birlik kastettiğim. Günün birinde geçmişin hesabını sormak, ilkelerimize uygun bir düzen kurmak istiyorsak kurulması zorunlu olan bir birlik.

Parlamentoda çoğunluğun kaybedilmesi durumunda A, B, C planlarının hazır olduğunu iddia eden, geçmişte bu planları uygulamak yönünde tereddüt etmediği de görülen Romalılar karşısında Yahudi haklarını hangi partide savunduğunuzun çok da önemi yok çünkü.

2015MontyPython_TheLifeOfBrian_Press_280915-920x610.jpg

A grim view of…

She sipped her drink. “People don’t have any mercy. They tear you limb from limb, in the name of love. Then, when you’re dead, when they’ve killed you by what they made you go through, they say you didn’t have any character. They weep big, bitter tears— not for you. For themselves, because they’ve lost their toy.”

“That’s a terribly grim view,” he said, “of love.”

“I know what I’m talking about. That’s what most people mean, when they say love.” She picked up a cigarette and waited for him to light it.

James Baldwin, Another Country

41fBj2ig4KL._SX319_BO1,204,203,200_.jpg

Acıdan geçmek

“Çok yoğun bir acı hissedecek”, dedi Dr. M. “Morfinle kontrol etmeye çalışacağız ama belirli bir dozun üzerine çıkamayız; aksi halde taşikardi riski oluşabilir, nefes almakta zorlanabilir. O yüzden kendinizi hazırlayın”.

Hazırdık zaten. Ne kadar hazır olunabilirse. SS subayı olmayı üçüncü kez reddetmiş, Bergman’ın Yedinci Mühür’ündeki şövalye gibi Azrail’le satranç oynamaya karar vermiştik. Ölüm yerine işkence demiştik, bizi beş yaşındaki çocuğumuzun nasıl yaşayacağına ya da öleceğine karar vermek zorunda bırakan kadere lanet ederek.

Zaten yapmamız gereken tek seçim buydu. Artık alternatifimiz kalmamıştı. Kemoterapi işe yaramıyordu. İlk başlarda mucizevi bir etki gösteren yeni kuşak genetik ilaçlar ise kendini sürekli yenileyen kanser karşısında dört ay dayanabilmişti. Başka tedavi biçimleri üzerinde çalışmalar sürüyordu ama bunların çoğu henüz başlangıç aşamasındaydı ve onun fazla vakti kalmamıştı.

Dolayısıyla tek sanşımız, iki sene önce paramız yetmediği için denemesine katılamadığımız, yeni yeni Avrupa’da bazı merkezlerde uygulanmaya başlayan özel imünoterapiydi. Daha önce imünoterapi kabusunu yaşadığımız için zorlu bir süreç yaşayacağımızı iyi kötü biliyorduk. Ama yeni geliştirilen, insan DNA’sına uygun bu ilaç daha etkili, etkili olduğu kadar da acı vericiydi.

Sonuçta, vücuduna yabancı bir madde zerk edilecek, bu madde kanserli hücreler de dahil tüm hücrelere yapışacak, akyuvarların “bozuk” hücreleri bir bakteri ya da virüs gibi algılamasını ve onları yok etmesini sağlayacaktı. En azından hedef buydu. İşe yarayıp yaramayacağını zaman içinde görecektik.

Sorun şu ki, kanser sinir sistemindeydi, yabancı maddenin üzerine yapışacağı hücreler de sinir hücreleri. Vücudun her yanına yayılmış, acıyı hissetmemizi sağlayan hücreler yani. Elbette sinir sistemi bu yabancı maddeye tepki verecekti ve tepki nereden, nasıl vuracağı belli olmayan tarifsiz bir fiziksel acı olacaktı. Bazen bütün vücuduna elektrik verilmiş gibi hissedecek, bazen de vücudunun belli bölgeleri, elleri, parmak uçları, ense kökü, dizleri acıyacaktı. SS subaylığından Auschwitz baş işkencecisi Dr. (!) Mengele rütbesine yükseltilmiştik!

