Hız. Ben hızım.

“Tamam, başlıyoruz. Odaklan. Hız. Ben hızım. Bir kazanan, kırk iki kaybeden. Ben kaybedenleri kahvaltı niyetine yerim. Kahvaltı? Belki de kahvaltı yapmam gerekirdi. Kahvaltı bana iyi gelebilirdi. Hayır, hayır, hayır, odaklan. Hız. Hızlıdan daha hızlı, çabuktan daha çabuk. Benim adım Şimşek. Hız. Ben hızım.”

Bu sahneyi kaç kere izlediğimizi hatırlamıyorum. Sonuçta onun en sevdiği filmlerdendi.

Ünlü Piston Kupası yarışlarını kazanan ilk çaylak olmayı isteyen Şimşek McQueen’in hikâyesini anlatan, Pixar Stüdyosu’nun bilgisayar animasyonlu filmi, The Cars.

Film yukarıda alıntıladığım, McQueen’in her yarıştan önce kendini motive etmek için tekrarladığı monolog ile başlar.

Yarış zamanı geldiğinde, McQueen’i taşıyan emekli treyler Mac’in kapıları açılır ve patlayan flaşlar eşliğinde gururlu McQueen’in “Oh yeah” haykırışını duyarız.

Bu açılış sahnesinin her detayı ve haykırışın zamanlaması zihinlerimize o kadar kazılıydı ki her izleyişte onunla birlikte bağırırdık: “Oh yeah”.

Çünkü biz McQueen’dik.

Onu kaybedene kadar, McQueen’in kendini motive etme biçiminin davranışlarımdan hayat felsefeme beni ne kadar iyi anlattığını hiç düşünmemiştim.

Ben hızdım, hızlıdan hızlı, çabuktan çabuk.

Hayatta kalabilmek için aktif – yeni moda terimlere meraklıysanız ‘proaktif’ – olmalıydım.

Hız ve aktif olmak benim için sadece birer araçtı.

Durmak bir kenara, sadece yavaşlarsam bile yok olacağımı, varlığımın somut bir şekilde son bulacağını hissederdim.

Şimdilerde dostlarım, beni gerçekten seven ve değer veren dostlarım, tamamen iyi niyetle bana yavaşlamamı söylüyorlar.

Hem teşhislerinde hem de önerdikleri tedavi konusunda haklılar, biliyorum.

“Yavaşla” diyorlar, “Bunca yıldır yarış halindesin. Artık yavaşlayıp kendine bakma zamanı geldi.”

Bilge P. gibi bazı dostlarım beni 1999 yılında İtalya’da ortaya çıkan cittaslow, yani yavaş şehir akımı aracılığıyla ‘yavaş yaşam’ hareketi ile tanıştırdı.

Cittaslow Manifestosu’nda anlatıldığı gibi “İnsanların hâlâ eski zamanları merak ettiği, tiyatrolarla, meydanlarla, kafelerle, atölyelerle, restoranlarla ve ruhani yerlerle dolu, manzaraların bozulmadığı, büyüleyici zanaatkârların çalıştığı, insanların mevsimlerin yavaş yavaş değişiminin ve beraberlerinde getirdikleri mevsimlere özgü lezzetlerin, kendiliğinden oluşan adetlerin farkında olunduğu kentler…” ve yaşama biçimi.

Başka dostlarım ise beni özellikle travmatik bir deneyim sonrasında hızlı hareket etmenin tehlikeleri konusunda uyardı.

“Sıfırdan başlamak istediğini, bir an önce somut sonuçlar elde etmek istediğini biliyoruz. Onu da içinde barındıran ama sadece ondan ibaret olmayan, onun etrafında kurgulanmamış bir hayat. Bunlar tamamen anlaşılabilir” diyorlar.

“Ama çok da gerçekçi değil”. Dediğim gibi, içten içe haklı olduklarını biliyorum.

Başkalarının benim hızıma yetişmesini beklemek ne gerçekçi ne de sağlıklı bir davranış.

Hem neden yetişsinler ki?

Benim yaşadıklarımı yaşamadılar.

Geçmişte benzer travmalar yaşamış olsalar bile kayıp duygusu ile hesaplaşmanın ya da iyileşebilmenin belli bir yöntemi yok.

Ve insanlar farklı. Kim bilir belki de ihtiyaçları tam zıttını, yavaşlamak bir yana, yalnız kalmayı ve iç dünyalarıyla diyalog içine girmeyi gerektiriyor.

Hangi hakla elimden tutup benimle birlikte bilinmedik, tanımlanmamış bir hedefe koşmalarını isteyeyim?

Peki, o zaman ben hangi noktadayım?

Bu çıkmazdan nasıl kurtulabilirim?

Yavaşlamayı deniyorum elbette; nefes almaya ve her nefesten zevk almaya çalışıyorum. Ama yavaşladığım an zihnim bana oyunlar oynamaya başlıyor.

Sorular sormaya başlıyorum ve her seferinde en kötü soruyla yüzleşmek zorunda kalıyorum, “Neden?”

Mantıklı bir cevabı olmayan bu soruyla karşı karşıya kalınca da kendimi baş döndürücü ve öfke nöbetleriyle dolu bir hatıralar ve görüntüler labirenti içinde buluyorum.

Tıpkı van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektupta söylediği gibi, öfkem aslında kendime yönelik.

“Yapmak isteyebileceğim şeyleri yapamıyorum ve böyle bir zamanda insan kendini elleri ve ayakları bağlı, derin ve karanlık bir kuyunun dibinde, tamamen çaresiz hissediyor.”

Ve bu beni boşlukta bırakıyor.

Benim çıkmazım da van Gogh’unki gibi derin ve karanlık bir kuyu.

Kuyuyu projelerle, kelimelerle ve çoğunlukla başarısız ilişkilerle dolduruyorum ama kuyunun dibi yok.

Derin ve karanlık.

Hız, beni hayatta tutuyor.

Tıpkı, öfke gibi.

Şimdilik.

WhatsApp Image 2017-08-26 at 19.27.54