Makbul vatandaşlar, mahkûm vatandaşlar

31 Mart yerel seçimlerinin sonuçları birçoğumuzu heyecanlandırdı. Belki seçimlerin adil olmadığını bildiğimizden, belki demokrasiye inancımızı çoktan yitirdiğimizden, Ekrem İmamoğlu mazbatasını aldığı gün cemre düştü, Türkiye’ye bahar geldi sandık. Sevindik, umutlandık.

Umutlanmak iyi elbette, ama bizi köreltmediği, gerçeklerle bağımızı kopartmadığı sürece. Rakamlar ortada. Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters without Borders) tarafından hazırlanan 2019 yılı Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 157. sırada.

Bağımsız bir uluslararası sivil toplum örgütü olan Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project) hukukun üstünlüğü sıralamasında ise 126 ülke arasında 109. sırada. Ana muhalefet partisi başkanına yönelik linç girişiminin “protesto hakkı” olarak nitelendirildiği bir ülke için bu rakamlar yine iyi. Biraz zorlarsak 2020’de Togo, Kenya, İran, Mali, Nijerya ve Mozambik’in önüne geçebilir, ilk 100’e girebiliriz!

Türkiye askeri darbelerle kesintiye uğrayan yarı-demokratik bir rejimden halk destekli otoriterliğe nasıl geçti sorusu üzerine epey yazdık, çizdik. Ama devletçi cemaatçilikten kurtulamadığımız, birbirimizle didişmekten toplum olmayı unuttuğumuz için sorunun adını koyamadık, çözüm üretemedik.

Lafı dolandırmadan söyleyelim. Türkiye’nin sorunu, temelde bir demokrasi sorunu. Ciddi bir seçmen kitlesi, güvenlik ve istikrarı, özgürlük, adalet, eşitlik gibi değerlerden daha önemli görüyor. Yüzdeler tartışmalı olsa da 17 yıldır ülkeyi yöneten AKP’ye 31 Mart’ta Türkiye genelinde verilen desteğin hala yüzde 40’in üzerinde olduğunu unutmayalım. Bırakın hak ve özgürlüklerde yaşanan erozyonu, dış politikaya damgasını vuran eksen kayması, hatta ekonominin içler acısı hali bile bu desteği azaltmıyor. Recep Tayyip Erdoğan birçoklarının gözünde vazgeçilmez olmaya devam ediyor.

Çünkü bu kitle, matematiksel çoğunluk, “makbul” ve “mahkûm” vatandaşlardan oluşuyor. Türkiye gündemini yakından takip edenler bu terimlerin Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Füsun Üstel’e ait olduğunu fark edecektir.

Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attığı için 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bir yıl iki ay hapis cezasına mahkûm edilen, cezası İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi (istinaf) tarafından da onaylanan, dolayısıyla bugünlerde hapse girecek olan Füsun Hoca’ya.

Füsun Üstel’in öğrencisi olmadım. Ama Türkiye’de milliyetçilik, vatandaşlık konuları üzerine çalışan her akademisyen gibi ben de hocanın “İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği. Türk Ocakları 1912-1931” ve “‘Makbul Vatandaş’ın Peşinde: II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi” kitaplarını başucumdan ayırmadım.

2000’li yıllardan itibaren onunla hem akademik, hem sosyal ortamlarda birlikte zaman geçirme şansına da sahip oldum, ondan “öğrenmeye” devam ettim. Şimdi ise oturmuş, birçok eski öğrencim, dostum, meslektaşım gibi “mahpusluğu” tadacak olan Füsun Hoca’nın terimlerinden ilhamla yazı yazıyorum.

Füsun Üstel’in hapse girecek olmasının, Selahattin Demirtaş’ın, Osman Kavala, Yiğit Aksakoğlu, Ahmet Altan ve daha nicelerinin demir parmaklıklar arkasında çürümesinin, yüz binlerce KHK’linin işsiz, Kürtlerin yersiz, yurtsuz ve sessiz bırakılmasının nedeni ise sadece Türkiye’yi yöneten siyasi irade değil. Aynı zamanda bu iradeyi desteklemeye devam eden kitleler.