“Lütfen yanlış anlamayın”, dedi Dr. M. “Ben ve hemşirelerimiz bu tedaviyi her gün birkaç çocuğa uyguluyoruz. Bunu bir şekilde normalleştirmek için aramızda konuştuğumuz, şakalaştığımız zamanlar olacak. Sakın işimizi ciddiye almadığımızı ya da onun acısını küçümsediğimizi düşünmeyin. Akıl sağlığımızı korumanın tek yolu bu.”

Düşündüğümüzden de kötü mü olacaktı acaba? Denemeden sorumlu, dünyaca ünlü Dr. J. bize tüm süreci detaylarıyla anlatmıştı. Tedaviyle ilgili bulduğumuz her şeyi de okumuştuk. Tamam, enjeksiyon süresince, yarım saat kadar acı çekecekti ama bu tedavi “kötünün de kötüsü” durumlar için geliştirilmişti ve nükseden nöroblastomalı çocuklara azımsanmayacak bir yaşama şansı tanıyordu. En azından ömürlerini uzatıyordu, ki bu, bilimin hızlı gelişimi ve yeni başlayan tedaviler göz önünde bulundurulduğunda umuda kapanan kapıyı yeniden aralıyordu.

Ama gözümüz korkmuştu bir kere. O gün geldiğinde sabah 7.30’ta hastanede olmamız söylenmişti. Gece bir ton uyku ilacına rağmen gözümüzü kırpmamıştık. O hiçbir şeyden habersiz uyumaya devam ediyordu. Kucakladık ve taksiye yerleştirdik. Yavaş yavaş uyandı. Hala hiçbir şeyden haberi yoktu. “iPad” dedi ve Lego Star Wars oynamaya başladı.

Vardık. Bizi 14 no’lu kabine yerleştirdiler. Kemoterapi bittikten sonra damardan ağrı kesici ve alerjik reaksiyonları önlemeye yönelik anti-histaminik ilaç vermeye başladılar (ağrı kesicilere iki gün önceden başlamıştık zaten). Bu sırada hemşireler kabinin girişini bir portatif perdeyle kapattılar ve yatağın hemen başucuna küçük bir masa getirip üzerine şırıngalar dizmeye başladılar.

Bir anda masanın üzeri farklı boyut ve biçimlerde şırıngalarla dolmuştu. Çok saçma bir şekilde – büyük ihtimalle gerçekle yüzleşmekten kaçan bilincimin bir oyunu sonucu – aklıma Cansever’in “Masa da masaymış ha. Bana mısın bile demedi bu kadar yüke” dizeleri geldi. Küçücük metal bir masa nasıl bu kadar çok şırınga alabilirdi?

O iPad’iyle oynamaya devam ediyordu. Annesi ve ben arada birbirimize endişeli kaçamak bakışlar fırlatıyor ama konuşmuyorduk (ne konuşacaktık?). Dr. M. uyarmasa enjeksiyonun başladığından haberimiz olmayacaktı. “12. dakikadan itibaren hissetmeye başlayacak”, dedi Dr. M. fısıldayarak. “15 ve 18. dakikalar arasında acı en üst noktaya ulaşacak, sonra yavaş yavaş azalacak”, diye devam etti. Kronometreyi çalıştırdım. Doktorunkiyle bizimki uyumsuzdu, kapattım.

Birden oynamayı bıraktı; yüzünün şekli değişti. Dr. M. sormamızı istedi: “Bir yerin acıyor mu? Neresi?”. Sorduk: “Midem bulanıyor” dedi. Dr. M. hemen hemşireye döndü; İspanyolca bir şeyler söyledi. Hemşire şırıngalardan birini kaptı; damar yoluna sürdü.

Bütün bunlar topu topu bir dakika sürmüştü ama bu bir dakikada o, çoktan cenin pozisyonu almış, annesine iyice sokulmuş, ağlamaya başlamıştı. Kıvranıyordu, ellerini kollarını nereye koyacağını bilemiyordu. Kasılıyordu, ayaklarıyla beni istemsizce itiyor, bir yandan da eliyle uzanıp sakalıma dokunarak orada olduğumdan emin olmaya çalışıyordu.

