Basın özgürlüğü

Ünlü İngiliz yazar George Orwell 1917 Rus Devrimi ve sonrasını eleştirdiği alegorik romanı Hayvanlar Çiftliği’ni (Animal Farm) yazmayı 1943 yılı sonlarına doğru bitirir. Ancak bugün 20. yüzyıl edebiyatının klasikleri arasında sayılan romanı yayımlayacak bir yayınevi bulamaz. Dört yayınevi tarafından reddedilen roman ancak iki yıl sonra, 17 Ağustos 1945’te yayımlanır.

Yayınevlerinin tutumunu bir tür sansür olarak değerlendiren Orwell, kitabın ilk baskısında yer almak üzere “Basın Özgürlüğü” başlıklı bir önsöz kaleme alır. Bir şekilde ortadan kaybolan ve kitabın ilk baskısında yer almayan önsöz, 1971 yılında keşfedilir ve Sir Bernard Crick’in sunumuyla 1972 yılında Times Literary Supplement’de yayımlanır.

Orwell’e göre basın ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engel iktidar kaynaklı sansür değildir.

“Yayıncılar ve editörler bazı konuları tartışmaktan kaçınıyorlarsa bunun nedeni soruşturmaya uğrayacakları korkusu değil, kamuoyunun tepkisinden çekinmeleridir… Entelektüel korkaklık bir yazarın ya da gazetecinin en büyük düşmanıdır… İngiltere’de edebiyat dünyasına yönelik sansürün en kötü tarafı büyük ölçüde gönüllü olmasıdır.”

Bundan tam 75 yıl önce yazılmış, İkinci Dünya Savaşı İngiltere’sini anlatan söz konusu metnin 2018 yılı Türkiye’sine bu kadar uyması oldukça düşündürücü. Veriler malum.

Reporters without Borders Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157. sırada yer alan, Freedom House 2017 raporunda basın özgürlüğünün olmadığı ülkeler arasında yer alan bir Türkiye.

Daha acı olansa sansürün gönüllü olması. İktidarın bol keseden dağıttığı ihalelerden pay almak için gazete satın alan ve yayın politikasını iktidarın isteyeceği şekilde değiştiren bir iş dünyası, işsiz kalmamak için gerçekleri yazmaktan kaçınan ya da doğrudan iktidar yardakçılığı yapan bir “gazeteci” güruhu ve zaten okumaktan haz etmeyen, okuduğunda da kendisine sunulan her şeyi doğru kabul eden, gerçeklerden çok hamaseti seven bir okur kitlesi.

El birliğiyle kurulmuş bu gönüllü distopik dünyada gazetecilik yapmak kolay değil. Finansal olarak ayakta duracaksınız; size editoryal tercihlerini dayatmayan bir patronunuz ya da yönetiminiz olacak; yargılanma, hapse girme riskini göze alacaksınız ya da imkânlarınız el veriyorsa yurt dışında yaşayacaksınız; sadece iktidarın ve iktidar medyasının değil, kendini muhalif olarak tanımlayan kesimlerin de yaftalama, karalama kampanyalarına dayanacak kalın bir deriniz olacak…

Yavuz Baydar bundan yaklaşık bir sene önce beni arayarak Glenn Greenwald’in bağımsız haber platformu The Intercept konseptine yakın bir site kuracaklarını, benim de yazılarımla bu siteye katkıda bulunmamı istediklerini söylediğinde yukarıda saydıklarımı düşünmedim değil.

Bir kere gazeteci ya da köşe yazarı değildim. Güncel siyaseti takip etmek, düzenli olarak yazmak isteyip istemediğimi bilmiyordum. Kaldı ki oğlumun ciddi sağlık sorunları vardı ve bu koşullar altında istesem de gerekli katkıyı sunamayabilirdim.

İkincisi, Yavuz bana editoryal bağımsızlık sözü verse de Ahval’in kim tarafından ne amaçla kurulduğunu bilmiyordum. Türkiye’de yaşamasam da ülkenin geneline hâkim olan paranoya bana da sirayet etmişti.

İşin arkasında örneğin Gülen Cemaati olabilir miydi?

Ve üçüncüsü, ben “bunlar şucu bucu” sataşmaları ile uğraşmak istiyor muydum?

Emeğimin karşılığını alacak olmak bile Ahval’de yazdığım için üzerime boca edilecek yafta yağmuruyla ıslanmaya değer miydi?