Geçtiğimiz hafta İstanbul Tabip Odası’nda verdiği derse 2004 tarihli “Makbul Vatandaşın Peşinde” kitabından esinle “Mahkûm Vatandaşın Peşinde” başlığını veren Füsun Hoca’nın mahkûm vatandaş terimini tam olarak hangi anlamda kullandığını bilmiyorum. Salonda bulunma şansım olsa, hocanın 1980 darbesinden sonra Türkiye’de sivil vatandaşlığın yerini devletle bütünleşmiş militan bir vatandaşlık kavramına bıraktığı tezinden yola çıkarak bugünün Türkiyesi’nde kimin makbul, kimin mahkûm vatandaş olduğunu sorardım.

Makbul vatandaşlar, sadece eğitimsiz/daha az eğitimli, geçim derdinde olan kesimlerden ibaret değil elbette. Kaldı ki çoluğunun çocuğunun karnını doyurabilmek için bir çuval kömüre, bir paket erzaka muhtaç bırakılan bu kesimler makbulden çok mahkum vatandaşlar. Açlıkla, işsizlikle sınanmamış olanlarımızın o insanları yargılamaya hakkı yok.

Asıl makbul vatandaşlar, iktidarın dağıttığı ihalelerden nemalanan, sahip oldukları ayrıcalıkları kaybetmek istemeyen elitler, sermaye sahipleri ya da en geniş anlamda Türkiye burjuvazisi. İdeolojik yönden iktidarla en ufak bir ortak paydası olmayan Türkiye seçkinleri bugün yasadığımız siyasi tablonun gerçek sorumluları.

Kimleri mi kastediyorum? Örneğin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yeni ekonomi programını açıkladığı 11 Ağustos 2018 tarihli toplantısının ardından “Sayın Bakanımızı Enerji Bakanlığı’ndan tanırız. Söylediğini yapan bir kişidir… duyduğumuz orta ve uzun vadeli planın ön hatları[nın] bakanımızın geçmişini de bildiğim için… tek tek uygulanacağına ve Türkiye’nin, ülkemizin hak ettiği dönüşümü gerçekleştireceğine olan inancımız tamamdır” yorumunu yapan Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’yı.

Ya da 11 Ocak 2016 tarihinde Habertürk gazetesine verdiği röportajda kendine liberal diyenlerin AKP’yi destekleyenlerin yanında olması gerektiğini savunan, kurucusu olduğu Açık Toplum Vakfı’ndan “AKP’ye muhalefet etmeyi” düşündükleri için ayrıldığını iddia eden, bugün bu açıklamaları Gezi İddianamesinde bir zamanki yol arkadaşları Osman Kavala, Hakan Altınay gibi isimleri terör örgütüne üye olmakla suçlamak için kullanılan Can Paker’i.

Daha birkaç hafta önce, 25 Mart 2019’da Sabah gazetesine verdiği bir röportajda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “son derece feminist” bulduğunu açıklayan, Erdoğan’ın “kadına çok değer veren”, kadın ve erkeğin eşitliğini savunan bir lider olduğunu iddia eden Leyla Alaton’u.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama önemli olan Güler Sabancı, Can Paker, Leyla Alaton ve benzerlerinin küçücük çocukları Almanya vatandaşı olma hayali kuracak hale getiren karanlık Türkiye tablosunun gerçek sorumluları olduğunu vurgulamak. Ve bu tabloda asıl mahkûmların, makbul olmayı reddeden, bu uğurda hapis yatmayı göze alan Füsun Üsteller değil, bu kokuşmuş düzeni desteklemeye devam eden Sabancılar, Pakerler, Alatonlar olduğunu akıldan çıkarmamak.

NOT: Ahval için milliyetçilik, popülizm, siyasi doğruculuk, demokrasinin krizi gibi konuları tartışacağım “PARTİZAN: Umut Özkırımlı ile Düşünceler, Akımlar, Eğilimler” adlı bir podcast serisine başladım. Dünyadaki siyasi gelişmeler ve bu gelişmelerin Türkiye’ye yansımaları ile ilgileniyorsanız hem Türkçe, hem İngilizce içeriklerin yer alacağı podcast serisine şu link’lerden ulaşabilirsiniz.


AhvalPod: https://buff.ly/2ISQi0D 

SoundCloud: https://buff.ly/2IQdjkB 

iTunes: https://podcasts.apple.com/de/podcast/ahval/id1454485156?i=1000436173260

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s