Şırıngalar ardı ardına kullanılmış, masanın üzeri boşalmıştı. 18. dakika geride kalırken morfin etkisini göstermiş, rahatsız, hıçkırıklarla bölünen bir uykuya dalmıştı. Ya da kendinden geçmişti. Daha da doğrusu, “acıdan geçmişti”.

Sızmadan önceki son sözleri “neden imünoterapiyi icat ettiler?” olmuştu. Dr. M. onu ve başka çocukları iyileştirmek için icat ettiklerini söyleyince ise doğrudan ona dönüp İsveççe “başka bir ilaç icat edin” demişti. Soruyu Dr. M’ye aktarırken düşündüm: Mengele de çevirmenlik yapmış mıydı acaba?

Doktor ve hemşireler her şeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra bizlerle sıcak bir şekilde vedalaştılar. Dr. M. onun yanağını okşadı.

Annesi onu sımsıkı sarmalayıp gözlerini kapadı. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadındı.

Ben o kadar güçlü değildim.

IMG_4192.jpg

(Masa hazırlanırken, Hospital Sant Joan de Déu Barcelona)

“You don’t have a home until you leave it and then…”

Although they were contemporaries and lived in the same city for a good chunk of their lives, I have not been able to find out whether Jean-Paul Sartre and James Baldwin met in person. There is anecdotal evidence that Baldwin did not appreciate his early mentor, Richard Wright’s, friendship with Sartre and Beauvoir. But his name is mentioned alongside the towering figures of “Black existentialism”, e.g. W. E. B. Du Bois, Ralph Ellison and Richard Wright himself.

What brought these two names together in my mind was the angst of going back home, or to the place I considered my home until quite recently. It was the dread of returning to Lund after three “love-filled” weeks in Barcelona, the profound emotional distress that the once distantly caring Sweden nurtures in me, that led me to a passage in Baldwin’s 1956 novel, Giovanni’s Room:

Would you rather go to Italy? Would you rather visit your home?” He smiled. “I do not think I have a home there anymore.” And then: “No. I would not like to go to Italy – perhaps, after all, for the same reason you do not want to go to the United States.” “But I am going to the United States,” I said, quickly. And he looked at me. “I mean, I’m certainly going to go back there one of these days.” “One of these days,” he said. “Everything bad will happen – one of these days.” “Why is it bad?” He smiled, “Why, you will go home and then you will find that home is not home anymore. Then you will really be in trouble. As long as you stay here, you can always think: One day I will go home.” He played with my thumb and grinned. “N’est-ce pas?” “Beautiful logic,” I said. “You mean I have a home to go to as long as I don’t go there?” He laughed. “Well, isn’t it true? You don’t have a home until you leave it and then, when you have left it, you never can go back.” “I seem,” I said, “to have heard this song before.” “Ah, yes,” said Giovanni, “and you will certainly hear it again. It is one of those songs that somebody somewhere will always be singing.”

While re-reading and reflecting on these words, Sartre famous aphorism – one that my father liked to use as an essay question in his exams – hit me. “Hell is other people”. I am too tired to discuss what Sartre meant by this, but I will, some day. For now, I take it literally. As someone who has devoted his career to thinking about identity and belonging, I am obviously aware that what makes home “home” is family, friends, significant others – among other things of course. And it is true that I have lost many of the ties that bind over the last couple of months. Not that I regret losing them. Several years’ worth of emotional and material investment going down the drain just like that, but, at the end of the day, good riddance. It was meant to be, one way or another. True friends will remain, and I still owe a great deal to those who disappeared or will have to disappear soon, for being there for me when it mattered.

And yet, as one of the protagonists in Baldwin’s novel put it, “home is not home anymore”. Will I be able to give Sweden another chance? Will Sweden give me another chance? I don’t know. Do I have the energy to start over? Am I willing to set out on yet another journey to find a new home? I am not sure. I am old(er) and I am tired.

Does one need a home? Or can the longing for home be replaced by ever-changing, temporary homes, where loved ones can be found? Now, these are not rhetorical questions.

maxresdefault