Birkaç gün düşündükten sonra denemeye karar verdim. Yeni Türkiye hakkında söyleyeceklerim vardı; düzenli yazmak ileride akademik çalışmalarımda kullanmak istediğim bu düşünceleri gecikmeden kâğıda dökmeme imkân tanıyacaktı.

Öte yandan haber platformları ya da gazetelerin siyasi çizgileri olmasına karşı değildim. Dünyanın belli başlı, saygı duyulan tüm gazetelerinin yayın politikalarına yön veren bir ideolojik duruşları vardı.

Önemli olan bu duruşu paylaşıp paylaşmadığınızdı. Ulusalcı, milliyetçi, İslamcı ve benzeri platformlarda zaten yazmazdım. Ahval liberal olarak nitelendirebileceğimiz bir çizgiye sahip olacak gibi görünüyordu.

Bu durumda önemli olan editoryal bağımsızlık meselesi, yani istersem – örneğin – (Türkiye’de hakim olan) liberalizmi ya da (Türkiyeli) liberalleri eleştirmeme karşı çıkılıp çıkılmayacağı idi. Yavuz bana yazılarıma müdahale edilmeyeceği garantisini veriyordu.

Emeğimin karşılığını da alacaktım. Kastettiğim, yazı başına ödenecek olan para değil sadece. Yazılarım işinin ehli editörler tarafından kontrol edilecek, İngilizce yazıyorsam Türkçeye, Türkçe yazıyorsam İngilizceye çevrilecekti. Konuya göre bazı yazılarım Arapça olarak da yayınlanacaktı.

Geriye bir tek suyun kaynağını araştırmak kalıyordu. Sitenin sahibi, Londra merkezli Al-Arab Publishing House medya grubunun sahibi Haitham ai-Zobaidi idi. Yavuz’u kırmamak için ona söylemeden başka kaynaklardan da bu bilgiyi teyit ettirmiştim.

Cemaat ve Fethullah Gülen konusunda özellikle Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası herkes gibi ben de epey hassastım. Adımın onlarla ilişkili bir platformla anılmasını istemiyordum. Yavuz ise bana gerekli olduğunda cemaat dâhil her siyasi grubun eleştirileceği bir haber sitesi kurmayı amaçladıklarını söylüyordu.

Paranoyayı bir kenara bıraktım ve Ahval’de yazmaya başladım. Kısa bir süre sonra site, İstanbul’da yaşayan Kanadalı gazeteci Nick Ashdown’ın cemaatin darbe sonrası yaşadığı dağılma sürecini anlatan yazı dizisini yayınladı.

Daha sonra uzunca bir süre cemaatin ideologları arasında yer alan, daha sonra hareketle ilişkisini keserek Ahmet Kuru ve Özgür Koca ile birlikte Kıtalararası adlı bir site kuran Gökhan Bacık Ahval ailesine katıldı ve cemaate yönelik ağır eleştiriler de içeren son derece öğretici yazılar kaleme almaya başladı.

Benim için Gülen konusu da kapanmış oldu.

Ahval’de yazmaktan memnundum. İstediğim konuda, istediğim gibi yazabiliyordum.

Tek sorunum, editörlerin benden talep ettiği gibi düzenli yazamamaktı. Dediğim gibi, köşe yazarı değildim. Yazıyla ilişkim özeldi; sırf yazmış olmak için yazamıyordum.

Bir süre sonra ise hiç yazamaz oldum. Luca’nın durumu ağırlaşmıştı. Bırakın yazmayı, yaşamak yük olmuştu. Ve…

Sonrasını biliyorsunuz. Önce ortadan kayboldum. Sonra yaşamaya devam edebilmek için yeniden yazmaya başladım.

Başta Yavuz, editörlerim Ergun Babahan ve İlhan Tanır, kişisel bloğum için yazdığım bu yazıları Ahval’de yayınlamaya başladılar ve yazıların çok daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağladılar. Beklemiyordum; şaşırdım; sevindim.

Kolay biri değilim. “Şu konuda yazar mısın?” dediklerinde çoğu zaman karşı çıkıyorum.

Zaman zaman yazılarımda bir virgüle dokunulmasına bile izin vermiyorum. Her nazım çekiliyor. Daha da önemlisi, Ahval ailesi bu zor dönemimde ellerinden geldiğince yanımda duruyor, bana destek oluyor.

“İşte bu yüzden, sırf bu yüzden” (Derya Köroğlu’nun kulakları çınlasın) bu kez Yavuz’un benden talep ettiği yazıyı yazıyorum. Çünkü Ahval ailesine minnettarım.

Nice yıllara!

orwell_freedomofthepress1.jpg

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s